ANA SAYFA

www.avnullahozmansur.com

NURDAN DAMLALAR SERİSİ - 7

KUR’AN’DAKİ
ASIL İSLÂM
BU!

DÖRDÜNCÜ KİTAP

   

M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Araştırmacı-Düşünür-Yazar

  

Dini Yanlış Algılayan

Ahmet HULUSİ’ye Cevap m

 

2002


 

 

Kitabın Özgün Adı: Kur’an’daki Asıl İslâm Bu m

Yazarı            : M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Dizgi               : Dr. Bora AÇAN

Tashih            : Mustafa ÖZMANSUR

Redaksiyon    : Bayram ALTAN ALTANOĞLU

Grafik            : B. ALTAN

Baskı Yeri     : Ankara

Baskı Tarihi  : Ekim 2002

 

 

 

 

 

 

Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir.

İzinsiz olarak kısmen de olsa iktibas edilemez.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            

ISBN  975-92675-1-9
İÇİNDEKİLER

İçindekiler 3

Aynı anda Basılan Üç Kitabım İçin Müşterek Ön Söz. 7

G i r i ş. 11

Ahmet Hulusi’ nin “Dini Yanlış Algılamak” İsimli Kitabındaki Yanlışlarına Cevap  13

Ahmet Hulusinin (Ruhu Üretir Dediği) Beyin Ve Evren Konusundaki Ecnebi Fikir Hocaları 17

Gökte Allah Ve Melekler Yokmuş (?) 18

Allah Ve Melekler İle İlgili Ayetler 25

Cennet Ve Cehennem.. 34

Yerde Şeytan. 38

İbadet Fizikselmiş, Allah İçin Yapılmazmış 40

Ahmet Hulusi’ye Göre Cinler (!) 44

İlah Yokmuş, Allah İlah Değilmiş Allaha
İbadet Edilmezmiş (!)
49

Allah İlahtır Allah’tan Başka İlah Yoktur 56

Ahmet Hulusi Ve Diğerlerine Cevap:Ruh Nedir?. 63

Ahmet Hulusi’ye Göre Herşey Ruhmuş (!) 67

Melek Ve Ruh Hakkında. 75

Hüseyin Hatemi’nin Ruhlar Hakkında Yanlış Görüşü. 79

Şimdi Ruhlarla İlgili Hadisi Şeriflere Gelelim.. 82

İmamı Gazali Ruhun Hakikatı Hakkında Diyor Ki; 85

Ruh Ve Nefis. 88

A. Hulusi’nin Anlamsız Çirkin Sözleri 90

Cennet Vardır 97

Cennetteki Şarap Mecaz mış (!) 99

Nazil – Uruç  (İniş – Çıkış) 102

Resulallah’a Peygamber Denmezmiş (!) 108

Nebi Ve Resulün Yanlış Tarifi 109

Kur’an’ın Manasını Bilmeden Okumak Ve Yalnız Meal Okumak Kur’an Okumak Sayılmazmış (!) 110

İmansız; Ateşte Yana Yana Sonunda Yanmaz Olurmuş (!) 114

Seni Kimse Yargılamayacakmış; İbadet, Tanrı’nın Gönlünü
Hoş Etmek İçin Değil, Senin Gelişmen İçinmiş (!)
116

Hz.Muhammed Neyi Okudu?. 123

Herşey Melekmiş (!) 126

Ahmet hulusi’nin “Yakıyn” Anlayışı 130

Okumak Bildiğimiz Şekilde Okumak Değilmiş (!) 138

Semalar-Gökler Mekansal Değil Boyutsalmış(!) 144

“Sema-Gökler 144

“Boyutlar 145

Göklerde fizik bedenli canlılar yokmuş, yalnız
cinler yaşarmış (!)
150

Göklerde Meleklerden Başka Yaşayan Canlılar Vardır;  Cinler İse, Yerde Yaşarlar 152

Göklerde Yaşayan Kimseler Cin’ler Olabilir mi?. 156

Göklerde Yaşayanlar Neyden Yaratılmışlardır ?. 156

İnsanlar Göklere Çıkabilir mi ?. 158

Hamd. 160

“Perçem”. 164

Cehennem  Rahmetmiş Cehennemdeki Azap
Ebedi Değilmiş ( !)
165

Ahmet Hulusi’nin Tecelliyat Kitabına Göre
Cehennem Güneşmiş (!)
168

A. Hulusi’nin; “Ruh, İnsan, Cin” İsimli Kitabına Göre De ; Cehennem Güneşmiş (!) 170

Zebaniler Ateş Yer, Ateş İçermiş (!) 174

Din Günü Yokmuş (!) 179

A. Hulusi’nin Kulluk Anlayışı 182

A. Hulusi’nin Fatiha’da Ki Yardım İsteğini Yadırgaması 183

A. Hulusi’nin İbadet Anlayışı 184

Tecelliyat: Yaratılmış Suçlanmaz mış (!) 189

A.Hulusi’nin Okurlarını Kınaması 191

“Bilenler Yıldızlar Gibi Şeytandan Korunurlarmış(!) 196

A. Hulusi’ye Göre Azrail’den Başka Ölüm
Melekleri Yokmuş !
201

A. Hulusi’nin Dua Anlayışı 203

Rasulün Üzerinde Tebliğden Başka Vazife Yokmuş (!) 209

Ahmet Kadıyani=Kadıyanilik. 215

A. Hulusi’nin Rüya Anlayışı 220

“Rüya Tabiri Üzerine Umumî Bilgiler 225

Rüya Cihetiyle İnsanlar Üç Kısımdır 227

Rüya Üç Kısımdır 228

Rüya Ve Rüya Âdâbına Dâir Hadisler 229

Rüya Tabiri Bölümü Salih Rüya. 231

Hoşlanılmayan Rüya Görülünce. 232

Son Söz. 237

Sözlük. 238

Kaynaklar 243

 



 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,

AYNI ANDA BASILAN ÜÇ KİTABIM İÇİN MÜŞTEREK ÖN SÖZ

 

Değerli okurlarım,

Bundan önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli kitabımda; dini tahrif eden masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin; inancında olmayan şeyleri icad ederek; inançlı insanları tereddütlere düşüren , (çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona bazı ilahiyatçı ilim adamlarına en kısa zamanda cevap ikinci kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere söz vermiştim. Zaman zaman birçok okuyucu­larımdan “hocam ikinci kitap ne zaman çıkacak” diye cevaplar geliyordu.

Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir kulunu mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla bırakmadı; dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden hazırlayıp yayınlayabilmemi ihsan etti.

Şöyle ki:

Malum ilahiyatçılara cevap olarak ikinci kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:

“ dini yanlış algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan başa yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört beş kitabını kendimi zorlayarak okudum. Diğerlerini gözden geçirdim:

1400 senedir gelen tertemiz İslam inancını, ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve akla hayale gelmeyecek, kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına benzer: “ İlah yoktur, Allah ilah değildir, ilah mabud demektir, Allah ilah yani mabud olmadığı için, Allah’a ibadet edilmez, O her zerrenin içindedir.” gibi sapık fikirler ve iddialarla dolu olduğunu gördüm. Üstelik kendisini ermişlerden sayan sayın Ahmet Hulusi: “ bu benim keşfimdir 1400 seneden beri anlaşılamamış, açıklanmamış olan sırları sizlere açıyorum. Bazı büyük keşif sahibi zatlar da böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek. Kendi yanlışlarına yandaşlar arıyor; ayrıca islamın dışında bulunan “ Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim adamlarının da aynı görüşleri paylaştıklarını söyleyerek, kur’an dışı yanlışlarını desteklemeye çalışıyordu.

İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu defa: beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci kitabı öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın yazımı devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ile “Din ve Devlet İlişkileri”isimli  kitaplarını getirdiler. Bu kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi, Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahit Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek ve Mehmet Zahit Kotku’nun dışında ki her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli Ahmet hoca efendi ile yüz yüze tartışırlarken: ( Banda alınan bu konuşmaları sonra kitap haline getirdiğini bildirmektedir.)  bu zatları tenkit ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin ve peygamberimiz efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki, ancak resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.

İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “ Resulullahın yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında: Resulullahın görevini tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.

Rahmeten lil alemin olan; Allah Resulünün şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa hepsini sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek, “ Resullerde aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden ibarettir, onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri giderek, “ Resulullah Allah’ın kölesidir” diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine müsaade etmeyeceği bu küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor, o ulu zatı mele-i ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:

Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan kitabımın yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:

Bundan dolayı ikinci kitab gecikti. Ama  Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç kitabın, aynı anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun Resul-ü Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden tüm inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu yanlışlıklara düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu kitabın dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen bütün dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir , değerli okurlarımın olumlu tenkitlerini beklerim.

 

 

18.09.2002İstanbul

M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Araştırmacı–Düşünür-Yazar


 

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla

G İ R İ Ş

Değerli okurlarım,

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki; Rabbimizin güzel dinini, Fahr-i Alem Hz. Muhammed Mustafa Efendimizin güzel sünnetini hiçe sayarak Kur’an ayetlerine; hadisi şeriflerin dışında, kendi basit ve kısır ve görüşleriyle değişik yorumlar getirerek, asıl gayesinden ve hedefinden saptırmak isteyenlere karşı; bunların sapık görüşlerini ayet ve hadisi şeriflerle reddetmek, çürütmek fırsatını verdiğinden dolayı Allah’a hamd ediyorum.

İşte yanılgıya düşenlerden birisi de bu kitabı yazmama sebep olan: onbeş kitabın yazarı Ahmed Hulusi isimli kişidir. Bu şahıs, nereden yanılıyor derseniz, İnşaallah onlarca yanlış görüşlerini aşağıda göreceksiniz. En başta ki iddialarından biri: “göklerde ötelerde bir tanrı bir ilah yoktur, Allah her zerrenin içindedir, Allah ilah değildir, zaten ilah diye bir şey yoktur. İlah, mabud (ibadet edilen) demektir. Allah ilah olmadığı için mabud değildir. Allah’a ibadet edilmez. Bazı ibadetleri ruhunuzun fiziken kuvvetlenmesi için yaparsınız ki: Cehennem olan güneşin çekiminden kaçabilesiniz. Öbür alemde kimse sizi yargılamayacak...” gibi buna benzer nice sapık fikirlerle karşılacak; Allah’ın izniyle o iddiaları ayet ve sahih hadisi şeriflerle nasıl çürütüldüğünü göreceksiniz.

Rabbım tüm yanılanların gerçeği görmesini nasip etsin ve cümlemizi en doğruya iletsin. Amin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

AHMET HULUSİ’ NİN “DİNİ YANLIŞ ALGILAMAK” İSİMLİ KİTABINDAKİ YANLIŞLARINA CEVAP

 

Sayın Ahmet Hulusi! Son günlerde “Dini Yanlış Algılamak” isimli kitabınız, daha sonra da diğer kitaplarınız elime geçti. Bunlardan beş tanesini, birkaç kere altını çizerek okudum. Baştan başa kelime oyunları ve tüm gerçekleri inkâr eder nitelikte ve tahriflerle dolu olduğunu gördüm. İnsanları yanıltıp inkâra götürücü  ve bindörtyüz seneden beri gelen süzel inançları yok edici sözlerinizi aşağıdaki bölümlerde tek tek açıklayacağım.

Önce şunu söyleyeyim; tüm kitabınızda Kur’an-ı Kerîm’e ve sağlam hadislere dayanan, peygamberimizden günümüze kadar sapasağlam en güzel şekilde gelen: Allah, melek, ruh, cin, şeytan, ahiret, cennet ve cehennem inancını yıkarak ve de Vahdet-i Vücud görüşünün kafasını, gözünü kırarak, kendinize göre öncekilere hiç benzemeyen bir şekilde empoze etmek istiyorsunuz. Daha doğrusu; insanları ve tüm canlı, cansız,temiz- pis, her şeyi, her zerreyi  “Allah” kabul ederek,” Allah, zatıyla ve tüm  sıfatlarıyla, her zerrenin içindedir” diyip , yeni bir inanç  icad ediyor ; bunu da sizin keşfiniz olduğunu söylüyorsunuz !

Nasıl mı? İşte zihinleri karıştıran  sözleriniz:

a-      Önce Tanrı kelimesini tenkid ederek; ”gökte, ötelerde bir Tanrı yoktur.” diyorsunuz.

b-      Sonra daha ileri giderek; “İlah yoktur, Ötede, göklerde bir İlah yoktur.” diyorsunuz.

c-      “Allah Kur’an-da İlah yoktur dediği halde, adamlar ilahiyat fakültesi kurmuşlar. İşte onların ilimleri bu kadardır.” derken ne hale düştüğünüzün farkında mısınız?... Çünkü; göklerin ve yerin İlahı vardır. O da Allah’dır. Halbuki siz, Bektaşi gibi cümleyi yarıda kesiyorsunuz, Lâ İlâhe deyip İllâllah lafzını söylemek istemiyorsunuz. İlerideki bölümlerde  göreceksiniz .

ç- Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde:

   يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَى مِنكُمْ خَافِيَةٌ

“(Ey insanlar! ) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” ( Hakka suresi ayet: 18)

 

  فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ

 

“ Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi.” (Mü’min suresi.ayet: 27)

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ

“ Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir.” (Mü’min suresi.ayet: 17)  Buyurduğu halde  siz:

d-     “İbadetler, rıza kazanmak için değil, İkinci yaşamda kimse senden hesap sormayacak. Bu ibadetleri  (fizikî) fayda ve cehennem olan güneşin çekiminden kaçabilmek için   yapıyorsun  . ”  diyebiliyorsunuz!

e-      “Ötelerde arşta bir ilah yoktur. Allah diye işaret edilen, insanların özünde” diyor ve Allah’ı arştan indirip, kafir, ateist her tip insanın özüne hapsediyorsunuz!

f-       “Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, tasavvufa göre her zerrede zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle mevcuttur.” diyebiliyor ve Allah’ı (c.c.) maddelerin içine sıkıştırıyorsunuz. Hâşâ Allah o anlayışlardan berîdir, ilmi ve kudretiyle her zerreye hakimdir. Yerleri ve gökleri yarattıktan sonra arşa istiva etmiştir.

g-      Allah’ın ruh üflemesini, meleklerin ruh üflemesini bildiren âyet ve hadisleri görmemezlikten gelip hiçe sayarak: “Beyin kendi ruhunu üretir.” diyebiliyorsunuz.

h-   “Evrende sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır. Dünyamızda bu alt katmanlarda yaşayan bu canlı türlerinin bir kısmına da o devirde “ cin” adı verilmiştir.” derken:

 

 

Sanki cinler kendiliğinden var olmuş  ve o zamanki insanlar, onlara “cin”ismini takmış gibi  “ Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım.” âyetini ve  Kur’an-da insan suresi olduğu gibi bir de cin suresi olduğunu, cin ismini, Allah’ın Kur’an’da bildirdiğini, babaları Cann’ın yalın ateşten yaratıldığını, Hz. Süleyman’ın ve peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in hem insanlara hem cinlere peygamber olduğunu: “Biz cenneti ve cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağız.” Ayetini, bildiğiniz halde yok sayarak,  Kur’an daki “cinlerle” ilgili diğer ayetleri, onların Hz. Süleyman’ın emriyle Mescid-i  Aksa’yı inşâ ettiklerini ve bir çok hizmetlerde bulunduklarını; kaleler, heykeller, sabit kazanlar yaptıklarını; peygamberimizin ilk yıllarında ise: Kur’an-da bildirildiği gibi bir cin;  sabah namazında peygamberimizi dinleyerek kavmine haber vermesi sonucu, Allah’ın hidayeti ile  müslüman olduklarını, onların da salihleri ve ermiş velileri olduğunu, İmam Taberi’nin rivayetine göre; onlardan sekiz yüz peygamber geldiğini bilmeniz gerekirken; bunları hiç kâle almadan, onlar tabiat kuvvetlerinden bir enerjiymiş  ve ölüm ötesinde melekler ve disiplin yokmuş da orada insanlara nüfuz edeceklermiş gibi ciddiyetten uzak  laflar edebiliyorsunuz.!

 

İşte ayet

 

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا  

“(Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik .” (Cin Sûresi âyet:1)

   يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا

“Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” (Cin Sûresi âyet:2)

 

i-    Neredeyse Cebrail (a.s)’ı postacıya benzeterek istihza...

j-    Peygamberimizi (s.a.s.)’i de , güya tenzih etmek için...robota benzetiyorsunuz ?

k -Her bölümde “Allah diye işaret edilen ifadesini kullanırken : Allah (c.c.) görünen bir mekanda sabit, parmakla işaret edilir bir cisimmiş gibi, bir şekle sokmuyor musunuz? Veya Allah’ın zatı yok mu ki; Allah diye işaret edilen tabirini kullanıyorsunuz. Haşa!

 

AHMET HULUSİNİN (Ruhu üretir dediği) BEYİN VE EVREN KONUSUNDAKİ ECNEBİ FİKİR HOCALARI

Bu anlattıklarım, dünyanın bir numaralı nörofizyoloğu, Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm’ un, “ Beyin ve Evren” konusundaki görüşleri ile aynı... Dünyanın bu iki ünlü bilim adamı ile, bu konulardaki görüşlerimiz tamamen çakışıyor. ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu, S::233)

GÖKTE ALLAH VE MELEKLER YOKMUŞ (?)

Ahmet Hulusi Diyor Ki :

 

“Allah: Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre- zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle mevcuttur.

 

Allah, ötede bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, “ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur. ( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılama S.41)

Biz, bu yolda yapacağımız çalışmalarla ne ölçüde beynimizin kullanılır kapasitesini geliştirirsek, o kadarıyla, “ Allah” adıyla işaret edilenin özelliklerini varlığımızda bulur, O’na erer, O’nu fark ederiz.  ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.41)

 

Geçen hafta gittiğim cuma namazında, hutbede konuşuyor “ imam” ünvanı verilmiş kişi:

“ Gökte Allah ve melekler...” 

Diyanet devletleşince, Allah ve melekler de gökte koltuk sahibi olurlar işte!...

 İş bu hale gelmişse, biraz aklı olan insanlar, bu saçmalıklardan uzaklaşıp; onlardan biraz daha bilgili ve düşünceli olan başka “imam” ların çevresinde toplanmaya başlarlar!     ( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılamak, S.16-17)

Gökte melek, yerde şeytan; kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!

“ İslâm dini” işte bu anlayışa dönüştürülerek, “ müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul edilir olmuş! ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.24-25)

 

Sayın Hulusi; “ geçen hafta gittiğim Cuma namazında, hutbede konuşuyor “imam” ünvanı verilmiş kişi: “gökte Allah ve melekler...” diyanet devletleşince, Allah ve melekler de gökte koltuk sahibi olurlar işte!...” diyorsunuz.

 

Size soruyorum; bu laik devletin tarihi yüzyıl olmadı. Ondan evvel Allah ve melekler nerede idi? Yoksa yukarıda sizin iddia ettiğiniz gibi “ her zerrenin içinde zatıyla sıfatıyla mevcut” idiyse o zerrelerin içinde hapis gibi olması ve zerre adedince parçalara bölünmüş bulunması ötelerde olmasından daha mı makul, daha mı güzel ?

Sizin inancınıza göre; diyelim ki: Allah’ı her zerreye yani yarattığı maddenin içine hapsettiniz, tabi bu bakışa göre, haşa her zerre deyince, temiz, pis de ayırt etmiyorsunuz. Güvercinle fareyi, iyi insanla, Allah’ın “necis (pislik)” dediği insanı, satanisti, müşriki bir tutuyorsunuz? Her zerre deyince; daha pis şeyleri, pis cisimleri yazmaya haya ediyor ve Allah’ı bunların içinde olmaktan tenzih ediyorum. O sabit mekandan münezzeh olmak kaydıyla her yerde hazır, nazırdır. Alla (c.c) “her zerrededir. Göklerde yoktur” gibi sözler kim tarafından söylenirse söylensin küfürdür !

 Peki Allah (c.c.) ve melekler göklerde yoksa, melekleri nereye yerleştiriyorsunuz.? Sonra şeytanlar yerde yoksa, onları nereye yerleştiriyorsunuz.? Sonra cenneti cehennemi evrende değilse, nerede hayal ediyorsunuz.? Yoksa Kur’an’ın bir kısmını kabul, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.?

 

Şu ayetleri hiç görmediniz mi ?

 أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

“Gökte olanın, sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır”.(Mülk Suresi. Ayet 16)

 أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

“Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz! “(Mülk Suresi. Ayet 17)

 

İşte ifadeniz: “ gelecekte beklenen ateş ya da işkence olaylarını “gazab” sanarak...; insanın yaşadığı andaki gazab”dan gafleti ise, Allah gazabına uğramış olmasının” açık yaşantısıdır!.

“ Allah gazabına duçar olmuş” kişi, “ özündeki Allah’ı tanıyamamış ve bunun gerçeğini hala yaşayamamakta olan” insandır!. Bunu idrak etmemekte gazaba uğramışlığın  bir başka belirtisidir!.”( Ahmet Hulusi Dini yanış algılama s.217)

Bu açık ifadenizle ilerideki cehennem azabını ve bu husustaki Allah’ın bildirdiği tehdit ayetlerini ya hafife alıyor veya inkar etmiş olmuyor musunuz.? Daha doğrusu kitaplarınız, zıtlıklarla dolu. Mesela: Yukarıdaki ifadenizde: “ gelecekte beklenen ateş ya da işkence olaylarını “gazab” sanarak...; insanın yaşadığı andaki gazab”tan gafleti ise, Allah gazabına uğramış olmasının” açık yaşantısıdır!.derken; başka kitabınızda:

“GEREK BİZİM ve gerekse bizden evvel yaşamış bir çok “ hakikat ve marifet” müşahedesi olan zevatın müttefik olduğu, Cennetlerin galaksi içindeki yıldızlarda yer aldığı hususu, bu “ boyutsallık” kavramı anlaşılmadan asla idrak edilemez...

Müşahede edilen Cennetler ve canlılar bu yıldızların görülmekte olan madde yapılarında değil, boyutsal derinliklerinde mevcuttur...

Cehennemin “ GÜNEŞ” olması dahi, algılanan fizik madde boyutu itibariyle değil; şu anda yaşamakta olan geçmiş ruhların, cinlerin yaşamakta olduğu alt boyut itibariyledir!..

Hadislerle sabit olan, Cehennemlik kabir ehlinin Cehennemi ve zebanilerini görme olayı, dahi GÜNEŞ’ in, ruh boyutundan algılanması sebebiyledir!.. ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu, S:106) diyorsunuz.

 Aslında bütün görüş ve bilgilerinizin hepsi, hayal mahsulü olduğundan ;   ayet ve hadislere ters düşmekte ve onlara aykırı bulunmaktadır. Önce şu ayetleri, görünüz ve düşününüz ; sizin anlattıklarınıza benzer bir yanı var mı ?

İşte ayetler:

 أَذَلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ

“ Nasıl, bu mu bir ziyafet nimeti olarak hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?” Saffat Suresi. Ayet 62)

 إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِّلظَّالِمِينَ

“ Şüphe yok ki, biz onu -o ağacı- zalimler için bir fitne kıldık.”  (Saffat Suresi. Ayet 63)

   إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ

“Bir ağaçtır ki, cehennemin çukurunda -meydana-çıkar.” (Saffat Suresi. Ayet 64)

   طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُؤُوسُ الشَّيَاطِين

“Onun meyvesi sanki şeytanların başlarıdır.” ( Saffat Suresi. Ayet 65)

 فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ

“Artık şüphe yok ki, onlar, ondan elbette yerler ve ondan karınlarını doldururlar.”  ( Saffat Suresi. Ayet 66)

 ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ

“ Sonra muhakkak ki, onlar için onun üzerine elbette pek kaynamış bir su da vardır” (Saffat Suresi. Ayet 67)

 

Sayın Hulusi ! Cehennem güneştir diyorsunuz. Cehennem güneş ise; yukarıdaki ayetlerde bildirilen  zakkum ağacını ve kaynar suyu güneşin neresine yerleştiriyorsunuz!  yoksa cehenneme girip çıktınız mı(!) O güneş ki; biraz dünyamıza yaklaşsa, dünyamızı kavuracak,  mahvedecek güçte bir ateş kütlesidir.

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

Güneş katlanıp dürüldüğünde, (Tekvir suresi.ayet 1)

Bu ayeti kerimeden de anlıyoruz ki: Sizin dediğiniz gibi güneş, cehennem değildir. Cehennem kıyamet koptuktan sonra ateşlenecektir, yakıtı ise insanlar ve taşlar olacaktır.

 

İşte ayetler:

 وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ

“ Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,” (Tekvir suresi.ayet :2)

 وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ

“ Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,” (Tekvir suresi.ayet :3)

 وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ

“ Gebe develer salıverildiğinde,” (Tekvir suresi.ayet :4)

 وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ

“ Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,” (Tekvir suresi.ayet :5)

وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ

“ Denizler kaynatıldığında,” (Tekvir suresi.ayet :6)

 وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

“ Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,” (Tekvir suresi.ayet :7)

وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ

“ Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda,” (Tekvir suresi.ayet :8)

 بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ

 "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.” (Tekvir suresi.ayet :9)

   وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

“ (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,” (Tekvir suresi.ayet :10)

   وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ

“ Gökyüzü sıyrılıp alındığında,” (Tekvir suresi.ayet :11)

 وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ

“ Cehennem tutuşturulduğunda,” (Tekvir suresi.ayet :12)

 

 Bu ayet de; yukarıdaki görüşümüzü doğrulamaktadır. Güneş cehennem değildir; cehennem tutuşturulacaktır.

وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ

“ Ve cennet yaklaştırıldığında,” (Tekvir suresi.ayet :13)

 

 

Bu son ayetten de anlıyoruz ki; milyarlarca galaksilerle dolu olan dünya göğümüz şöyle dursun; onun dışındaki altı göğü de ilave etsek, yine de; “evren”; bu göklerden ibaret değildir. Çünkü, yalnız bir cennetin genişliği, yerle gökler kadardır.”

يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

“ Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) haline getirildiği, (insanlar) bir ve gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gün (Allah bütün zalimlerin cezasını verecektir).” (İbrahim suresi. Ayet :48)

Bu ayetten de:  Kıyamet koptuğu zaman; arzımızın başka bir arza (yerin başka  bir yere); göklerin de başka göklere çevrileceğini, dönüştürüleceğini anlıyoruz.

 

Sayın Hulusi! Cehennem Güneş’tir iddiasında bulunurken; siz cehennemi ,galaksinin bir köşesine yerleştirmiş olmuyor musunuz ? Bu sözleriniz birbirini çürütmüyor mu ? Hepsi gibi bu tutarsızlığınızı nasıl ifade edebilirsiniz! Güneş de galaksinin içinde bir gezegen değil mi?

 

 

ALLAH VE MELEKLER İLE İLGİLİ AYETLER

 

 

Allah ve meleklerin, göklerde olmadığına dair bilgisizce iddianızı çürüten ayetleri alıyorum,  diğer konuları da sırasıyla göreceğiz:

 

İşte ayetler:

 

 الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“Rahmân, Arş  üzerine istivâ etmiş (kurulmuş)tur.” (Taha sûresi âyet: 5)

  قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَندَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” (Fussilet suresi. Ayet::9)

   وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِن فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاء لِّلسَّائِلِينَ

“ O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” (Fussilet suresi. Ayet::10)

  ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“ Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.” (Fussilet suresi. Ayet::11)

  فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

 

“ Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir.” (Fussilet suresi. Ayet::12)

 

Bu son ayetten anlıyoruz ki; milyarlarla galaksi, dünyamızın içinde olduğu ailedir. Ondan başka altı gök vardır ve bunları kuşatan arş vardır, kürsü vardır. İnşallah ileride arz edeceğiz. Aşağıdaki ayette gördüğümüz  gibi;  her semanın da, bizim arzımız gibi  bir arzı  vardır.

 

  اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا

 

 “Allah o -Yüce Zat- dır ki: Yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder. Tâ ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen kaadirdir ve muhakkak ki: Allah, her bir şeyi ilmen kuşatmıştır”.(Talak Suresi.ayet 12)

Göklerdeki meleklerle ilgili ayetler:

  الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ

 

“ Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri  bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).” ( Mü’min suresi ayet: 7)

قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْاْ إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً

“De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.” ( İsra suresi ayet: 42)

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

“Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, Hayy’dir, Kayyûm’dur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” ( Bakara suresi ayet: 255)

 

 الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا

“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.” (Furkan Sûresi âyet:59)

 اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir.” (Zümer Sûresi âyet:62)

 

Sayın Hulusi, tekrar soruyorum her şeyi yoktan var eden Arş’ı - Kürsü’sü yeri ve gökleri kuşatmış olup; her an her şeyi yönetmekte bulunan yüce Allah’ı, yarattığı zerrelerin içine

nasıl taksim ederek mahkum ediyorsunuz ve Allah  zatıyla ve tüm sıfatlarıyla her zerrede mevcuttur” diyebiliyorsunuz.? Halbuki Allah yeri ve gökleri yarattıktan sonra: “ İsteyerek veya istemeyerek bana gelin” buyurduğunda yüce emrine uyarak ayette görüleceği gibi “isteyerek geldik ” diyerek yer küremiz ve gökler,  itaatlerini göstermişler ve görevlerini öğrenmişlerdir.

 

İşte ayetler:

 

  ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.” ( Fussilet suresi ayet: 11)

 

وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى  

“Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.” (Necm Sûresi âyet:42)6

 إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

“Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz.”

“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir.”

“O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir.”

“Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.”   ( Meryem suresi, ayet: 93-95)

 أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

 

“Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir. “( Al-i İmran suresi ayet: 83)

 

  إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ

“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” ( A’raf suresi ayet: 40)

 

Bu ayetten ise; cennetin kapısının göklerde  olduğunu öğreniyoruz.

 

©وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُون

َ

“Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer Sûresi âyet:67)

 

Sayın Hulusi, ayette görüldüğü gibi gökleri  eliyle dürecek olan Allah’ı, nasıl dürülen zerrelerin içine hapsedersiniz.?

 

   وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ

“Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!”(Zümer Sûresi âyet:68)

Sizin dediğiniz gibi eğer Allah  zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle her zerrenin içinde ise; ölenlerle beraber haşa Allah da mı ölecek.?

 وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ

 

 لَا يُظْلَمُونَ

“Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez.”(Zümer Sûresi âyet:69)

 

 وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُون

َ

“Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zümer Sûresi âyet:70)

وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ

  وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ

 

“Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.  İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, Allah hakkında tartışır.” ( Hacc sûresi âyet: 7-8)  

 لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 

“Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” ( Enbiya Suresi ayet: 22)

 

 

áî©Ä È¤Ûa ¡*¤Š È¤Ûa ¢£l ‰ ë ¡É¤j £Ûa ¡pa ì¨à £Ûa ¢£l ‰ ¤å ß ¤3¢Ó

 

“ Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.” ( Müminun suresi ayet: 86

 

¡áí©Š Ø¤Ûa ¡*¤Š È¤Ûa ¢£l ‰ 7 ì¢çü¡a  é¨Û¡a ¬ü 7 ¢£Õ z¤Ûa ¢Ù¡Ü à¤Ûa ¢é¨£ÜÛa ó Ûb È n Ï

“Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.” ( Müminun suresi ayet:116)

 اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

“(Halbuki) büyük Arş'ın sahibi olan Allah'tan başka İlah yoktur. ( Neml suresi ayet: 26)

 

 ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ

 

“O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (Allah'ın) katında çok itibarlıdır. ( Tekvir suresi ayet: 20)

 

 

وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَة

ٌ

“Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.” ( Hakka suresi ayet: 17)

 تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

 

“Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” ( Mearic sûresi âyet: 4)

 

Bu ayetten de şunu anlıyoruz; bizim güneş sistemimizin dışında; bir günü, bizim günümüzün ellibin katı olan,başka bir güneş sistemi vardır ki; İnsanların ilmi, henüz oralara ulaşamamaktadır.

 

 

بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

  نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ

 

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (Fussilet sûresi âyet: 30-31)

وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ

  كِرَامًا كَاتِبِينَ

  يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ

 

“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var, Değerli yazıcılar var, Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.” ( İnfitar sûresi âyet: 10-12)

 

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِن

َّ

 اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

 

“Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” ( Şûra sûresi âyet: 5)

 

وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاء وَيَرْضَى

 

“Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz.” ( Necm sûresi âyet: 26)

 

Sayın Hulusi; Bu ayetleri gördükten sonra: Vahdetü’l-Vücud görüşüne özenerek yaratmış olduğu maddenin  içine sıkıştırmağa çalıştığın, Hz.Allah’ın, tam aksine her zerreye ; tecellisi ilmi,kudreti ve tasarrufu,hakimiyeti ile hakim olarak; tüm evreni yarattıktan ,onlara vahyederek görevlerini bildirdikten sonra, arşa istiva ettiğini, kurulduğunu ve onun arşını sekiz meleğin taşıdığını ,diğer meleklerin ise yeri ve gökleri kuşatarak her mekanda görev yaptıklarını görmüş oldunuz. Bu konuda birçok ayetler de ileride gelecektir.

 

Evet şöyle söylemiştiniz:

 

Gökte melek, yerde şeytan; kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!

“ İslâm dini” işte bu anlayışa dönüştürülerek, “ müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul edilir olmuş! ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.24-25)

CENNET VE CEHENNEM

Sayın Hulusi,Galaksinin bir  yerinde cehennem öte köşesinde cennet”diye müslümanları rencide ederken şu ayetleri hiç görmedin mi?

 

Cennet ile ilgili ayetler:

 

 وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

“ Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer  kadar olan cennete koşun!” (Ali İmran suresi. Ayet 133)

   جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ

“ Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.” (Sad suresi. Ayet: 50)

 

مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ

“ Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.”  (Sad suresi. Ayet: 51)

وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ

“ Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.” (Sad suresi. Ayet: 52)

 هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

“İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.” (Sad suresi. Ayet: 53)

   إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ

“ Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.” (Sad suresi. Ayet: 54)¥

 فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ

“Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.” (Hakka suresi ayet: 19)

 إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيهْ

“Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum." (Hakka suresi ayet: 20)

 فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ

“ Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir,” (Hakka suresi ayet: 21)

فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ

“Yüce bir cennette,” ( Hakka suresi ayet: 22)

   قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ

“Meyveleri sarkmış halde.”  ( Hakka suresi ayet: 23)

 كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ

“(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin, için.” ( Hakka suresi ayet: 24)

İşte cehennem ile ilgili ayetler:

 خُذُوهُ فَغُلُّوهُ

“Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;” ( Hakka suresi ayet: 30)

ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ

“Sonra alevli ateşe atın onu!” ( Hakka suresi ayet: 31)

ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ

“Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!” ( Hakka suresi ayet: 32)

 إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ

“Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi,” ( Hakka suresi ayet: 33)

 

 وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ

  لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ

“Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.”

“Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup ayrılmıştır.” ( Hicr suresi ayet: 43-44)

 

Bu ayette de: Halen tutuşturulmamış olan  cehennemin mevcut olduğu ve yedi kapısı bulunduğu ve oraya girecek insanların gruplar halinde ayrı ayrı kapılardan girecekleri bildirilmektedir. Sayın Hulusi ! Cehennem dediğiniz güneşin kaç kapısı var acaba!

فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ

  خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ

 

“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki. Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır” (Hud Suresi Âyet:106-107)

 

  مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ

 

“...Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” ( Muhammed suresi ayet: 15)

 

  وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا

  ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا

“ İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.”

“Sonra biz, Allah'tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”(Meryem Suresi.Âyet.71-72)

 

Sayın Hulusi! Okunan ayetlerden de; cehennemin, sizin dediğiniz gibi, kapısı falan olmayan güneş değil, fakat Allah’ın (c.c.) bilmediğimiz bir şekilde yaratmış bulunduğunu ve  kıyamet sonrası halinin, ibret ve  insanları uyarmak ve sakındırmak için şimdiden  anlatılmış olduğunu  gördük.

YERDE ŞEYTAN

Gökte melek, yerde şeytan; kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!

“ İslâm dini” işte bu anlayışa dönüştürülerek, “ müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul edilir olmuş! ( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılama, S.24-25)

 

Yine yukarıya aldığım yazınızda; istihza ederek : “ Gökte melek, YERDE ŞEYTAN “ diyorsunuz Bu konudaki ayetleri de görelim !

 

  وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” ( En’am sûresi âyet: 112)

 

  يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

 

“Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” ( Araf sûresi âyet: 27)

 

 وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيم

ٌ

“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.”      ( Araf sûresi âyet: 200)

وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ

  وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ

 

“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!  Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” ( Mü’minûn sûresi âyet: 97-98)

 

 وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ

 

  وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ

  إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

 

“Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr edenler için onu süsledik.  Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk.  Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.” ( Hicr sûresi âyet: 16-18)

 

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 

  إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

  إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ

“Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak koşanlaradır.” ( Nahl sûresi âyet: 98-100)

 

  وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا

 

  إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez. Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” ( İsra sûresi âyet: 64-65)

 

 

  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

  لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

“(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.” ((Hac sûresi âyet: 52-53)

İBADET FİZİKSELMİŞ, ALLAH İÇİN YAPILMAZMIŞ (!)

 

A.Hulusi diyor ki:

 

İbadet” adı altında, resûl tarafından bize ulaştırılan her çalışma, tümüyle fiziksel ve bilimsel gerçeklere dayanır. Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir Tanrı’nın gönlünü hoş etme amacına dönük değildir.

Evreni “yok” tan var kılan Allah’ın, insanların hiçbir “ ibadet” ine, çalışmasına ihtiyacı yoktur.

Aldığım gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamının ihtiyaçları ile ilgilidir. Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyeceği bilgi ve enerji ile ilgilidir. ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.38-39)

Sayın Hulusi! Yukarıdaki sözlerinizle: “ ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Buyuran Allah’ı (c.c.) yalanlamış olmuyor musunuz.? Allah’ın huzuruna nasıl çıkacaksınız!

 

İşte ayetler:

 

  فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ

  وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

“Sen hemen Rabb’ini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana ölüm gelinceye değin Rabb’ine ibadet et.” ( Hicr suresi ayet: 98-99)

 بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ

“Hayır.. Yalnız Allah'a ibadet et. Ve şükr edenlerden ol”.(  Zümer Suresi.ayet :66)

 قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“De ki: Benim namazım, ibâdetlerim ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ içindir.” ( Enam suresi ayet: 162)

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” ( Zariyat sûresi âyet: 56)

 

6¢åî©È n¤ ã  Úb £í¡a ë ¢†¢j¤È ã  Úb £í¡a

“(Rabbimiz!) Ancak sana ibadet ederiz ve yalnız senden medet umarız.” ( Fatiha sûresi âyet: 5)

أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.” ( Araf sûresi âyet: 73)

 

  وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” ( Nisâ sûresi âyet: 36)

 

  وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا

“Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” ( İsra sûresi âyet: 23)

 وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا

 

 تَعْمَلُونَ

“ Ve göklerin ve yerin gaybı Allah içindir ve her iş de ona döndürülecektir. Artık ona ibâdet et ve ona tevekkülde bulun ve Rabb’in neler yapmakta olduğunuzdan aslâ gâfil değildir.”  (Hud  Suresi.ayet:123)

 

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

 

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe Sûresi âyet:100)

 

  وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ

 

“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.” ( Zümer sûresi âyet: 73)

 وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ

“Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamd olsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.”  ( Zümer sûresi âyet: 74)

 

AHMET HULUSİ’YE GÖRE CİNLER (!)

A.Hulusi diyor ki:

 

Evrende sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır.

Dünyamızda, bu alt katmanda yaşayan canlı türlerinin bir kısmına da o devirde “ Cin” adı verilmiştir. ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.41)

 

Sayın Hulusi “dünyamızda bu alt katmanlarda yaşayan canlı türlerinden birine de “cin” adı verilmiştir” derken sanki bunlar kendi başlarına var olmuş yaşıyorlarmış da, onlara cin ismini insanlar vermiş gibi tuhaf bir ifade kullanırken, gerçekleri halka söylemekten, Allah’ın emrettiği gibi doğru olmaktan sizi men eden nedir? Hicr suresinin 27 nci ayetini dile getirip Cinleri de Adem’den önce zehirli ateşten yarattık” ayetinden niçin bahsetmiyorsunuz? Zaten Dini Yanlış Algılama kitabınızda bir tek ayet meali yoktur. Halbuki Ruh, İnsan, Cin kitabınızda cin konusunu açıklamışsınız.

İşte cinlerle ilgili onlarca ayet:

 وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” ( Hicr sûresi âyet: 27) 

 

  وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ

“Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.” ( En’am sûresi âyet: 128) 

 

 وَكَذَلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضًا بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُون

َ

“İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” ( En’am sûresi âyet: 129)

 

  يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَـذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” ( En’am sûresi âyet: 130)

 

بسم الله الرحمن الرحيم قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا

“(Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik .” (Cin Sûresi âyet:1)

 يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا

“Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” (Cin Sûresi âyet:2)

 

وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا

“Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.” (Cin Sûresi âyet:3)

 

 وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا

“Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.” (Cin Sûresi âyet::4)

 وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن تَقُولَ الْإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا

“Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.” (Cin Sûresi âyet:5)

 وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ الْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا

“Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.” (Cin Sûresi âyet: 6)

 وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا

“Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.” (Cin Sûresi âyet:7 )

 

 وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا

“Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.” (Cin Sûresi âyet: 8)

 وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَّصَدًا

 

“Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.” (Cin Sûresi âyet: 9)

 وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا

 

 “Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?” (Cin Sûresi âyet: 10)

 وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا

“Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.” (Cin Sûresi âyet:11)

 وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن نُّعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُ هَرَبًا

 

“(Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.” (Cin Sûresi âyet:12)

 

   وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى آمَنَّا بِهِ فَمَن يُؤْمِن بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا

 

“Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne  bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar.” (Cin Sûresi âyet:13)

 

وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا  

“İçimizde, (Allah'a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (Cin Sûresi âyet:41)

وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

“Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cin Sûresi âyet:15)

 

 وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا

“Allah'ın kulu, O'na yalvarmaya (namaza) kalkınca, neredeyse onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.” (Cin Sûresi âyet:19)

يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’raf Sûresi âyet:179)

 

  وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

  يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

  فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.  ( Sebe sûresi âyet: 12-14)

 

 

 

A. Hulusi Diyor Ki;

İLAH YOKMUŞ, ALLAH İLAH DEĞİLMİŞ, ALLAHA İBADET EDİLMEZMİŞ (!)

A.Hulusi diyor ki:

İslâm dini”nin temelini, “ La ilahe illallah” sözünün manası oluşturur.

“ La ilahe illallah” ne demektir?

Bu söz basit olarak ele alınırsa;

“ Tanrı yoktur sadece Allah vardır” anlamında değerlendirilir...

Eğer kelimelerin anlamı üzerinde durursak...

“ La ilahe” de; “ La” yoktur; “ İlahe” , Tanrı demektir, yani tapınılacak Tanrı yoktur, demektir.

Şimdi burada şu noktaya dikkat edelim...

Kelime-i Tevhid, “ La ilahe” ile başlıyor... ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor. “ yoktur tapınılacak varlık!” ; “ La ilahe” !...

“ La ilahe” deniyor. “ Tanrı yoktur; deniyor.

Adamlar kalkıp biz “ ilahiyatçı” yız diyorlar... “ İlahla uğraşıyoruz; konumuz “ İlah” tır, “ ilahiyat” tır; diyorlar... ilahçılık öğrenip, öğretiyorlar!.

Sonrada islamdan ve Kur’an’dan söz ediyorlar.

Kur’an ve islâm dinini ne kadar anladıkları belli değil mi?

“ Allah” konusunu ne kadar iyi anladıkları nasıl belli oluyor!

 

Akabinde kelime-i tevhid de bir açıklama geliyor... “ illa” “sadece” , “Allah” ... vardır!...

“ İlla Allah” yani “ sadece Allah” !...

Birinci mana olarak, bu cümleden açığa çıkan gerçek şudur... “ tapınılacak Tanrı yoktur”... Evet, burada, kesin olarak, tapınılacak bir öte Tanrı olmadığını vurguladıktan sonra, “ illa Allah” diyor...

“ İlla” , yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, “ ancak” manasına ulaşılabileceği gibi, buradaki kullanım şeklinde görüldüğü üzere “ sadece” anlamında dahi kullanılır...

Evet, “ İlla”, “ Allah” kelimesiyle bir arada kullanıldığı zaman kesinlikle “ sadece” anlamında algılamak zorundadır; zira “ Allah” tan gayrı vücud sahibi yoktur ki, “ Allah” Ona kıyaslansın veya o şeyle benzer kefeye konarak ona nispetle tarif edilsin!... Bu hususu da geniş şekilde Hz. “ Muhammed neyi okudu” isimli kitabımızda açıkladık.

İşte bu sebepten dolayıdır ki, “ illa” kelimesi “ Allah” ismiyle yan yana kullanıldığı zaman bunu daima “ sadece” kelimesiyle tercüme etmek zorundayız...

Nitekim bu mana İngilizce’ye tercüme edilirken:

“ There is no god BUT Allah” şeklinde değil; “ There is no god only Allah” şeklinde tercüme edilmelidir.

Ki böylece, islâm dininin getirmiş olduğu vahdet –teklik inanç veya düşünce sistemi fark edilebilsin.

Evet, sadece “ Allah” vardır ki, “ O Allah, tapılacak bir Tanrı değildir”, anlamı  mevcuttur. Bu açıklamada... Çünkü başta, kesin olarak “ La ilahe” yani “ tapılacak Tanrı yoktur”; hükmü veriliyor!...

Öyle ise “ Allah” , insanın dışında, ötesinde; ve hatta bu var gördüğümüz varlıkların dışında ve ötesinde tapınılacak  bir Tanrı değildir!...

“ Allah”ın “ Ahad” oluşunu şayet iyice idrak edersek, görürüz ki basiretle, bir Allah, bir de yanı sıra kainat gibi, iki ayrı yapı mevcut değildir!

Yani bir “ Allah” var, bir de alemler mevcut, değil!...

Başka bir değişle, bir içinde yaşadığımız alemler, kainat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir “ Tanrı  mevcut” anlayışı, tümüyle batıldır!... ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.55-57)

İşte, bu yüzden fark ederiz ki, düşünebilen, hayal edebilen her nokta da, “ zat” ıyla ve dolayısıyla tüm özellikleriyle ancak ve ancak, sadece ve sadece kendisi yani, “ Ahad” olan “ Allah” mevcuttur!...

“ O” nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan söz eden ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!... ki bu durumun dindeki  adı da “ şirk”tir!...       ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.64)

 

Sayın Hulusi, yukarıdaki sözleri söylerken hiç okumadınız farz edelim, hiç düşünmediniz mi ?  Bu evreni kim yarattı ? Şeytan kime karşı geldi? Cenneti cehennemi kimler için yarattı?  “ O” nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan söz eden ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!... ki bu durumun dindeki  adı da “ şirk”tir!. Diyorsunuz. Öyleyse tüm insanlar ve canlılar hayal mi görüyoruz? Cehennemde kimler yanacak? Haşa Allah’tan başka bir şey yoksa ; diyelim biz hayal görüyoruz,yoksa Allah da haşa hayal mi görüyor ? Kur’an ve diğer peygamberlerin kitapları da, hep hayalden mi bahsediyorlar ? Haşa ; kafirlerle yapılan mücadeleler de hayal miydi ? Nemrutlar, Firavunlar hayal miydi. ? Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur, sözünüz küfür olmuyor mu? Siz kainatı, evreni nasıl inkar edebilirsiniz!

 

İşte Ayetler:

 

  إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir! ( Araf suresi ayet: 54)

 

= ‰ì¢×¢£ˆÛa ¢õ¬b ' í ¤å à¡Û ¢k è í ë b¦qb ã¡a ¢õ¬b ' í ¤å à¡Û ¢k è íõ¬b ' íb ß ¢Õ¢Ü¤‚ í 6¡¤‰ üa ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢Ù¤Ü¢ß ¡é¨£Ü¡Û

“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.”

¥Ší©† Ó ¥áî©Ü Ç ¢é £ã¡a b6¦àî©Ô Çõ¬b ' í ¤å ß ¢3 È¤v í ë b7¦qb ã¡a ë b¦ãa Š¤×¢‡ ¤á¢è¢u¡£ë Œ¢í ¤ë a

“Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir ( Şura suresi ayet: 49-50)

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

“Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.”( Bakara sûresi âyet: 255) 

 

  اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

“Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip âyetleri açıklamaktadır.” ( Ra’d Sûresi âyet: 2 )

 

  وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَـذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki,

(Resûlüm!): "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler.” (Hud Sûresi âyet:7)

 

إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

  لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا

  وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem Suresi âyet: 93-95)

 

وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ

  يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler. (Enbiya Sûresi âyet:19-20)

 

Bu ayetterde,  görüldüğü gibi: göklerdekiler ve yerdekiler, ibadette devamlıdırlar. Ve bu sıfatlarıyla Allah tarafından övülmektedirler. Bu durumdan Allah hoşnut olmuş bulunmaktadır. İnsanların bazıları müstesna.

 وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ

“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” (Şura Sûresi âyet:29)

 

وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Casiye Sûresi âyet:13)

 

Bu ayeti kerimede de görüldüğü gibi: yerdekileri ve göktekileri; halife olarak yarattığı insanlara boyun eğdirmiştir. Demek ki boyun eğenler mevcut olduğu gibi biz insanlar da,  varız, mevcuduz.

 

Kur’an’ı Kerîm de çeşitli yerlerde “ ilahımız” , “ ilahınız” gibi ifadeler geçmekte; ancak akabinde de “ ilah” ın, “ Allah” olduğu vurgulanmaktadır...

 

Peki bu duruma göre, “ Allah” ın, bir “ İlah” yani “ Tanrı” olduğu ileri sürülemez mi? Sürülemez!...

Bu gibi tanımlamalar, “ İlah”a yani “ Tanrı”ya tapanlara yapılan açıklamalardır.

Yani onlara denilmektedir ki;

  Sizin, ilah sandığınız,Tanrı dediğiniz şey mevcut değildir; gerçekte var olan sadece “ Allah” tır!... sizin ve bizim “ ilah” dediğimiz gerçekte hep aynı ve “tek”tir...ve dahi, o da “ Allah” tır...”

Kur’an, yaptığı uyarılarla “ilah” kavramının geçersiz olduğunu vurgularken, ne gariptir ki bugün “din” i meslek olarak kendilerine seçenler, “ ilahiyatçı” olarak kendilerini tanımlamaktadırlar.

“ İslâm dini” nin reddettiği bir konu ve kavram olan “ ilahiyat” ı kendilerine meslek olarak seçenlere ne denebilir bilmiyorum.

Kelime-i Tevhid de ve kelime-i şahadet de “ la ilahe...” denilerek konuya girenlerin kendilerini “ ilahiyatçı” olarak vasıflandırmaları bir ibret konusudur herhalde...belki de inançları doğrultusunda gerçekten hak ettikleri için o isimle tarif ediyorlar kendilerini!... ( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.68-69)

 

Bu gerçeği açıklayan Kur’an’ı Kerîm’e göre “ Allah”, evreni ve var olarak algılanan her şeyi, kendi ilminde, kendi kudretiyle ve kendi güzel isimlerinin özellikleriyle yaratmıştır.

Bu sebepledir ki, doğa konuları ve evrensel düzen dediğimiz şey, gerçekte “ Allah düzen ve sistemi” nden başka bir şey değildir!. Bu gerçek nedeniylede, insan, ötesinde bir Tanrıya tapınmak yerine; özündeki “ Allah” ı fark etmek; bundan sonra da ötesindekine değil, özündekine yönelmek zorundadır!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.73-74)

ALLAH İLAHTIR ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR

Sayın Hulusi; burada da gerçekleri tahrif ederek, “Kur’an’da geçen “ilâh” kelimesi; ilâha yani Tanrı’ya (putlara) tapanlara karşı yapılan açıklamalardır” diyorsunuz.

“Ayet-ül Kürsî”de geçen “Allahü la ilahe illa hüvel hayyul kayyum” ve Ta Ha suresinde geçen, Hz. Musa’ya hitabeden: “ inneni enallahu la ilahe illa ene” ayetleri ve böyle sayısız ayetler kimlere hitab ediyor. Haşa Hz.Musa puta mı tapıyordu.? Kelime-i Tevhid’e ve Kelime-i Şehadet’e tam ters mana vererek “La ilahe illallah” cümlesine “ ilah yoktur sadece Allah vardır.” derken; asıl manadan tam bir kurnazlıkla gerçeği saptırıyorsunuz. Sizden başka hiç ilmi olmayan bir müslümanın”Kelime-i  Tevhid ve Kelime’i Şehadet”ten anladığı doğru mana şudur:

Kelime’i Tevhid: “ la ilahe illallah” “ Allah’tan başka ( hiçbir) ilah yoktur. Sadece ilah olarak ( ibadet edilecek) Allah vardır.”

Kelime’i Şehadet:  “ Eşhedü en la ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu”  Ben şehadet ederim ki Allah tan başka (Hiçbir) ilah yoktur ancak Allah vardır ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.”  

Sayın Hulusi; ilah olarak Allah vardır. Ondan başka ilah yoktur, ancak O’na ibadet edilir demeye niçin diliniz varmıyor da; tam aksine her yerde Allah ilah değildir. O’na ibadet edilmez diyorsunuz.? İbadete layık olmayan bir Allah’ı nasıl düşünebiliyorsunuz? Zaten Allah ismini zorlayarak birkaç yerde söylüyorsunuz. Hemen her yerde “ Allah diye işaret edilen” tabirini kullanıyorsunuz. Ve de “ Ötedeki Tanrıya değil özünde ki Allah’a, özüne yönel” derken haşa her türlü insanı ve nefsinizi ilahlaştırmış olmuyor musunuz.?

 

İşte ayetler:

 اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى

“ Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.” ( Taha suresi.ayet : 8)

 

   هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

”O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka İlah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.” (Haşr suresi. Ayet :22)

 هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“ O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Haşr suresi. Ayet :23)

 

 وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ

 يُفَرِّطُونَ

6“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.” (Enam Sûresi âyet:61)

 

ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ

 

“Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur.” (Enam Sûresi âyet: 62)

 

  وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَـذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.” ( A’raf sûresi âyet: 73) 

 

  وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى

  إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver. Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana ibadet et; beni anmak için namaz kıl.” ( Tâhâ sûresi  âyet:13- 14) 

 

 وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ

"Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, korkuyorum.” ( Mü’min sûresi âyet: 32)

 

  وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

“Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.” ( Zuhruf sûresi âyet: 84)

 

 قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُون

َ

“De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek ilah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?” ( Enbiya sûresi âyet: 108)

إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ

“İlâhınız bir tek İlahdır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.” ( Nahl sûresi âyet: 22)   

 وَالصَّافَّاتِ صَفًّا

  فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا

  فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا

  إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ

  رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ

“Saf saf dizilenlere,  O haykırıp sürenlere, Ve o zikir okuyanlara, Yemin ederim ki, ilâhınız birdir. O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir. ( Saffat sûresi âyet: 1-5)

 وَقَالَ اللّهُ لاَ تَتَّخِذُواْ إِلـهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلهٌ وَاحِدٌ فَإيَّايَ فَارْهَبُونِ

“Allah buyurdu ki: İki ilah edinmeyin! O ancak bir ilah'dır. O halde yalnız benden korkun!” ( Nahl sûresi âyet: 51)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

;” Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün: Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisa Suresi. Ayet: 171)

 

  أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِن بَعْدِي قَالُواْ نَعْبُدُ إِلَـهَكَ وَإِلَـهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِلَـهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

“Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.” ( Bakara Suresi.ayet:133)

 وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“İlâhınız bir tek ilah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” (Bakara Suresi.ayet:163)

وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“Allah ile birlikte başka bir ilah’a tapıp yalvarma! O'ndan başka ilah yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.” ( Kasas sûresi âyet: 88)

Sayın Hulusi; Bu ayeti kerimede açıkça anlatıldığına göre; Allah’ın (c.c) zatından başka var olan  yaratıkların hepsi, yani evren her zerresiyle beraber yok olacaktır. Siz ; “ evrende Allah’dan başka bir şey yoktur. Allah her zerrede, zatıyla,sıfatıyla , isimleriyle mevcuttur.” dediğinize göre ; haşa evren yok iken,  yani yaratılmamış iken Allah (c.c.) nerede idi?   Sonra  evren yok olurken, haşa ! Allah (c:c:) da mı, yok olacak? Halbuki görüldüğü gibi ayette; “Allah’ın zatından başka her şey yok olacaktır.” buyurulmaktadır. Zaten öyledir. O takdirde yine söylüyorum yüce Allah’ı yok olacak evrenin, ölünce çürüyüp kokuşacak her  canlının,  yani her zerrenin içine mahkum etmeye kalkışmayın. Allah’tan korkun,  sizin yakıştırmanızla” aklı kıtlardan olmayın”!

İşte bu konuyla ilgili bir fetva; kendi hükmünüzü kendiniz veriniz!

 

SORU: Bir kimse”Allah her yerdedir” veya “her yerde hazır ve nazırdır”dese ne lazım gelir?

CEVAP: Bir kimse “Allah her yerdedir veya her yerde hazır nazırdır” dese; şayet  Cenab’ı Allah’ın zatıyla her yerde mevcut olduğuna inanarak söylüyorsa kafir olur.Çünkü Cenab’ı Allah(.c.c)mekandan münezzehtir. Ne yerdedir,ne göktedir.Yer ve gök olmadan evvel de O var idi. Ama ilim ve kudretiyle her yerde mevcut olduğunu kast ederek bu sözü söylerse kafir olmaz. Yalnız bu sözü söylememeye dikkat etmek lazımdır. Maalesef avam tabaka “Allah her yerde hazır ve nazırdır.”sözünü.çok söylemektedir. Bunun yerine Allah her şeyi bilir.” Demek gerekir.”(el-Berika,c 1.s.294, Fetvalar.c.2.s.11.H.Günenç)

اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“Allah; O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.”(Teğabun sûresi âyet: 13)

 

بسم الله الرحمن الرحيم قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

  مَلِكِ النَّاسِ

  إِلَهِ النَّاسِ

  مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

  الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ

 

=¡=¡=¡=¡=¡

“ De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,”

“İnsanların Melikine (Mutlak Sahip ve Hakimine),”

“İnsanların İlâhına.”

“O sinsi vesvesenin şerrinden,”

“O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.”

“Gerek cinlerden,gerek insanlardan.”(Nas Suresi.Ayet:1-6)

 

Yukarıdaki  hemen her namazda günde beş defa okuduğumuz “Nas” Suresinde;  İnsanların göğüslerine vesvese vericilerin şerrinden, “İnsanların Rabbine, insanların Melikine ve insanların İlahı’na sığınırım” dememiz emredilmişken : Siz bunun aksini iddia ederek nasıl “insanların İlah’ı yoktur, Allah İlah değildir”diyebilirsiniz? Bu büyük bir inkar olmaz mı ?

 

AHMET HULUSİ VE DİĞERLERİNE CEVAP: RUH NEDİR?

 

A.Hulusi diyor ki:

 

“Bu yazıda çok önemli bir yanlışa işaret etmek istiyorum.

“ Ruhlar ezelde, gökte bir yerde yaratıldı da, peyder pey dünyaya mı gönderiliyor”? “ din” bunu mu diyor?

Kesinlikle hayır!...

Ruhlar geçmişte ezelde yaratılmışta, şimdi teker teker dünyaya bedenlere gönderilmiyorlar!

Aksine, her ruh, ana rahminde yüzyirminci günde, o ceninin özünden gelen Allah kudretinin, meleki güç olarak açığa çıkarttığı tesirle, o varlığın beyni tarafından üretiliyor!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.95)

 

Bu yanlış anlayışa dayalı olarak, “ elest bezmi” isimli bir hikaye daha uyduruluyor...

Güya, o ruhlar aleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; sevişenler burada da sevişirmiş; orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden hoşlanmazlarmış!.

Önce işin aslını özetleyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım.

Ayetin işaret ettiği anlam şudur Allah-u Alem...

“ Allah insanı islâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere her insan, henüz menideki sperm halinde iken, babasının geninden islâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir; daha sonraki aşamalardan geçerek!.

“ Onların bellerinden zürriyetlerini alır” ifadesi, genetik olarak intikal eden islâm fıtratı bilgisinin sperm halindeki varlığına işaret eder ve vurgular!.

Yani, sperm halindeyken insan, bellerinden zürriyet alındığında, fıtrat olarak “ Rabbini bilme” kabiliyetine, programına sahip kılınmıştır.

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120 nci günde, özünden boyutsal bir şekilde gelen meleki etki ile, “ ruh” adı verilen ve beyin tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölüm ötesi boyut bedenini üretmeye başlar!...

Sonra da ona, yani “ ruh” a, tüm zihinsel fonksiyonların hasılası, dalgalar (Wave) şeklinde yüklenir!. Yani, başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir “ ruh”  olayı kesinlikle geçerli değildir!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.97-98)

 

Sayın Süleyman Ateş’in”Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”nin 3 ncü cilt, 412 nci sayfasına da bakabilirsiniz.

İmam-ı Gazali, Ravzatüt Talibin isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der: “ ...çünkü Resulullah efendimizin ruhu da, anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi”!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.99)

 

Şunu öncelikle bilelim ki; insanların ruhları yukarıdaki bir Tanrı tarafından, geçmişte her hangi bir zamanda ve herhangi bir yerde toplu olarak yaratılmışta; sonra da peyder pey dünyaya gönderilmekte değillerdir!...

Ne, yukarıda herhangi bir yerde oturmakta olan bir Tanrı vardı; ne de yukarıdan dünyaya gelme sırası bekleyen insan ruhları!...

Bu sebepledir ki, ruhun dışarından gelip bir bedene girmesi asla söz konusu değildir... (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.121-122)

Beşer bilinci ve benliği atom üstü boyutta insanın beyin cevherinin oluşmaya başlamasıyla birlikte beden fabrikası tarafından üretilen ruha yani mikrodalga bedene yüklendiği içindir ki, biyolojik bedenin yaşamının son bulmasıyla birlikte ruh adı verilen yeni yapıyla devam eder...

Her insan, yani beyin, beden, kendi mikrodalga ikizini üretir ve bu ikiziyle yaşamına devam eder.

Esasen insan beyninin ana işlevi insanın ölüm ötesi sonsuz yaşamını oluşturacak mikrodalga bedeni inşa etmek ve bilinci  yani tüm zihinsel fonksiyonları buna yüklemektir.

Her ruh yani mikrodalga beden ise sadece kendi beyni tarafından oluşturulur ve yüklenir...  (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.122-123)

 

Denilirse ki ruhlar bedenlerle yaratıldığı halde, Resulullahın; “ ben yaratılışca Nebilerin ilkiyim; nebilikçe de sonuncusuyum! Ben Nebiyken, Adem su ile çamur arasında bulunmaktaydı!.” sözünün manası nedir?

Hakikat şu ki: bunların hiçbirisinde ruhun kadim (bedenlerden önce geçmişte varolduğuna) olduğuna dair bir delil yoktur!: (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.124)

Evet, İmam Gazali gibi Abdülkadir Geylani gibi işin hakikatına vakıf pek çok evliya insanların ruhlarının bedenlerinden önce yaratılmış olduğunu reddetmekte; ve her insanın ruhunun bedeniyle birlikte ve bu bedeni tarafından üretilerek meydana geldiğini söylemektedirler... (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.126)

Burada çok özetle belirtelim ki... “ ruh” adıyla bilinen yapı kişinin ana karnında yüzyirminci günde üretilmeye başlanan hologramik esasla mikrodalga bedenidir; ki, esas itibariyle beyin mahsulüdür. Her beyin dünyada kendi mikrodalga bedenini yani ruhunu üretir ve beynin durmasından sonra da bu mikrodalga beden bir daha dünyaya geri gelmek söz konusu olmaksızın ileriye doğru yaşamına devam eder. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.126)

AHMET HULUSİ’YE GÖRE HERŞEY RUHMUŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

 “RUH” kelimesi bize iki büyük  özelliği ifade etmektedir...

Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mahiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahib olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “ RUH”!... yani, evrensel kuantsal bütünlük!...

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “ RUH”la ve “RUH” tan meydana gelmiştir...

“ RUH” olmadık hiçbir zerre mevcut değildir... zira, zerre, “ kuant” onunla mevcuttur!...

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “ RUH” tan almaktadır...

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “ RUH”  a sahip ve “ RUH” la kaim olmuştur; kainatın yok oluşuna kadar, yani kıyamete kadar da sahip olacaktır...

 

Dini tabirle, “ RUH” ile kainat yaratılmıştır... “ RUH” ile kâim ve var olan varlıkta gerçeği itibariyle asla yok olma düşünülemez..  ( Ahmet Hulusi.  Ruh insan cin S:62)

 

Sayın Hulusi ! Yukarıdaki bölümde :

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “ RUH”la ve “RUH” tan meydana gelmiştir...

“ RUH” olmadık hiçbir zerre mevcut değildir... zira, zerre, “ kuant” onunla mevcuttur!...

 

Derken bakın aşağıda bu sözünüzü  nasıl çürütüyorsunuz!

 

İşte ifadeniz:

Evrende, var olan her şey içinde insanın değerlendirebileceği oranda “ ŞUUR” a dolayısıyla “ RUH”a sahip yaratıklar “ İNSAN” ve “ CİN” ler dir.

Keza “ insan” ın saydığımız diğer yaratıklardan, ayrılması.

Sahip olduğu “ şuur”un gücü ve kapasitesi yönüyle;

Bilişimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşması ve madde kaybına girmiş olması özellikleriyle meydana gelmektedir...

Sanıyoruz ki, “ RUH”kelimesinin ne mana taşımış olduğunu böylece bir oranda da olsa açıklamış olduk...  ( Ahmet Hulusi.  Ruh insan cin S:64)

 

Sayın Hulusi !

Yukarıdaki başka bir cümlenizde de:

Keza “ insan” ın saydığımız diğer yaratıklardan, ayrılması.

Sahip olduğu “ şuur”un gücü ve kapasitesi yönüyle; diyorsunuz. Halbuki, biraz yukarıda yine başka bir hata yaparak cinleri almış ; melekleri dışlamıştınız. Burada  da, yalnız insanı aldınız, cinleri de dışladınız. Daha önemlisi; sanki evreni dolaşmış oralardaki insanlar gibi sorumlu olan “Dabbeyi” yani Allah’a gelip hesap verme durumunda olan tüm canlıların durumlarını görerek tesbit etmiş gibi: Şuur sahibi yalnız insanlardır,  diyorsunuz.  Bakınız, aşağıda hiç konu etmediğiniz göklerde yaşayanlarla; hayvanlardan, hatta cansız dediğimiz maddelerden örnekleri görelim: 

 

İşte ayetler:

   وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

 

“ Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir”.(Zuhruf Suresi. Ayet: 84)

 

 

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ  

“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “DABBE”yi (canlıları) yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir”.(Şura Suresi. Ayet: 29)

 

  وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“ Allah, her “DABBE”yi ( canlıyı) sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Nur Suresi. Ayet: 45)

  أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء

 

“ Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”(Hac Suresi.ayet: 18)

 

 وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

“ Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık.(Yani birinci kat göğü, yıldızlarla) Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.”(Mülk Suresi. Ayet: 5)

 

 وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

 

Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.(İsra sûresi âyet :55)

 

إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

  لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا

  وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi âyet :93-95)

 

   وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ

 الْفَضْلُ الْمُبِينُ

¢“Ve Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar!. Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe

yok ki, bu, elbette bu, apaçık bir lütuftur. -(Neml Suresi. Ayet: 16)

 وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

“Ve Süleyman için cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Artık onl ar bir düzen, üzere sevk olunuyordu. -(Neml Suresi. Ayet: 17)

   حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

“Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: Ey Karıncalar!. Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler. -(Neml Suresi. Ayet: 18)

 

   فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

“-Hz. Süleyman- Artık onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: Ya rabbi!. Bana ilham buyur, bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın iyi amelde bulunayım ve beni rahmetinle iyi olan kullarının arasına kat. -(Neml Suresi. Ayet: 19)

 

 وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

“Ve kuşları gözden geçirdi de dedi ki: Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı? -(Neml Suresi. Ayet: 20)

 لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ

“Herhalde ona şiddetli bir azap ile azap ederim, veya onu boğazlarım, yahut bana apaçık bir delil getirir. -(Neml Suresi. Ayet: 21)

 فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

“Derken -Hüdhüd- çok geçmeden -geldi de- dedi: Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Seb'edan muhakkak bir haber ile geldim. -(Neml Suresi. Ayet: 22)

 

 إِنِّي وَجَدتُّ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

“Muhakkak ben, bir kadın buldum ki, onlara hükümdarlık ediyor, ve kendisine her şeyden verilmiş ve onun için pek büyük bir taht da var. -(Neml Suresi. Ayet: 23)

 

 وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

”Onun ve kavminin Allah'tan başka güneşe secde ettiklerini gördüm ve şeytan onlara amellerini süslemiş, artık onları yoldan saptırmış, binaenaleyh onlar hidayete eremezler. -(Neml Suresi. Ayet:24)

 

   أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

“Allah'a secde etmemeleri için -böyle yapmış- o Allah'a, ki göklerdeki ve yerdeki her gizliyi -meydana- çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir. -(Neml Suresi. Ayet:25)

 

 اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

” Allah, o büyük arşın Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur. -(Neml Suresi. Ayet: 26)

قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

” Hz. Süleyman Hüdhüd'e dedi ki: Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mı oldun?. -(Neml Suresi. Ayet: 27).

 اذْهَب بِّكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

“Şu mektubumu götür, hemen onlara bırak, sonra onlardan çekil de bak ki, ne yapacaklar?. -(Neml Suresi. Ayet: 28)

 قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ

“Hükümdar olan kadın- dedi ki: Ey ileri gelenler: Şüphe yok ki bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. -(Neml Suresi. Ayet: 29)

 إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

“O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan Allah'ın ismiyle" -başlanarak yazılmıştır.-(Neml Suresi. Ayet: 30)

 

Sayın Hulusi! Buraya kadar göklerde yaşayanlarla ilgili ayetleri gördük. Ayrıca Şuursuz zannettiğiniz “Hüdhüd” kuşundaki üstün imanı ve Allah’ı yüce sıfatlarıyla tarif etmedeki ifade kudretini  ve yine; şeytanın hileleriyle  Yemendeki Saba Melikesi ( kraliçesi) “Belkıs”ın milletinin güneşe tapmalarını onlara hoş gösterdiği şeklindeki konuşma kabiliyetini gördükten sonra nasıl insandan cinden başka şuur sahibi yoktur diyebilir ve bu yanlış ,eksik bilgilerinizi inançlı insanlara kabul ettirmeye çalışırsınız ?

Şimdi cansız zannedilen ; dağlar ve kayalarla ilgili ayetleri okuyalım:

 

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

“Onu -onun hükmünü- derhal Süleyman'a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik, ve Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Ve -bunları- yapanlar olduk.”(Enbiya Suresi. Ayet : 79)

 

  ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

”Sonra onun ardından kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan asla gâfil değildir. (Bakara Suresi. Ayet: 74)   

 

   لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

”Eğer bu Kur'anı bir dağ üzerine indirmiş olsa idik; elbette onu Allah'ın korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün ve biz o misâlleri insanlar için veriyoruz, tâ ki, düşünüversinler.”(Haşr Suresi. Ayet : 21)

Sayın Hulusi, gördüğünüz gibi dağlar, taşlar ve  kuşlar da, Allah’tan (c.c.) korkuyorlar ve O’nu  tesbih ediyorlar. Ve de zan ve iddia ettiğiniz gibi, katiyyen  şuursuz değiller.

MELEK VE RUH HAKKINDA

 

A. Hulusi Diyor Ki;

 

Ruh gerek Hazreti Rasulullah Aleyhisselam’ın olsun, gerekse bütün insanların olsun, biyolojik - hücresel bedenleri varolmadan önce “ RUH” bedenleri mevcut değildir!...

Yani, önce belli bir mekanda insanların ruhları yaratılmış, sonra da bu ruhlar peyderpey dünyada ana rahimlerinde oluşan bedenlerin içine gönderilmiştir, görüşü tamamıyla yanlıştır!... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:72)

 

 

RUH NEDİR :

Önce ruh ile ilgili âyetleri sonra da hadisi şerifleri okuyarak konunun izahına gidelim:

 

Âyet: 1

 

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً  

“Sana ruhtan sorarlar, deki; “Ruh Rabb’imin emrindendir size ilimden pek az bir şey verilmiştir.” ( İsra sûresi âyet: 85)

Âyet: 2

 ¤  إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ

 “Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.”(Sad Suresi. Ayet:71)

 

Âyet: 3

 فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

“Onu biçimlendirip Ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.” (Sâd sûresi ayet:72)

 

Ayet: 4

  وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

 

¤“İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona (İsa için) ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi. (Tahrim Suresi.Ayet: 12)

 

Âyet: 5

 

  لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا

 “Sonra onun neslini bir özden, (Ana rahminde) hakir bir su (Sperma)dan yaptı. Sonra ona biçim verdi, ona “kendi Ruhun”dan üfledi. Ve sizin için kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.”(Ahzâb sûresi âyet:8-9)

Değerli okurlarım! Hiç uzağa gitmeden, okuduğumuz Sâd Sûresi’nin 72 nci, Tahrim suresinin 12 nci, Ahzâb Sûresinin sekiz ve dokuzuncu âyetlerinde, ana rahmindeki bebek şekillenince, Allah tarafından ruh üflendiği  apaçık bildirilmektedir.. İleride İbni Mesûd tarafından nakledilip, Buhari ve Müslim gibi iki sahih hadis kitabında bildirilen, âyetleri açıklayıcı mahiyetteki hadisi şerifte de göreceğimiz gibi; ana rahminde ceninin azaları Allah  (c.c.) tarafından tamamlandıktan sonra, Allah (c.c.) ona“Ruhundan üfler.” Onda insanî hayat başlar. Burası çok mühim! Allah  (c.c.) Ruhu kendine nisbet ederek “ Ona kendi ruhun”dan üfledi” buyuruyor. Kimse bu ruhu Allah’dan (c.c.) ayırmaya çalışmasın, çünkü yine Allah’a  (c.c.) döneceğiz.

Hiç kimsenin yorumuna muhtaç olmasın diye âyetin mealini tekrar alıyorum. “Sonra O’nun  (Adem’in) neslini  bir özden (Ana Rahminde) hakir bir su (Sperma)dan yaptı. Sonra O’na biçim verdi. O’na kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak(lar) gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz?

Bu âyet, Ahmet Hulusi ve onun gibi düşünenlerin görüşünün ne kadar asılsız ve gerçeğe aykırı olduğunu göstermiş bulunmaktadır. Ahmet Hulusi,   Hz. Abdulkadir Geylani’den iddiasına delil olacak bir satır bile almadan ona iftira ettiği gibi; İmamı Gazali’nin ; Ruhun kadim (Bedenlerden önce geçmişte var olduğuna) olduğuna dair bir delil yoktur” sözünün arasına ; gördüğünüz gibi bir parantez açarak : (bedenlerden önce geçmişte var olduğuna  dair bir delil yoktur.) şekline getirerek kendi fikrini ilave etmiş ve kendi fikrini, İmamı Gazali’ye mal etmek istemiştir.

Halbuki ; “Kadim” kelimesi insanlar veya herhangi bir şey için kullanılırsa , öncelik manasını taşır, önce demektir. Fakat konu olan Kadim kelimesi Allah’a (c.c.) nisbet edilirse , bu defa EZELİ yani başlangıcı olmayan manasına gelir. Ruh da “Ruhullah,” yani Allah (c.c.) ruhundan üfledi ifadesinden yola çıkılarak acaba Adem’e üflenen ve Ana rahminde her bebeğe üflenen ruh  Allah’ın (c.c.) olduğuna göre,  o da,  Allah (c.c.)gibi  EZELİ mi? Yoksa sonradan mı yaratıldı.? gibi sorular konusunda; Ruh’un Allah (c.c.) gibi ezeli olmadığını bildirmek için  İmam Gazali “ Ruh   kadim değil” demiştir. Ki, doğrusu da budur. Çünkü Ruhlar da, Allah tarafından herhangi bir zamanda yaratılmış olup, ruhlar aleminde yaşamaktadırlar, ancak sırası gelenler, görevli melekler tarafından ana rahmindeki bebeklere üflenmektedirler.   

 

Bu “KADİM” kelimesi iyice anlaşılsın ve Ahmet Hulusi’nin yanılgısı ortaya çıksın diye ; eski müderrislerden ve  8 ciltlik  İstilâhatı Fıkhiyye Kamusu ve  ayrıca 8 ciltlik Kur’an ‘ı Kerim Tefsiri ve birçok hadis  kitabına ilaveten onlarca yıldır evlerimizi dolduran “Büyük İslam İlmihali” isimli kitapların sahibi Eski İstanbul müftümüz ve eski Diyanet İşleri Başkanımız olan; sayın Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın  Kadim”kelimesini açıklayan sözlerini buraya alıyorum

KADİM:

Kadim: Ezeliyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana  “kadim”denir. Sonradan meydana gelene de “Hadis”denir. Allah Teala Kıdem sıfatıyla vasıflanmıştır. Çünkü  Allah Ezelidir, Kadimdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine yüce Allah’ın Ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahip sayılmaz.

Allah Kadimdir  , sonradan var olan şey Allah olamaz. Yüce Allah’dan başka ne varsa, bunların hepsi Hadis’tir. (Sonradan olmuşlardır) . Bunlar Allah’ın kudretiyle yaratılmışlardır. Artık şüphe yoktur ki, yaratılanlar yaratana mahsus “ Kadim “ sıfatını taşıyamazlar. O’nun ezeli varlığı ile beraber hiçbir şey yoktu, alemler sonradan yaratılmıştır.

Burada sayın Hüseyin Hatemi’ ye de cevap verdikten sonra tekrar Ahmet Hulusi  ile devam edeceğiz.

 

HÜSEYİN HATEMİ’NİN RUHLAR HAKKINDA YANLIŞ GÖRÜŞÜ

Burada ikinci bir iddiaya geliyoruz:

 

Bu ruhları Allah (c.c.) ne vakit yarattı? O bedenle beraber mi yoksa bedenler yaratılmadan daha önceki zamanlarda mı yaratıldı.?

Sayın Hüseyin Hatemi, tahminen 1998 yılında, TGRT de, Reenkarnasyon konulu, Prof. Orhan Karmış beyin yaptığı bir programa telefonla katıldığında:

 

“Ruhlar önceden yoktu, dolayısıyla evvelce var olan bir ruhun üflenmesi söz konusu değildir. Biz bunu kabul edersek Reenkarnasyonu kabul etmiş oluruz. Halbuki Reenkarnasyonu kabul etmek küfürdür .” demişti.

 

Sayın Ahmet Hulusi ve Sayın Hüseyin Hatemi’nin dikkatlerine!

Ruhların önceden yaratılmış olduklarını açıklayan âyetler ve hadisler:

 

 Âyet-1

 

   يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

 “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün: Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisa sûresi âyet:171)

 

 

Âyet-2:

 

   وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

“Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.” (Ahzap sûresi âyet: 7)

Âyet: 3

 

  وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ

“Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.” (Âl-i İmran Sûresi âyet: 81)

Değerli okurlarım! Şu yukarıda geçen üç âyetin manasını lütfen tekrar okuyunuz ! Birinci ve ikinci âyette geçen; en son gelecek Resûl, yani Peygamberimizin geleceğini haber vererek, en baştan ona inanmaları ve dünyaya gelip peygamberlik görevine başladıkları zaman, kendi ümmetlerine bildirmeleri için : Daha insanlar yaratılmadan, peygamberler dünyaya gelmeden , toplu halde alınan söz, ruhlar aleminde alınmadıysa nerede ve ne zaman alındı? Yoksa peygamberleri (a.s) topluca dünyada yaratıp söz aldıktan sonra, yeniden dünyaya gelecekleri zamana kadar öldürdü de, sıraları geldiğinde tekrar mı diriltecek? Sayın Hatemi, asıl bu reenkarnasyon olmaz mı? Elbette ki böyle bir şey yoktur. Üçüncü âyette görüldüğü ve aşağıdaki hadislerde de görüleceği gibi Ruhlar bedenlerden önce yaratılmışlar, ruhlar aleminde yaşamaktadırlar. Sırası  gelenler dünyaya geçici olarak imtihan için, bedenleriyle yaşamak üzere gelmektedirler. Ölünce de hesap vermek üzere Allah’a döneceklerdir.

Âyet: 4

 

  وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ

“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” (A’raf sûresi âyet:172)

 

Sayın Hulusi! Sizin iddia ettiğiniz gibi “bebeğin ana rahminde 120 nci  gününden itibaren beyin fonksiyonu çalışıp kendi ruhunu üretiyorsa: Daha ana rahmine düşmeden; Allah (c.c.) tarafından ademoğlunun belinden çıkartılarak: bütün zürriyetlere topluca; ”Elestü bi Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)”( diye sorduğunda:Topluca hep birden  “kalu  Bela” (evet Rabbimizsin ) dediler. İstisnasız tüm insanlara topluca bir anda yapılan bu sözleşmede cevap verenler,  ruhlar değilse nelerdi ve neredeydiler!

ŞİMDİ RUHLARLA İLGİLİ HADİSİ ŞERİFLERE GELELİM

Hadis: 1

“Elestü Bi Rabbiküm âyetinin tefsiri ile ilgili olarak peygamber Efendimiz’ de (s.a.s) ve İbn’i Abbas’ın rivâyet ettikleri bir sahih hadis bize kadar gelerek;  Hz. Adem’in sırtından bütün zürriyeti zerreler şeklinde çıkarıldığı açıklanmıştır.” (Risaleyi Hamidiye S.342)

 

Hadis: 2

“Ruhlar toplanmış cemaatlar (gibidir) onlardan birbirleriyle (önceden) tanışanlar kaynaşır tanışmayanlar ayrılırlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud Kü.Sitte C.10 S.145)

 

Açıklama:

 

Hadisteki tearüf, birbirlerini tanımak demektir. Öyleyse, bedenlere girmezden önce birbirlerini tanımış olanlar, beden giydikten sonrada bir araya gelirler, iyiler iyiler hizbini, kötüler de şerirler hizbini meydana getirir. Önceden tanışmayan ruhlar beden giydikten sonra dünyada bir araya gelecek olsalar kaynaşamazlar.

Bu hadisi, Nevevi: “Ruhlar, ‘toplanmış cemaatler’ veya ‘muhtelif nevler’ şeklindedir” diye anlar. Tanışmaları için de: “Ruhları yaratırken hepsinin fıtratına koyduğu müşterek bir hassa sebebiyledir.” Bazıları: “Ruhların sıfatlarının ve ahlaklarının uygunluk içinde yaratılmış olmaları sebebiyle tanışıp kaynaştıklarını” söylemiştir. Bazı alimler de: “Ruhlar toplu olarak yaratıldılar, sonra bedenlerine taksim edildiler, tabiatı birbirine uyanların kaynaştıklarını, tabiatları birbirine uzak olanların birbirlerinden nefret edip muhalefetle dağıldıklarını” söylemiştir.” (Kü.Sitte C.10 S.145)

 

 

Hadis: 3

İbn’i Mesud (r.a)den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Resulullah (s.a.s)’ ki doğru söyler, sözü tasdik olunur.’ Bize şöyle buyurdu:

“Her birinizin maye-i hilkati, ana rahminde (nutfe) olarak kırk gün toplanır. Sonra o maddeler, o kadar zaman içinde bir kan pıhtısı olur. Sonra yine o kadar zaman içinde (muzga) et parçası olur. Ondan sonra da Allah bir melek gönderir, o muzgaya Ruh üfler ve şu dört kelimeyi, yani; rızkını, ecelini, amelini ve şaki (kafir) mi yoksa said (salih) mi olacağını yazmasını emreder.” (Buhari, Müslim: Rz. Salihin C.1 S.433)

 

Hadis: 4 

Ebu Hureyre’den(r.a.) “Ey Allah’ın Resulü ! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu?

Şöyle cevap verdi.

Hz. Adem ruhla ceset arasında iken!”(Tirmizi)

 

Açıklama:

 

Ulemanın açıklamasına göre, burada Resûlullah (s.a.s.) şöyle demek istemektedir:”Hz. Adem yeryüzüne sûret olarak atılmış, henüz ceset giymemiş bir halde iken Peygamberlik vacib oldu.” Yani, ”Hz. Adem’in ruhu , henüz cesedine girmemiş iken ...”

Ahmed İbnu Hanbel’in Müsnedde, Buhari’nin, el-Tarihu-l Kebir’de, Ebu Nu’aym’ın  ed-Delâil’de ve diğer birçok alimlerce tahric edilen  ve Hakim tarafından sahih olduğu tasrih edilen bir hadis şöyledir:

 

“Ben yaratılışta  Peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusuyum.”... (Kü.Sitte c.12.s.402-403)

 

Bu son hadiste de görüldüğü gibi , Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s) ruhlar aleminde Allah’ın bildiği, bizim bilemediğimiz kadar, uzun zamanlar  peygamberlere özel, ruhlar aleminde yaşamış, dünyayı ondan sonra  şereflendirmiştir. Bu konu da böylece son bulmuş oldu. Hüseyin Hatemi ve Ahmet Hulusi’nin zannettiği gibi Ruhların bedenlerden sonra yaratılmış olmadığı anlaşıldı.

Buraya İmam’ı Gazali’nin “KİMYAYI SAADET” kitabından da bir bölüm alıyorum.

İMAMI GAZALİ RUHUN HAKİKATI HAKKINDA DİYOR Kİ;

“Baş gözü ile görülen her şey bu alemden olup, alem-i şehadet denir, Kalbin yani RUH’un hakikatı bu alemden değildir. Bu aleme garip olarak gelmiştir. Yolcu gibi gelmiştir. Görünen et parçası yürek, onun taşıyıcısı ve aletidir. Bedenin bütün uzuvları, onun askeridir. Bütün bedenin padişahı odur. Allah’ü Teala’yı tanımak O’nun cemalini müşahede etmek onun sıfatıdır. Teklif ona olmaktadır. Hitab onadır. İtab ve ikab onadır. Asıl saadet    ve şekavet onun içindir. Beden, bütün bunlarda ona uymaktadır. Onun hakikatını bilmek, sıfatlarını tanımak, Allah’ü Teala’yı tanımanın bilmenin anahtarıdır. Onu bilmeye çok uğraş ki, o çok aziz bir cevherdir. Onun asıl madeni, Allah Teala hazretleridir. Oradan gelmiştir, tekrar oraya dönecektir. Buraya gurbete gelmiştir.” (Kimyayı Saadet İ.Gazeli.s.18.Bedir Yayınevi)

 

Ahmet Hulusi, “Dini Yanlış Algılama”  isimli kitabında ve “Reenkarnasyon”  isimli risalesinde, İmam Gazali’nin de: “Ruhların: ana rahminde beyin tarafından üretildiğini”yazmaktaydı. Yukarıda okuduğunuz gibi İmamı Gazali; Ruhların Allah’dan geldiğini ve yine Allah’a döneceğini bildirmektedir. Böylece bu iftira da aydınlığa kavuşmuş ve İmamı Gazali hazretlerinin de gerçek görüşü anlaşılmıştır.   

Başka bir konuya geçmeden önce ruhlar hakkında genel bilgi için; diğer ruhlarla ilgili bazı âyetleri alıyorum. Ruhların mahiyetini ancak Allah bilir.

 

İşte âyetler:

 

Âyet: 1

 

  وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ أَفَكُلَّمَا جَاءكُمْ رَسُولٌ بِمَا لاَ تَهْوَى أَنفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرِيقاً كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقاً تَقْتُلُونَ

“Meryem oğlu İsa’ ya da açık mucizeler verdik, onu Ruh’ul Kudüs ile teyid ettik.” (Bakara sûresi âyet: 87)

 

Âyet: 2

 

  يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

 

“İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve Allah’tan gelen bir Ruh’tur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Allah üçtür demeyin.” (Nisa sûresi âyet:171)

 

Âyet: 3

 

  يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ

“Melekleri kullarından dilediğine, emrinden olan Ruh (vahiy) ile indirir. (İnsanları); “Benden başka İlah yoktur, Benden korkun diye uyarın!” (Nahl sûresi âyet: 2)

 

Âyet: 4

 

فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

  قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا

  قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا

“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti, biz de Ruhumuzu (Cebrail’i) ona gönderdik. (O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü. Dedi ki, “Ben senden çok esirgeyene sığınırım, eğer korkuyorsan.” Ruh, “ben, dedi sadece Rabb’inin elçisiyim; sana tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim)” ( Meryem sûresi âyet: 17-19)

 

Âyet: 5

   ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ

“Dereceleri yükselten arşın sahibi emrinden olan Ruh’u kullarından dilediğine indirir ki, buluşma gününe karşı (insanları) uyarsın.”( Mü’min sûresi âyet: 15)

 

Âyet: 6

 فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir Ruh ile desteklemiştir... Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklar. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbidir. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olan Allah’ın tarafında olanlardır .”  ( Mücadele sûresi âyet: 22)

 

Âyet: 7

 تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

“Melekler ve Ruh, mikdarı ellibin yıl süren bir günde, O’ na yükselir.” ( Mearic sûresi âyet: 4)

 

Âyet: 8

 نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“(Ey Resulüm) işte böyle, sana emrimizden bir Ruh vahyettik.” ( Şûra sûresi âyet: 52)

 

Yukarıdaki âyetlerde: Diğer RUH’ların çeşitli  görevler  ve manalar aldıklarını görmüş olduk. En doğrusunu Allah bilir, bir de bildirdikleri bilir.

 

Bu bölümde: Ruh ile ilgili mutasavvıfların görüşünü içeren; Sülemi Tefsiri’nden bir parça alıyorum:

RUH VE NEFİS

Ruh ve nefis hakkında mutasavvıfların umumi görüşleri şöyle özetlenebilir:

İnsan ruhu maddeden mücerred iken çok yüksek bir cevherdi. Buna nefsi natıka da  denilir. Bu nefs’i natıka, madde ile birleşince, yedi perde ile asli haletinden yedi perde ile perdelenmiş oldu. İşte nefs’i natıka üzerine çekilen bu perdelerin her biri nefs’in, bir mertebesi addedilerek, yedi mertebe tesbit edildi.

Nefs’in mertebeleri şunlardır: Nefs’i Emmare, Nefs’i Levvame, Nefs’i Mülhime, Nefs’i Mutmainne, Nefs’i Zekiyye, Nefs’i Radiye, Nefs’i Mardiyye. Bu isimler Kur!an’da vardır. Yalnız Nefs’i Mülhime ile Nefs’i Zekiyye tabirleri  sarahaten değil de; zımnen âyetten çıkarılabilir, “Kad eflaha men tezekka” âyetinde Nefs’i Zekiyye; “Feelhemaha fucureha ve takvaha” âyetinden Mülhime.

Şu halde mücerred ruh’un tam yedi perde ile perdelenmiş şekli, Nefs’i Emmare, bu perdelerden birinin kalkmasıyla Nefs’i Levvame,ikisinin kalkmasıyla Nefs’i Mutmainne, dördünün kalkmasıyla Nefs’i Zekiyye, beşinin kalkmasıyla Nefs’i Radiye, altısının kalkmasıyla Nefs’i Mardiye meydana çıkar.

Ruh’da bulunan her perde kalktıkça , ruha asıl manevi alemden ışıklar sızar. “Ey mutmain olan nefs, razı ve marzı olarak Rabb’ine dön”âyeti nefs’ten nefs’e   terakki ve tekamülü ima etmiş bulunmaktadır. (Sülemi Tefsiri s.151-152)

 

NETİCE:      

Âyetlerde, Hadislerde ve diğer kaynaklarda görüldüğü gibi; Ahmet Hulusi ve Hüseyin Hatemi’nin ve o görüşte olanların: “Ruh’ların beyin tarafından üretildiği” veya Hüseyin Hatemi’nin dediği gibi ”Ruhlar  bedenlerden sonra yaratıldı.” seklindeki iddialarının hakikatle hiçbir ilişkisi yoktur. Âyeti kerime ve hadisi şeriflerde de bildirildiği gibi, ruhlar aleminde cemaatlar olarak yaşamakta iken sırası gelen ruh; ana rahmine görevli melek tarafından üfleniyor. Ölümünde de, yine görevli ölüm meleği tarafından vücuttan alınıp Allah’a döndürülüyor.  

A. HULUSİ’NİN ANLAMSIZ ÇİRKİN SÖZLERİ

 

Yukarıdaki Adına Evlendirme, Yargılama, Katletme!.

 

Ahmet Hulusi şöyle devam ediyor :

“İslâm dini” yerine; kapsamlı fevkalade daraltılmış ve bir kozaya dönüşmüş, yalnızca şekil ve tapınma dini diye anlaşılmış, gök Tanrıdan umut beklenen “ müslümanlık dini” ile daha nereye varılabilirdi ki. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.148)

 Anlayışı kıt o çoğunluğa göre... Hz. Muhammed (a.s.) sanki sirrus yıldızında oturmakta olan Tanrının, oradan tebliğ edilmek üzere emirlerini gönderdiği dünya üzerinde şeçilmiş postacısıdır!...

Tanrının aklına estiği gibi yolladığı fermanları, Cebrail adlı aracı kurumdan (!) alıp, insanlara tebliğ ile görevli adli tebliğ bürosu memuru sanki!.

Yukarıdaki ferman buyura; postacı tebliğ ede; biz kapı kulları da buyrukları tuta!.

Tutmayanları da kraldan kralcı yukarıdakinin kulları döve, öldüre, katlede; “ katli vacib” fermanı çıkara!.

Yukarıdaki adına evlendirme, yargılama, katletme!.

Sayın Hulusi, burada da her şeyi birbirine karıştırarak; sanki emirleri, yasakları, cezası, mükâfatı olmayan, bir Allah tasavvur ederek; her şeye karşı gelmiş olmuyor musunuz? Elbette ki en yüce Allah, emir ve yasaklarını, her türlü bildirilerini Cebrail isimli melek vasıtasıyla diğer peygamberlere olduğu gibi yüce peygamberimize de ulaştırmış, O yüce peygamber de, insanlara tebliğ etmiştir. Bazısı kabul edip mümin, bir kısmıda inkar ederek kafir olmuşlardır. Müminler imanları gereği Allah tarafından gönderilip, peygamberimiz efendimiz tarafından uygulanmak üzere bildirdikleri emirleri uygulamaktadırlar. Bunun alay konusu edilecek yadırganacak neresi vardır?

 

İşte Ayetler:

 

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُم مَّا وَرَاء ذَلِكُمْ أَن تَبْتَغُواْ بِأَمْوَالِكُم مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُم بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا {24}

 

“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (Nisa Sûresi âyet:24)

 

  وَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ مِنكُمْ طَوْلاً أَن يَنكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِن مِّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَانكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَن تَصْبِرُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa Sûresi âyet:25)

 

 

يُنفَوْاْ مِنَ الأَرْضِ ذَلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” ( Maide sûresi âyet: 33) 

 

  فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.” (Tevbe Sûresi âyet:5)

Yine saçma sözlerinize şöyle devam ediyorsunuz: 

 

Kısacası, yukarıdaki Tanrının yer yüzündeki gölgesi ya da hoparlörü olan bir peygamber!.

Ve, vehmiyle peygambere tabi olan çoğunluk!.

Tabi olacak ki, daha az azap çeksin gelecekte, cehennemden kurtulsun; zevk ve saadet içinde bir cennet yaşasın sonsuza dek!!!.

Sopa korkusu ve havuç beklentisiyle koşturanlar gibi...

Bir yandan bu korku ve ümitle yap denilenleri yapmağa çalışırlar olabildiğince; bir yandan da yukarıdaki görmez ya da takmaz diye olabildiğince yasakları delmeye ve bunun getirisi olan zevkleri yaşamaya çalışırlar...

 

Sorgulama, araştırma, tefekkür yoktur bunlarda!. Beyinlerden geçmez hiç “ neden-nasıl-niçin” türünden kelimeler!. Böyle buyurulmuş böyle olacak! Yapmıyorsan cehennemliksin; yaparsan cennetliksin!!!...

Neden cehennem, nasıl cennet, türünden soruların bırakın cevaplarını; bu soruları bile akıllarına getirmemişlerdir!... peygamber yukarıdakinden öyle almış ve hoparlör olarak bize iletmiş ya!. Gerisini koyver gitsin!.

Namaz kıl, demiş; günde beş defa yatıp kalkıyorum ya!... bunu ne amaçla mı yapıyorum? Bu önemli değil; önemli olan benim yalnızca bu hareketleri yapıp, anlamını bilmediğim sözcükleri tekrar etmem!. Ben madem yukarıdakinin buyruğunu tutuyorum; O da beni cennete sokacak!...

Sene de bir ay aç kalıyorum ya buyruğu üzere; kainatı yaratan nasıl benim aç kalmamdan yarar sağlıyorsa, elbette karşılığında da bana cenneti verecek!... ben peygamberini dinleyip fermanını yerine getiriyorum da O beni niye cennetine sokmasın?...

Hem ben bu kadar taşa- toprağa para harcayıp, din adına okullar- camiler yapıp, saraylar gibi süslüyorum Onun evlerini de, O bana cennette niye bir köşk vermesin ki? bu arada insanlar dinin ne olduğunu bilmiyormuş, sorularına cevap alamıyormuş; din anlayışı çağa hitap etmez hale gelmiş; onlara parasız hiç bir din bilgisi ulaşmıyormuş, bana ne!.

Tonlarla insan açlıktan ölecek hale gelmiş, ne umurum; yarattığı gibi kendisi düşünsün! Milyonlarla insan umurumda değil; ben elli –yüz çocuğa bina yapıp onları okutuyorum ya!. Bunun için yüz milyarlar harcıyorum ya!.

Elbette O da beni cennetine sokup yetmiş huri, yetmiş köşk verecek!...

Ve daha nice böylesine gökte Tanrı ve hoparlörü- postacısı peygamber anlayışından kaynaklanan bakış açısıyla yapılan değerlendirmelerle oluşmuş müslümanlık anlayışı!.

Vehmin getirdiği, peygambere tabiiyet!.

Anlayışı kıtaların Tanrı-din ve peygamberi sistemi; ve buna dayalı yaşam düzenleri... (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.161-164)

 

Sayın Hulusi! Allah’a (c.c.), Peygamberimize ve inançlı insanlara bu yakıştırmaları nasıl yapabiliyorsunuz ? Bunu yaparken vicdanınız sızlamıyor mu? Bu deli saçması  yakıştırmalarınızın takdirini  önce  Allah’a (c.c.),  sonra okurlarıma  bırakıyorum. Sizden başka bu sözleri hiç kimse, hatta kafirler dahi kullanmamıştır, bunlar inananlara apaçık birer iftiradır. Aynen size iade olunur. Elbette bizleri yaratıp imtihan için dünya nimetleriyle  bizlere ikram eden Allah’ın (.c.c.) bazı emirleri yasakları olacak ahireti kazanmamız için yapmamız gerekli hükümleri; Cebrail vasıtasıyla resullerine, resuller vasıtasıyla da bizlere bildirecek, bizim imtihanımızı tamamladıktan sonra; ahiret hayatında karşılığını verecektir. Bundan  daha tabii ne olabilir? İşte yapmamızı emrettiği bazı hüküm ayetlerini ve kazananlara vadettiği cennetleri açıklayan ayetleri aşağıya alıyorum.

 

Âyetler :

 

  الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, Hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.” ( Maide sûresi âyet: 5) 

 

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِن كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَـكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Maide sûresi âyet:6) 

   وَلَقَدْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلاَةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنتُم بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ فَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ

“Andolsun ki Allah, İsrail oğullarından söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz) andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur.” ( Maide sûresi âyet: 12) 

 

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

  فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”  ( Maide sûresi âyet: 38-39)

 

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

¢7“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” ( Mümtehine sûresi âyet: 10) 

CENNET VARDIR

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ

(O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır “.(Rad suresi. Ayet: 23)

   سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ

“ (Melekler:) Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir! (derler).”(Rad suresi. Ayet: 24)

 وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ

“ (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.”(Vakıa suresi. Ayet: 10)

  أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ

“ İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır, (Vakıa suresi. Ayet: 11)

 فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

“ Naîm cennetlerinde.” (Vakıa suresi. Ayet: 12)

عَلَى سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ

 

“ Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,” (Vakıa suresi. Ayet: 15)

  مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ

“ Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.” (Vakıa suresi. Ayet: 16)

 

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ

“ Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;” (Vakıa suresi. Ayet: 17)

 

 بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ

“ Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.” (Vakıa suresi. Ayet: 18)

 

   لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ

“ Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.” (Vakıa suresi. Ayet: 19)

 

   وَفَاكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ

“ (Onlara) beğendikleri meyveler, “ (Vakıa suresi. Ayet: 20)

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ

“ Canlarının çektiği kuş etleri,” (Vakıa suresi. Ayet: 21)

 وَحُورٌ عِينٌ

“ İri gözlü hûriler, “ (Vakıa suresi. Ayet:22 )

 كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ

“ Saklı inciler gibi.” (Vakıa suresi. Ayet: 23)

 

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

  ادْخُلُوهَا بِسَلاَمٍ آمِنِينَ

  وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ

=6§“(Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.”

"Oraya emniyet ve selâmetle girin" (denilir, onlara).”

“Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar”  (Hicr Suresi.Âyet:45-47)

 كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ

 

“ İşte böyle. Bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hûrilerle evlendiririz. (Duhan Suresi Âyet:54)

 

 مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ

 

“ Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak"Onları,ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir:” (Tur Suresi.Âyet:20)

 

  مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ

§6¤“Müttakîlere vâdolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır...” ( Muhammed Suresi.Âyet:15)

CENNETTEKİ ŞARAP MECAZ MIŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

Cehennemin odunu da, kömürü de bizzat insandır, buyruğu ile; Allah cennetde hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir dimağın düşünemediği şeyler yarattı kulları için, hadisleri hep buna delalet etmektedir.

 

“ ONLARA RABLERİ TEMİZ BİR ŞARAP İÇİRİR.” (76/21)

Buyuruluyor, Rableri gerçek aşkı tadtırır onlara, demektir bu... Nasıl ki, bal iman ile, süt ilim ile – ki ilmi ledündür bu – su marifetullah ile tevil edilmekte ise...

Muhterem kişi bil ki, Kur’an’ın bir tefsiri vardır, bir de gerçek anlamı... Tefsir, çalışıp çabalama sonucu, kişinin uzun seneler sonunda elde ettiği ilim ile, zahir manasının genişletilmesi demektir. Gerçek anlamı ise, ancak Allah’ın indinden ilim ihsan ettiği RASİH kişiler tarafından bilinir... ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S: 27)

Sayın Hulusi! Şu ayeti kerimeleri iyice anlayarak bir okuyunuz. Bu ayetlerin neresinde mecaz var. Öyleyse: Nimet olarak cennetteki her şeye; üzüme, hurmaya, dalbastı kiraza, nehirlere, hurilere ve her şeye, mecaz diyeceksiniz! Cennette geriye ne kalıyor!

 

İşte Ayetler :

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا

“(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur “ ( İnsan Suresi. Ayet: 14)

 وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِآنِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا

“ Yanlarında gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır “ ( İnsan Suresi. Ayet: 15).

 قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا

“ Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.” ( İnsan Suresi. Ayet: 16)

وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا

“ Onlara orada bir kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.” ( İnsan Suresi. Ayet: 17)

 عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا

“ (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebîl denir.” ( İnsan Suresi. Ayet: 18)

 

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا

“ O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.” ( İnsan Suresi. Ayet: 19)

 وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا

“ Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.” ( İnsan Suresi. Ayet: 20)

 

 عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

“ Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir şarap  ( içki) içirir. ( İnsan Suresi. Ayet: 21)

 إِنَّ هَذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاء وَكَانَ سَعْيُكُم مَّشْكُورًا

“ (Onlara şöyle denir:) Bu, sizin için bir mükâfattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.” ( İnsan Suresi. Ayet: 22)

 فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ

“Yüce bir cennettedirler.” (Ğaşiye Suresi ayet: 10)

 لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً

“Orada boş bir söz işitmezler.” (Ğaşiye Suresi ayet: 11)

فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ

“ Orada (cennette) devamlı akan bir pınar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 12)

 

فِيهَا سُرُرٌ مَّرْفُوعَة

ٌ

“ Yükseltilmiş tahtlar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 13)

  وَأَكْوَابٌ مَّوْضُوعَةٌ

 

“Konulmuş kadehler,” (Ğaşiye Suresi ayet: 14)

 وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ

“Sıra sıra dizilmiş yastıklar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 15)

 وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ

“Serilmiş halılar vardır.” (Ğaşiye Suresi ayet: 16)

NAZİL – URUÇ  (İNİŞ – ÇIKIŞ)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

Allah adıyla, işaret edilenin “ veli” oluşunun, ne demek olduğu kavranmadan...

“ Sema” nın Kur'an’da pek çok yerde “ gök” anlamından ziyade “ boyut” anlamına olarak kullanılmakta olduğu değerlendirilmeden...

“ Nazil” olmanın, gökten dünya üzerine değil; birimin hakikatından bilincine doğru özden gelen bir akış olduğu idrak edilmeden...

“ Uruç” un, bilinçten, varlığın hakikatına doğru yapılan düşünsel bir yöneliş-yükseliş olduğunu hissetmeden...

Yalnız bir köşeye çekilip, sistemli bir şekilde düşünmeye başlayın!.

Milyarlarca galaksiyi içinde barındıran bu evreni, bir “nokta”  dan halk eden; ve indinde sayısız “ nokta” lar ve o “ nokta” ların her birinden sayısız evrenler yaratmış bulunan; ve dahi, her an bu işlevi devam eden “ Allah” adıyla işaret edileni; nasıl olurda sirrus yıldızında oturan bir Tanrı gibi düşünür ve O nun yer yüzünde hoparlör-postacı arası bir peygamberi olabileceğini kabul edersiniz?

Eğer hala böyle düşünüyorsanız, kozanızda mutluluklar dilerim sizlere!.

Yok eğer; artık böyle düşünmem mümkün değil; diyebiliyorsanız...

O zaman “ Allah resulü ve nebisi Muhammed Mustafa” isimli “ oku” nması gereken ve hala “ oku” nmamış gibi olarak rafta bulunan “ kitap” ı, bu güne kadar ki tüm değer yargılarınızı bir yana bırakarak, yeniden elinize alınız!. (Anlayışı kıtlara: sayfaları ve cildi olan kağıttan mamül bir kitaptan söz etmiyorum!.) (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.166-168)

 

Kim “Allah”a ermişse, afaktan-dıştan değil, varlığından, özünden, derunundan, hakikatından ermiş; bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayal; varlığı “ yok” tan ibarettir; yalnızca var olan “ Allah” adıyla işaret edilendir!.

 

Sayın Hulusi! Kur’an’da geçen “Nazil” “İnzal” ve “Uruc” kelimelerini yanlış manalara tevil ederek gerçek manasına zıd bir şekilde yorumlayarak; asıl manalarını  çürütmeye  çalışırken: Kur’an’ın açık ayetlerini tahrif etmiş, bozmuş olmuyor musunuz?  Zaten 161  inci sayfanın son satırında “Cebrail” kelimesinin sonuna parentez içinde ünlem işaretini  koyarak istihza ediyorsunuz! Cebrail (a.s.)’ın varlığına,  bütün Peygamberlere a.s. vahiy getirdiği gibi, Peygamber Efendimize de vahiy getirdiğine inanmıyor musunuz? İnanmıyorsanız bunu açıkça yazmaya korkuyor musunuz? İşte gerçeği açıklayan âyetler:

Âyet-1.:

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ

 

 الْغَفُورُ  

“Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor ve gökten ne iniyor ve onda ne yükseliyor, hepsini de bilir, ve o râhimdir, gafurdur.”(Sebe Suresi. Ayet: 2)

 

   هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

 

“ O, o -zat- dır ki: Gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva buyurdu. Yerde dahil olan şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semadan iniveren şeyi, ve onda yükselen şeyi bilir. Ve O, her nerede olsanız sizinle beraberdir. Ve Allah, ne işlediğinizi hakkıyle görücüdür.” (Hadid Suresi.ayet: 4)

 

 حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ

“ Adil kimseler olduğunuz. Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde -o fenalıklardan kaçınınız- ve her kim Allah'a ortak koşarsa artık o sanki gökten düşmüşte kendisini kuşlar kapışmıştır veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir, gibi bulunur .” (Hac Sures. Ayet:31)

 

 وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

 

“ Ve göklerde ve yerde kim varsa ve gölgeleri de sabah ve akşam vakitleri ister istemez Allah Teâlâ'ya secde eder.” (Rad Suresi. Ayet 15)

 

 إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ

  وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ

  لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

  تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ

  سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

 

 

“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde inzal ettik (indirdik.)”

“Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.”

“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.”

“O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar” (Kadir Sûresi âyet:1-5)

 

Âyet –2:

 

  قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

  مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ

 

De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o inzal etmiş (indirmiş)tir.

“Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.”  (Bakara Sûresi âyet : 97-98)

 

İnzal kelimesinin “inmek” manasına geldiğini ayetlerden öğrendikten sonra; “Uruc”  kelimesinin manasını yine Kur’an’dan öğrenelim:

 يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ

“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine  uruc eder. çıkar. (Secde Sûresi âyet: 5)

 

  وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.” (Sebe Sûresi âyet:12)

 

الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

  لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ 

  يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ın üzerine istivâ edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerde olanı bilir.” (Hadid Sûresi âyet:4-6)

 

Görüldüğü gibi ,yerin ve göklerin mülkü O’nun yani Allah’ın c.c. dır. Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi , her zerrede, zatıyla, sıfatıyla ve isimleriyle yalnız Allah (c.c.)   vardır. O’ndan başka hiçbir şey yoktur diyerek, her şeyi Allah (c.c.) bilirsen; zerreler adedince Allah (c.c.) olacağından ,en büyük şirke siz düşmüş olursunuz. Ve zerreler adedince Allah (c.c.) icad etmiş duruma düşmez misiniz ?

Allah (c.c.) ancak: İlim ,hikmet kudret ve her türlü tecellisiyle her zerreyi kuşatmaktadır. Her an her zerrenin doğuşları ve ölüşleri devam etmektedir. Bizlere şah damarımızdan daha yakındır. Kalbimizle bizim aramızda O vardır.. O dilemezse biz dileyemeyiz. O müsaade etmezse biz iman edemeyiz.

 

İşte Ayetler:

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ   

“Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.” (Yunus Suresi.Ayet: 100)

    وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi.Ayet:16)

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“ Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız..” (Enfal Surei.Ayet: 24)

RESULALLAH’A PEYGAMBER DENMEZMİŞ (!)

Tüm bunları yaşamış ve sonucunda, Allah resulü olarak tüm insanlara gereken bildirimi yapıp, ebedi saadete ermeleri için yol gösteren bir zat‘a, nasıl peygamber denilir; postacı ya da hoparlör gözüyle bakılır, aklınızı başınıza toplayın!...(Ahmet Hulusi.Dini Yanlış Algılama.Sayfa: 167)

 

Sayın Hulusi ! Yukarıdaki satırlarda :Resûlullah (s.a.s.) efendimize”Peygamber” denmesini hangi mantıkla kınıyorsunuz ? Yüzlerce yıldır Farscadan Osmanlıcaya, dolayısıyla Türkçemize ; Resûl ve Nebi karşılığı olarak girerek, Osmanlıca ve Türkçe lugat ve sözlüklerin   hepsine yerleşmiş ve milletimizce severek kullanılan bu güzel ismi reddetmekle vede inananların zihinlerini karıştırarak onları şüpheye düşürmekle ne kazanacaksınız?  

Okuyucularımızın şüphesi kalmasın diye; “Peygamber “kelimesinin  sözlük manalarını aşağıya alıyorum:

 

Sözlük –1:

Peygamber: is.Far.peygam-ber “mesaj taşıyıcı” Tanrı’nın buyruklarını bildiren, haber getiren kimse, yalvaç, elçi, resûl, nebi. ( Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük 2 S. 1182)

 

Sözlük –2:

Peygamber: İ. Far. 1. Vahiy yoluyla gelen Allah’ın emirlerini insanlara duyuran elçi, nebi, resûl 2. Haberci ( A.Salih Erüz, Kahraman Aklsakal.Şamil Yayınevi. Türkçe Sözlük S. 778)

 

Sözlük –3:

Peygamber: ( Peygamber) F. Allah’tan haber getiren. Allah’ı, ahireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. ( Bak: Mefhar-ı Kainat Muhammed (a.s.) Nübüvvet-Resûl) (Abdullah Yeğin,A.K.Badıllı.Hekimoğlu İsmail.İlham Çalım.. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat S.808)

 

Sözlük –4:

Peygamber: Farsça kökenli bir kelime olup “ Haberci”, “ Allah’tan haber getiren” demektir. Dilimizde bu kelimeyi “ elçi” sözü karşılar. “ Resûl” ve “ Nebi” kelimeleri de Arapça kökenli olup takribi olarak aynı anlamda kullanılmaktadırlar. Yalnız bu son iki kelime ( Resûl ve Nebi)’ nin ifade ettikleri mananın aynı olduğunu savunanlara karşılık, aralarda nüans ( ince bir fark) olduğuna dikkati çekenler de vardır. Buna göre “ Resûl”: Kendisine Allah tarafından kitap verilen, yeni ahkamla gelen ve bunu insanlara tebliğ eden kimsedir; “ Nebi” ise: Müstakil şeriatı olmayan ve kendinden önce gönderilmiş peygamberin ahkami ile amel eden ve bunu insanlara anlatan Allah elçisidir. ( Hikmet Yayımevi.İslami Bilgiler Ansiklopedisi: C.1.S.15)  

NEBİ VE RESULÜN YANLIŞ TARİFİ

Öte yandan...

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “veli” lere “ nebi” ; şeriat getirmeyip, insanaları hakikatlerinin gereğini yaşamaya davet edenlere “ resûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “ veli” denilmiştir...

“ Velayet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin hakikati olan “ Allah” adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.

“ Velayet” kemalatının dayandığı hakikatin, bir “ nebi” veya “ resûl” de “ tenezzül” hükmüyle açığa çıkan ilmine “ vahiy”; velayet kemalatının “ uruç” hükmüyle bir “ veli” de açığa çıkışına da “ ilham” denilir. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.179-180)

 

Sayın Hulusi! Burada da bin küsür yıldır gelen ilmi tariflere ters düşerek :Allah tarafından görevlendirilmiş olup kendisine kitap ve yeni şeriat verilmiş olan  velilere Nebi kendisine kitap verilmeyen fakat önceki kitap ve şeriatla halkı aydınlatan velilere Resûl diyorsunuz. Bunun böyle olmadığını azıcık ilmi olan herkes bilir.

KUR’AN’ IN MANASINI BİLMEDEN OKUMAK VE YALNIZ MEAL OKUMAK KUR’AN OKUMAK SAYILMAZMIŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Arap harfleriyle ( manasını bilmeden de olsa) kelimeleri okuyabilmek, günümüzde “ Kur'an okumak” zannedilmektedir... bazıları da, meal okumayı “ Kur'an okumak” diye yorumlamaktadır. Oysa bunlar, Kur'an “ oku” manın ön aşamalarıdır, ancak...

Bu tarz okuyuşlar, Kur'an’ı “ oku” mak sayılmaz kanaatimce!. “(Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.191)

 

Sayın Hulusi; Bu husustaki yanlışlarınızı da, inşeallah bu ayetleri  ve hadisleri okuduktan sonra düzeltirsiniz ! 

 

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

“Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” (Fatır Sûresi âyet: 29)

 

 

İlgili Hadis-i Şerifler:

 

Ebu Ümame Radıyallahü Anh’dan:

Resûl’i Ekrem (s.a.s):

“ Kur’an okuyunuz; zira Kur’an, okuyanlara, kıyamet gününde şefaatçı olarak gelir.” Buyurmuştur. (Müslim,  Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 995)

 

Nevvas B. Sem’an Radıyallahü Anh’dan:

Resûl-i Ekrem (s.a.s):

“ Kur’an ve onunla amel edenler mahşer yerine getirilirler. Bakara ile Al-i İmran sûreleri, kendilerini okuyup  amel eden kimseler hakkında birbirleriyle “ ben şehadet edeceğim.” Diye mücadele ederek ( o kimselerin ) önlerine gelirler.” Buyurmuştur. ( Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 996)

 

Osman B. Affan Radıyallahü Anh’dan:

Resûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz:

“ Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı öğrenen ve onu öğretendir.” Buyurdu ( Buhari, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 997)

Aişe Radıyallahü Anha’dan:

Peygamber (a.s.):

“ Kur’an okuyan ve bu hususta mahareti olan kimse, mukarreb meleklerle beraberdir. Kur’an-ı kekeleyip zorlukla okuyan kimseye iki kat ecir vardır.” Buyurmuştur ( Buhari ve Müslim Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 998)

 

Ebu Muse’l-Eş’ari Radıyallahü Anh’dan:

Resulullah (s.a.s):

“ Kur’an okuyan mü’min ütrücce ( ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da, taamı da hoşdur. Kur’an okumayan mü’min, hurma gibidir. Rayihası yok fakat tadı hoştur. Kur’an okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’an okumayan münafık, Ebu Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” Buyurmuştur ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 999)

 

Hz. Ömer Radıyallahü Anh’dan:

Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.):

“ Allah’ü Teala şu Kur’an’la ( amil olan) kavimleri yükseltir. Ve onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” Buyurmuşlardır. ( Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1000)

 

İbn-ü Ömer Radıyallahü Anhüma’dan:

Resûl’i Ekrem (s.a.s):

“ İki kimse gıpta edilmeye şayandır: Birisi Kur’an öğrenmiş olup onunla gece gündüz meşgul ve muktezası ile amil olandır. Diğeri de Allah’ın kendisine mal ihsan ettiği kimsedir ki, gece gündüz o malı Allah yoluna sarf eder.” Buyurmuştur ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1001)

Bera’b. Azib Radıyallahü Anhüma’dan:

Bir adam kehf sûresi’ni okuyordu ve yanında iki iple bağlanmış atı vardı. Bu adamın üzerine bir bulut geldi ve ona yaklaşmaya başladı. Atı da bundan ürktü. Sabah olunca o adam vak’ayı Resulullah (s.a.s.) arzetti. Peygamber (a.s.) “ O bulut Kur’an için inmiş bir sekinedir.” Buyurdu. ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1002)

 

İbn-ü Abbas Radıyallahü Anhüma’dan:

Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:

“ Kalbinde hiçbir âyet bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir.” Buyurmuştur.      ( Tirmizi,  Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1004)

 

Ebu Musa Radıyallahü Anh’dan:

Nebi ( s.a.s.) Efendimiz:

“ Şu Kur’an-ı her vakit tekrarlayınız. Muhammed’in nefsi, yed-i kudretinde olan Zat’a  yemin ederim ki, Kur’an’ın hafızadan kaçması, kösteklenmiş devenin kaçmasından daha şiddetlidir.” Buyurmuştur. ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1006)

 

İbnü Ömer Radıyallahü Anhüma’dan:

Resulallah (s.a.s.) Efendimiz:

“ Kur’an’ı hıfzeden kimse, kösteklenmiş deve sahibine benzer ki, onu sık sık yoklarsa elinde tutar; bırakıverirse kaçırır.” Buyurmuştur. ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1007)

Enes Radıyallahü Anh’dan:

Rivayete göre Resulallah (s.a.s.) Efendimiz:

“ Şüphe yok ki, bu mescidler yalnız Allah’ı zikretmek ve Kur’an okumak için te’sis edilmiştir.” ( Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi  Hadis: 1727)

 

 

İMANSIZ; ATEŞTE YANA YANA SONUNDA YANMAZ OLURMUŞ (!)

 

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“ İman” sahibi cehennemden geçer, fakat yanmaz!... “ yanma” olayı kesinlikle bilelim ki, “ imansızlıktan”dır!... “ yanma”, seni üzen, sıkan, bunaltan, yaşamından nefret ettiren; hemen kurtulmak istediğin, içinde bulunduğun “ hal”dir!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.211)

 

İman yaşantısı demek, kişinin idrak ettiği iman gerçeği istikametinde düşünüp, olayları ve yaşamı “ İman nuru” nun aydınlattığı şekilde değerlendirmesidir...

Kişi yaşamı ve olayları, ya “ İman nuru” ışığında değerlendirir ve “ radiyye” nefs noktasına ulaşır; ve imanlı bir kişi olarak en azından bu mertebede yaşar...

Ya da “ İman” yetersizliğinin getirdiği ateşte yana yana, sonunda yanmaz olur!...(Ahmet Hulusi. Dini Yanlış Algılama.s.214)

 

Sayın Hulisi, bu sözleriniz de, Allah’ın (c.c.) Kur’an’da bildirdiklerine ters düşmektedir.Yazıklar olsun!

İşte Ayetler:

 إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا

“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hakîmdir.” (Nisâ Sûresi âyet:56)

 

  هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

 

  يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ

 

  وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ

  كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

“Şu iki grup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir! Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir! Bir de onlar için demir kamçılar vardır! Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve: "Tadın bu yakıcı azabı!" (denilir).” (Hac Sûresi âyet:19-22)

 

    وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا

“Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.” ( İsra sûresi âyet: 97)

Sayın Hulusi, bu ayetlerden de habersiz olduğunuz anlaşılıyor. Bu kısmı bir daha okuyalım ! “onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar!” Böylece bu iddianızın da asılsız olduğu görülmüş oldu.

SENİ KİMSE YARGILAMAYACAKMIŞ; İBADET, TANRI’ NIN GÖNLÜNÜ HOŞ ETMEK İÇİN DEĞİL, SENİN GELİŞMEN İÇİNMİŞ (!)

İnsan, gittiği ortamda, yanında götürmediğinin eksikliğini duyacak; ve bunun sonucuna çok acı bir şekilde katlanacaktır!.

Dışardan biri onu yargılamayacak; o kendi yapmadıklarının sonucunu yaşayacaktır!.

Sistemde ve sistemin işlemesinde duyguya yer yoktur!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.234)

Aynı şekilde, ölüm ötesi yaşamın ihtiyaçlarından olan bedeni ibadetleri, çalışmalara da gereken önem ve değeri vermezsen, bununda sonuçlarına orada otomatik olarak yaşayacaksın...

Belki gökteki bir Tanrı seni cezalandırmayacak; ama gittiğin ortamda, çok kuvvetsiz olduğun için, o ortamın yaşam koşulları içinde perişan olacaksın!.

Bundan seni ne Ahmet Hulusi kurtarabilir; ne de bir başkası!.

Çünkü sen dünyada, şefaat olarak Allah resulünden gelip sana ulaşan ilmi, inkar anlamına gelen yaşam biçimini seçtin!.

Defalarca söyledik ve yazdık ki; “ salât” , “ oruç”, “ hac” ve diğer teklif edilenler, hep senin kendini geliştirmen içindir; yukarıdaki bir Tanrı’nın gönlünü alman için değil!. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.234-235)

Sayın Hulusi, şu gelecek ayeti kerimeleri gör de bak; işler sizin dediğinize hiç benziyor mu ?

 

İşte ayetler:

 وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” ( Kaf sûresi âyet: 19) 

 وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ

“Sûr'a üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür.” ( Kaf sûresi âyet: 20) 

 

  وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

“Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına gelecektir.” ( Meryem sûresi Ayet: 95)    

 

وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ

“Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir.” ( Kaf sûresi âyet: 21) 

 

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” ( Nisa sûresi âyet: 47) 

 

 الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

“O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (Yâsin sûresi âyet: 65)

 

   وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ

 

  وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

  وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ

 

“Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar! Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez. Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” ( Zümer sûresi âyet: 68-70)

 

 وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ

 

  وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

 

“O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen! Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır. ( Secde sûresi âyet: 12-13)

 

  حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ

  لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder; "Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”     ( Müminun sûresi 99-100)

 

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ

    أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ

  قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ

  رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ

  قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

“Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar. Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi? Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız. Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!  ( Müminun sûresi âyet: 104-108)

 

 

ALLAH’I (C.C.) RAZI ETMEKLE İLGİLİ ÂYET VE  HADİSİ ŞERİFLER

 

 وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ  

“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” (Bakara Sûresi âyet:207)

 

  وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir. (Bakara Sûresi âyet:265)

 

   لاَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

“Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa sûresi âyet:114)

 

 ¬b èî©Ï  åí©†¡Ûb  ¢‰b è¤ã üa b è¡n¤z m ¤å¡ß ô©Š¤v m ¥pb £ä u ¤á¢è Û6¤á¢è¢Ó¤†¡•  åî©Ó¡…b £–Ûa ¢É 1¤ä í ¢â¤ì í a ˆ¨ç ¢é¨£ÜÛa  4b Ó

¢áî©Ä È¤Ûa‹¤ì 1¤Ûa  Ù¡Û¨‡ 6¢é¤ä Ç a좙 ‰ ë ¤á¢è¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ a6¦† 2 a

“(Bu konuşmadan sonra) Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur

.

يَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَاللّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ

“ Rızanızı almak için size (gelip) Allah'a and içerler. Eğer mümin iseler Allah ve Resûlünü razı etmeleri daha doğrudur.” (Tevbe Sûresi âyet:62)

 

  وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”  (Tevbe Sûresi âyet:100)

 

لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا

“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.” (Fetih Sûresi âyet:18)

 

   لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

 “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele Sûresi âyet:22)

 

  يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

  ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً

  فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

  وَادْخُلِي جَنَّتِي

 

 “Ey huzura kavuşmuş insan!  Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl, Ve cennetime gir!” (Fecr Sûresi âyet:27-30)

 

    جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

 

 

“Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.” (Beyyine Sûresi âyet:8)

 

Ebu Hureyre Radıyallahü Anh’dan:

Resûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Allah’ü Teala, “ Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden bana daha sevimli bir amel ve ibadetle yaklaşamamıştır. Kulum bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık ben o kulumun işiteceği kulağı, göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum, ( fena şeyleri dinlemekten, fena şeylere bakmaktan, helal olmayan şeylere el uzatmaktan, fena yolda yürümekten onu korurum). Eğer benden bir şey dilerse, onu verir; bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim,” buyurdu. ( Buhari Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 387)

 

Ebu Hureyre Radıyallahü Anh’dan:

Nebi (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

Allah’ü Teala bir kulunu sevdiği vakit Cibril’e:

Allah filan’ı seviyor, onu sende sev, diye emreder. Cibril de onu sever ve ehl-i semaya: Allah filan’ı seviyor, sizde onu seviniz, diye seslenir. Bunun üzerine gök halkı o kimseyi severler. Sonra da yer yüzünde onun sevgisi kalplerde yerleşir. ( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 388)

 

 

A. Hulusi Diyor Ki;

HZ.MUHAMMED NEYİ OKUDU?

 “Beynin Algıladığı Evren

 

MELEK CEBRAİL :1

 

-“ HİÇ BİR  ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O’NU HAMDIYLA TESBİH EDER... FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ KAVRAYAMAZSINIZ!...” (17-44)

İşte bu canlı bilinçli katmanların varlıkları “ Din” terminolojisinde “ MELEK” diye adlandırılmıştır... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:76)

 

Sayın Hulusi; başka bir bölümde her şey ruhtur demiştiniz, yukarıda ise her şey melektir diyorsunuz. İnananları Haktan uzaklaştırmak için neden kendinizi bu kadar zorluyorsunuz? Her şeyin Allah’ı tesbih etmesi için melek olma zaruretini nerden çıkarıyorsunuz? Sizin de bildiğiniz gibi, en küçük zerre olan atomun, protonları ve elektronları çekirdeğin etrafında mevleviler gibi süratle dönerek Allah’ı zikretmiyor mu? Bunlara melek derseniz bu atomlardan meydana gelen insanlara ve tüm canlılara da melek dersiniz, zaten diyorsunuz. Bu nasıl anlayış!

Ahmet Hulusi diyor ki:

İşte Cebrail adlı “ MELEK” yapısını oluşturan “ ALİM”, “ BASİR”, “ FETTAH”,   “ HAKİM” ve “ MUHYİ” gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev ifa eden bir üst boyut bilincidir...

Ve görevi, seçilmiş kişileri “ SIKARAK” açmak; ve daha sonra da “ Allah’ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek” o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:77)

 

Sayın Hulusi “SIKARAK” açmak” diyorsunuz. Tek bir defaya mahsus olmak üzere Peygamberimiz Efendimizi sıkmıştır. Fakat o’ndan başka bir kimseyi sıktığına dair hiçbir delil gösteremezsiniz. Zaten böyle bir bilgi yoktur. Hep yapa geldiğiniz gibi bu da sizin bir yakıştırmanızdır. Bir deliliniz varsa yazsaydınız ya!

İşte Adem(a.s.) meleklerle imtihan olup onlara galip gelirken; Cebrail (a.s.) diğer meleklerin safında ve Hz.Adem’e secde eden meleklerle beraberdi.

Cebrail (a.s.) derken ilk akla gelen O’nun  vahiy getiren, Emin bir Resul, çok güçlü, çok şerefli  bir   elçi olduğunu ve bilhassa başlıca görevinin vahiy getirmek olduğunu unutarak, veyahut kasıtlı atlatarak, insanları sıkar derken hedefiniz nedir ? Burda da, ayetlere karşı tavır alır duruma düşmüyor musunuz? Ayrıca Hz. Cebrail’in görevi bir SIKMAKLA son bulmamış, yirmi üç sene boyunca; Kur’an-ı Kerim’i  Resulullah efendimizin kalbine O indirmiştir. Ayrıca her peygambere olduğu gibi sevgili peygamberimize de Allah’ın izniyle sürekli olarak yardımcı olmuştur.

 

İşte ayetler:

 قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

“ De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir”.(Bakara Suresi.ayet 97)

 

مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ

Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara Suresi.ayet 98)

 وَلَقَدْ أَنزَلْنَآ إِلَيْكَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَمَا يَكْفُرُ بِهَا إِلاَّ الْفَاسِقُونَ

“ Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder” (Bakara Suresi.ayet 99)

 رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ

“ Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir.”(Mumin Suresi.ayet 15)

عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى

“ Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti.(Necm Suresi.ayet 5)

  ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى

“ Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu  (Necm Suresi.ayet: 6)

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى

“Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. (Necm Suresi.ayet 18)

HERŞEY MELEKMİŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Mutlak manada kainatı meydana getiren ve kainat içinde yer alan her nesnenin, birimin orijinini teşkil eden ana yapının adıdır “ MELEK”

Evrende algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey bu “ melek” adı verilen yapıyla oluşmuştur...Yapıları tamamıyla “ NUR” ya da tasavvuf deyimiyle tamamıyla “ esma terkibidir”... ve bunun sonucu olarak da hepsi, yapılarının ve boyutlarının gerektirdiği ölçüde bilinç ve güç sahibidirler...

Evrende meydana gelen her şey ve her olay, bu “ bilinç+enerji” terkiplerinin yapısal oluşumları sonucudur...

İşte bütün bu evreni meydana getiren ve “ melek” ismiyle dinde tanıtılmış olan sayısız varlıklar – canlılar, ve onlardaki, türlü özellikler, “ FİİLLER ALEMİ” dediğimiz boyutu oluşturur..”. ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:91)

 

   Sayın Hulusi yukarda:  Mutlak manada kainatı meydana getiren ve kainat içinde yer alan her nesnenin, birimin orijinini teşkil eden ana yapının adıdır “ MELEK”

Evrende algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey bu “melek” adı verilen yapıyla oluşmuştur...”diyorsunuz başka bir bölümdeEvrendeki her şey ruhturdemiştiniz.

Burada da, her şey melektir diyorsunuz ! Bunu çocuk söylemez ! Çünkü melekler : Yemezler, içmezler, uyumazlar ve onlarda erkeklik dişilik olmaz; çiftleşmezler, doğurmazlar, yorulmazlar; halbuki bizim algıladığımız bütün canlılar ve biz insanlarda, cinlerde ; erkeklik dişilik vardır, çiftleşmek, yemek, içmek, doğmak, ölmek, uyumak ve yorulmak vardır. Siz nasıl bütün her şey melektir diyebiliyorsunuz? Halbuki melekler masumdur, günah işlemezler; yaratılışlarda bambaşkadırlar.

 

İşte ayetler ve hadisler:

 

    إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (Fussilet Suresi. Ayet: 30)

 

Sayın Hulusi !  Her şey melek ise ; insanların da melek olması gerekmez mi ? Öyle ise insanların üzerine yine insanlar mı iniyor (?)

نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ

 

“ Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet Suresi. Ayet: 31)

نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ

 

“Ğafûr ve Rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.” (Fussilet Suresi. Ayet: 32)

 

يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ

 

“Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile, "Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun" diye gönderir.”  (Nahl Suresi. Ayet: 2)

 

 فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

 

“ Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! “ (Sa’d Suresi. Ayet: 72)

 

 فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

“ Bütün melekler toptan secde ettiler.” ( Sad Suresi. Ayet: 73)

 

 إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِينَ

 

“ O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? “  (Al-i İmran Suresi. Ayet: 124)

 

 بَلَى إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَـذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِينَ

“ Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder." (Al-i İmran Suresi. Ayet: 125)

 

وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ

 

“ Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir. (Hakka Suresi. Ayet: 17)

 وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلاَئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَن يَشَاء وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي

 

 اللّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ

 

“ Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile tesbih eder. Melekler de O'nun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar, Allah hakkında mücâdele edip dururken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Ve O, azabı pek şiddetli olandır.”  (Ra’d Suresi ayet: 13)

 إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ

 

“ İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (Kaf Suresi.  Ayet: 17)

 

   وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ

“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var,” (İnfitar Suresi. Ayet:10)

   كِرَامًا كَاتِبِينَ

“Değerli yazıcılar var,” (İnfitar Suresi. Ayet:11)

 يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ

“Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler” (İnfitar Suresi. Ayet:12)

 

 تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ

 

اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

 

” Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Şura Suresi. Ayet: 5)

 

  إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرَّعْبَ

 

 فَاضْرِبُواْ فَوْقَ الأَعْنَاقِ وَاضْرِبُواْ مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ

 

“Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu.” (Enfal Suresi. Ayet: 12)

Sayın Hulusi şimdi biraz öz eleştiri yaparak; bu ayetleri birkaç kere daha okuyunuz. “Evrende algılayabildiğimiz her şey MELEK’tir” şeklindeki iddianızdan vaz geçiniz ve insanların zihinlerini karıştırarak günaha girmeyiniz..!

 

A. Hulusi Diyor Ki;

AHMET HULUSİ’NİN “YAKIYN” ANLAYIŞI

Niçin “ Bismirab”

 

-Va’bud rabbeke hatta ye’tiyekel YAKIYN! (15-99)

-Kulluk et RABBİNE, YAKIYN gelene kadar!

Şayet çeşitli meal ya da tercümelere bakacak olursanız...

“ YAKIYN” kelimesinin hep “ ÖLÜM” olarak dilimize çevrilmiş olduğunu görürsünüz... Halbuki, Cenab-ı Hakk dileseydi ve burada özellikle “ ölüm”ü kastedseydi, “ yakıyn” yerine “ mevt” kelimesini kullanırdı... Ki zaten pek çok yerde “ ölüm” kelimesinin karşılığı olarak Kur’an-ı Kerim’de “ mevt” kelimesi kullanılmıştır...

“ Mevt” kelimesinin dilimizdeki karşılığı “ ölüm”dür!..

Oysa “ÖLÜM”, “YAKIYN” türlerinden sadece biridir..(Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu s:86-87)

Sayın Hulusi;

 

-Va’bud rabbeke hatta ye’tiyekel YAKIYN! (15-99)

-Kulluk et RABBİNE, YAKIYN gelene kadar!   

 

Ayetindeki “YAKIYN” kelimesi “ölüm” değilse, haşa peygamberimiz efendimize ömrünün sonuna kadar hiç  YAKIYN” gelmedi, gerçeklere yakıynen eremedi mi ki ? ömrünün sonuna, vefatına kadar, bütün ibadetlerine ve namaza devam etti  ve son namazını Hz. Ebu Bekrin arkasında kıldı.  Bu nasıl mantık? Halbuki kimseye açılmamış olan “gayb’ın sırları” Allah (c.c.) tarafından  Peygamberimize açılmış , kıyamete kadar olacak olayları ve ahiret alemini; Cenneti ve Cehennemi; dolmadan evvel, dolmuş gibi, en son şekliyle göstermiştir.

İşte Hadisi şerifler:

 

ـ5150 ـ8ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ

إبْرَاهِيمَ يَرى أبَاهُ آزَرَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ الْغَبْرَةُ وَالْقَتَرَةُ. فَيَقُولُ لَهُ إبْرَاهِيمُ: ألَمْ أقُلْ لَكَ َ تُعْصِنِي. فَيَقُولُ لَهُ أبُوهُ: فَاليَوْمَ َ أعْصِيكَ. فَيَقُولُ إبْرَاهِيمُ: يَا رَبِّ ألَمْ تَعِدْنِي أنَّكَ َ تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ، فأىَّ خِزْيٍ أخْزَى مِن أبِي ا‘بْعَدِ. فَيَقُولُ اللّهُ: إنِّي حَرَّمْتُ الْجَنَّةَ عَلى الْكَافِرينَ. ثُمَّ يُقَالُ: يا إبْرَاهيمُ: مَا تَحْتَ رِجْلَيْكَ؟ فَيَنْظُرُ فإذَا هُوَ بِذيخٍ مُلْتَطِخٍ، فَيُؤْخَذُ بِقَوائِمِهِ، فَيُلْقَى في النَّارِ[. أخرجه البخاري.»القتَرةُ« غبرة معها سواد.و»الذِّيخُ« ذكر الضباع

 .

(5150)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Hz. İbrahim aleyhisselam, kıyamet günü, babası Azer'i [yüzü] üzerinde bir siyahlık ve toz toprak olduğu halde görür. Babasına:"Ben sana dünyada iken, "Bana asi olma!" demedim mi?" der. Babası ona:"İşte bugün ben artık sana asi olmayacağım!" der. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam: "Ey Rabbim! Sen  yeniden diriltme gününde beni rüsvay etmeyeceğini vaadetmiştin. Rahmetten uzak babamın halinden daha rüsvay edici başka ne var?" diye  yakarır. Allah Teala hazretleri:"Ben cenneti kâfirlere haram kıldım!" cevabında bulunur. Sonra şöyle nida edilir:"Ey İbrahim, ayaklarının altında ne var, biliyor musun?" İbrahim yere  bakar ve kana bulanmış bir sırtlan görür. Derhal ayaklarından tutulup ateşe atılır. (İşte bu, İbrahim'in babasıdır, o çirkin surete sokulmuştur)." [Buhârî, Enbiya 8, Tefsir, Şuara 1.]AÇIKLAMA:1- Bu hadiste, ahirette kâfir olarak ölenlere rahmet edilmeyeceği, kişi kâfir olarak öldüğü takdirde en yüce makama bile sahip olsa oğlunun hiçbir fayda sağlayamayacağı ifade edilmektedir. Halilullah olan Hz. İbrahim, babasına yardımcı olmak isteyecek, ancak babası kâfir olarak öldüğü için şefaati kabul edilmeyecektir.2- Azer'in sırtlan suretine çevrilmesi iki sebebe dayandırılarak izah edilmiştir:1) Ahmaklığı sebebiyledir. Çünkü sırtlan uyanık olması gereken şeylerde gafletiyle  bilinir ve hayvanların en ahmağı addedilir. Azer de oğlunun uyarılarına rağmen ahmaklık edip,  eliyle yonttuğu putlara uluhiyet izafe etmekten vazgeçmemiştir.2) Azer'in o pis ve çirkin surete çevrilmesi, Hz. İbrahim'in ondan teberri etmesini sağlamak içindir. Tabii görünüşüyle ateşe atılsa, Hz. İbrahim üzülecek idi. Böyle olunca nefsi ondan nefret etmiştir.* (Kütübü Sitte. C.14, S:464-465)

 

عن جابر بن سَمُرَة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إذَا هَلَكَ كِسْرَى فََ كِسْرَى بَعْدَهُ، وَإذا هَلَكَ قَيْصَرَ فََ قَيْصَرَ بَعْدَهُ. فَوَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتُنْفَقَنَّ كُنُوزُهُمَا في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى[. أخرجه الشيخان .

(5572)- Cabir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kisra ölünce, ondan sonra başka kisra yoktur. Kayser de öldü mü ondan sonra kayser  yoktur. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, siz her ikisinin de hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız." [Buharî, Menâkıb 25, Humus 8, Eyman 3; Müslim, Fiten 77, (2919).]

 

AÇIKLAMA:

Kisra kelimesi, eski İran'da devlet başkanının lakabıdır. Osmanlılarda padişah, cumhuriyet Türkiyesinde reisicumhur dendiği gibi, İran'da da hep kisra denmiştir. Aynı  şekilde kayser de Rumlarda başa geçen liderin lakabıdır.

Hadis, Kisra ve Kayser'in ölümleriyle  saltanatlarının sona ereceğini ifade etmektedir. Halbuki fiiliyatta, Kisra'nın  memleketi devam etmiş, sonuncu kisra, Hz. Osman zamanında öldürülmüştür. Keza Rum hakimiyeti daha fazla baki kalmıştır. Dolayısıyla hadisin hükmü fiilî durumu  aksettirmediği için, hadiste müşkil olduğu söylenmiştir. Ancak İslam alimleri bu  muşkili: "Bundan murad Kisra'nın Irak'da, Kayser'in de Şam'da  hakimiyetinin kalmayacağıdır" diyerek halletmişlerdir. Bu  yorum İmam Şafii'den nakledilmiştir. İlaveten der ki: "Hadisin vürud sebebi şudur: Kureyşliler Şam ve Irak'a tüccar olarak giderlerdi.

 

وعن عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قاَلَ: ]بَيْنَا أنَا عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ # إذْ أتَاهُ رَجُلٌ، فَشَكَا إلَيْهِ الْفَاقَةَ، ثُمَّ أتَاهُ آخَرُ فَشَكَا إلَيْهِ قَطْعَ السَّبِيلِ. فَقَالَ: يَا عَدِيُّ! هَلْ رَأيْتَ الْحِيَرَةَ؟ قُلْتُ: لَمْ أرَهَا، وَقَدْ أُنْبِئْتُ عَنْهَا. فقَالَ: فَإنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ

لَتَرَيَنَّ الظَّعِينَةَ تَرتَحِلُ مِنَ الْحِيَرَةِ حَتّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ، َ تَخَافُ أحَداً إَّ اللّه. قُلْتُ: فِيمَا بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِي: فَأيْنَ دُعَّارُ طَىِّءٍ الّذِينَ صَعَّرُوا الْبَِدَ. وَلَئِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتُفْتَحَنَّ كُنُوزُ كِسْرَى. قُلْتُ: كِسْرَى ابْنِ هُرْمُزَ؟ قَالَ: كِسْرَى بْنُ هُرْمُزَ. وَلَئِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتَرَيَنْ الرَّجُلَ يَخْرُجُ مِلْءَ كَفِّهِ مِنْ ذَهَبٍ أوْ فِضَّةٍ يَطْلُبُ مَنْ يَقْبَلُهُ فََ يَجِدُ أحَداً يَقْبَلُهُ مِنْهُ، وَلْيَلْقَيَنَّ اللّهَ أحَدُكُمْ يَوْمَ يَلْقَاهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ حِجَابٌ وََ تَرْجُمَانٌ يُتَرْجِمُ لَهُ. فَلْيَقُولَنَّ: ألَمْ أبْعَثَ إلَيْكَ رَسُوً فَيُبَلِّغَكَ! فَيَقُولُ: بَلَى. فَيَقُولُ: ألَمْ أُعْطِكَ مَاً وَأُفْضِلْ عَلَيْكَ؟ فَيَقُولُ: بَلَى يَا رَبِّ. فَيَنْظُرُ عَنْ يَمِينِهِ فََ يَرى إَّ جَهَنَّمَ، وَيَنْظُرُ عَنْ يَسَارِهِ فََ يَرَى إَّ جَهَنَّمَ. قَالَ عَدِيٌّ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: فَاتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ شِقَّ تَمْرَةٍ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ. قَالَ عَدِيّ رَضِيَ اللّهُ عَنه: فَرَأيْتُ الظَّعِينَةَ تَرْتَحِلُ مِنَ الْحِيَرَةِ حَتّى تَطُوفَ بِالْبَيْتِ َ تَخَافُ إَّ اللّهَ، وَكُنْتُ فِيمَنِ افَتَتَحَ كُنُوزَ كِسْرَى ابْنِ هُرْمُزَ، وَلَئِنْ طَالَتْ بِكُمْ حَيَاةٌ لَتَرَوُنَّ مَا قَالَ أبُو الْقَاسِمِ # يُخْرِجُ الرَّجُلُ مِلْءَ كَفِّهِ ذَهَباً أوْ فِضَّةً فََ يَجِدُ مَنْ يَقْبَلُهُ مِنْهُ[. أخرجه البخاري .

(5573)- Adiyy  İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol  kesilmesinden şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:

"Ey Adiyy dedi,  sen Hire şehrini gördün mü?"

"Hayır görmedim, ancak işittim!" dedim. Bunun üzerine:

"Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka  hiçbir şeyden korkmayacak!"

Adiyy der ki: "İçimden, kendi kendime, "memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?" dedim.  Resulullah sözlerine devam etti:

"Eğer ömrün olursa Kisra'nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!

"Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye araya girdim.

"Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!" buyurdu ve devam etti:

"Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere  fakir arayacak fakat kendinden onu kabul edecek bir tek adam  bulamayacak. Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala hazretleri:

"Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!" diyecek. Rabb Teala:

"Ben sana mal vermedim mi, ikram etmedim mi?" diye soracak, kul:

"Evet! Ey Rabbim verdin" deyip sağına bakacak, cehennemden  başka bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek."

Adiyy der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:

"Bir  hurmanın yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun! Kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun!

"Yine Adiyy (radıyallahu anh) dedi ki:

"Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı tavaf eden  ve Allah'tan başka kimseden  korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz'ün  hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka, Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu söylediğini de göreceksiniz: "Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka olarak) kabul edecek  adam bulamayacak." [Buharî, Menakıb 25.]

 

AÇIKLAMA:

1- Hadisin ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sehavetiyle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Kabilesinin  reisidir. Tay kabilesi  Irak'la  Hicaz arasında yeralmaktadır. Kendilerinden önceden izin almadan, bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler. Böylece eşkiyalıklarıyla şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir kadın kendi yurtlarından korkusuz nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek diye  hayrete düşer. Adiyy'i hayrete düşüren diğer bir ifade "Kisra'nın hazinelerinin fethi." O zaman için iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?" Bir yanlış anlama olmasın? Sorar: "(Yani şu İran Devleti'nin kisrası olan) İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet! O kisra, İbnu Hürmüz olan kisra!" der.

2- Hadiste temas edilen diğer bir husus yol emniyetini getirecek adalet-i İslamiye'nin hasıl  edeceği maddî refah seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek kasdıyla evden çıkan kimsenin, bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine döneceği" derecede refahın  artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur.

Bazı alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti sırasında hasıl olacak bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma işaret edildiğini belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre, "Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife ölmezden önce, büyük miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize verin" derdi. Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için"  bunu verecek bir kimse bulamadan parasıyla geri dönerdi."  Beyhakî, rivayeti kaydettikten sonra ilave eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen  durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der ki, "Bu ihtimal öncekinden  daha kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e: "Eğer ömrün uzun olursa göreceksin" denmiştir.

3- Hadiste, bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu, ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc için bunun caiz olduğunu söylemiştir. Bu husus daha önce yeterince açıklandı.

 

فإنَّ لَهُمْ ذِمَّةً وَرَحِماً[. أخرجه مسلم وعن أبي ذَرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: سَتَفْتَحُونَ مِصْرَ، وَهِيَ أرْضٌ يُسَمَّى.

فِيهَا الْقِيِراطُ. فَاسْتَوْصُوا بِأهْلِهَا خَيْراً.

(5574)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Sizler Mısır'ı fethedeceksiniz. Orası (paraya) "kirat" denilen yerdir. Oranın halkına hayır tavsiye edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır." [Müslim, Fezailu's-Sahabe 226, (2543).]

İşte Ayet :

 

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا

  إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا

“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye açmaz. Ancak razı olduğu elçiye (Resule) açar. Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin Sûresi Âyet: 26-27)

 

İbadet konusunda Rabbimiz, sevgili peygamberimizin duygularını ayeti kerimede şu şekilde bildirmektedir:

  قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“ De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.”(Enam Suresi. Ayet : 162)


 “Sana yakıyn gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” Emrinin ne demek olduğunu; Meryem suresinde Allah  (c.c.), İsa (a.s.)ın sözü olarak işte bu ayette gayet güzel açıklamaktadır:

 

  وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ  وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا

 "Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti." (Meryem Suresi. Ayet: 31)

 وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا

 "Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı." (Meryem Suresi. Ayet: 32)

 وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا

 "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır." (Meryem Suresi. Ayet: 33)

 

Sayın Hulusi, görüldüğü gibi bu okuduğumuz ayeti kerime; ibadetlerin ölüme kadar yapılacağını bildirmekle,” Yakıyn “ kelimesini de açıklamış bulunmaktadır. Ve de yakıyn ölüm demektir.

OKUMAK BİLDİĞİMİZ ŞEKİLDE OKUMAK DEĞİLMİŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

“Evet Hazreti Muhammed Aleyhisselam, Kendisinden İstendiği Biçimle Ve Vahyedilen Güçle, “ Oku”Muş; Böylece De “ Rab” Binin Sistemini, Düzenini, Nizamını Tanımaya Başlamıştır...

Bu “ Oku”Yuş Kendisini Sarsmış, Ürkütmüş, “ Oku” Duklarının Azameti Karşısında Haşyet Duymuş; Ve Bildiklerini Örtmek Zorunluluğunu Duymuştu... Örtmüştü Kendini!.. Ancak Ne Var Ki Belli Bir Hazım Dönemi Sonrası Artık Bu Örtünün – ( Yorgan Pike Değil!)- Kalkıp, Gerçeğin İnsanlara Bildirilmesi Gerekiyordu... Emir Geldi...

-EY ÖRTÜYE BÜRÜNMÜŞ OLAN, KALK ve UYAR!... ( 74-1/2)

İşte bu emir gereğince insanları uyarmaya başladı...

Evet... Sanırım, bütün bu izahlardan sonra, açık-seçik ve kesin bir şekilde “ OKU” manın bizim klasik manada anladığımız şekilde “ okur-yazarlıkla” bir ilgisinin olmadığı;      “ OKU” ma olayının ele verilmiş bir yazılı kağıt ya da kemik parçasıyla alakası bulunmadığı iyiden iyiye anlaşılmıştır...” ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu S,92)

Sayın Hulusi, bu konuda da yine Kur’an gerçeklerine ters düşmektesiniz. Okumakla, örtünmekle ilgili ayetleri aşağıya alıyorum. Bakınız sizin bu yanlış yorumlarınıza müsaade edecek bir benzerlik var mı !  İddianızı bir daha okuyalım: “Evet... Sanırım, bütün bu izahlardan sonra, açık-seçik ve kesin bir şekilde “ OKU” manın bizim klasik manada anladığımız şekilde “ okur-yazarlıkla” bir ilgisinin olmadığı;      “ OKU” ma olayının ele verilmiş bir yazılı kağıt ya da kemik parçasıyla alakası bulunmadığı iyiden iyiye anlaşılmıştır.”

 

Sayın Hulusi ! Önce : Siz her okunan şeyin; ancak yazılı bir kağıt veya kemik parçasından olabileceği hükmünü nereden çıkarıyorsunuz? Siz namaz kılarken, Kur’an ayetlerini hangi kağıt veya kemik parçasından okuyorsunuz(!) Resulullah (s.a.s.) Kur’an’ı Kerimin tümünü kağıt parçalarından mı okudu; yoksa Cebrail aleyhisselam; kalbine okurken tüm ayetleri ezberledikten sonra ,o ayetleri vahiy katiplerine ezberden okuyarak mı yazdırırdı! Elbette öyle olurdu; Cebrail (a.s.)  kalbine okurken ezberler, sonra onları  vahiy katiplerine ezberden okuyarak yazdırırdı .

 

Sayın Hulusi! Siz hiç şiir yazdınız mı? şair olup şiir yazsaydınız daha önce onu bir kağıttan mı okuyacaktınız. O vakit size şair denir miydi? Şairler: ilk defa okudukları şiirlerini; bir kağıttan mı okuyorlar; yoksa kalplerine gelen ilhamı mı okuyor, yazıyorlar veya yazdırıyorlar ?

 

İşte ayetler:  

  قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

“De ki: Her kim Cibrîl'e düşman olmuş ise -Kahrolsun-. Çünkü Kur’an'ı, önündeki kitapları tasdik edici ve mü'minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci olmak üzere Allah Teâlâ'nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki odur”.(Bakara Suresi. Ayet: 97)

 

Bu ayeti kerimede; Kur’an-ı Kerimin Cebrail a.s.) tarafından peygamberimiz efendimizin kalbine  indirildiği bildirilmektedir.

 

  لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ

  إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ

  فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ

  ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

“ Onu -Kur'an'ı- acele alasın diye onunla dilini kımıldatma.” ( Kıyamet Suresi.ayet .16)

“ Şüphe yok ki: Onu toplamak da, onu okutmak da bize aittir. ( Kıyamet Suresi.ayet .17)

“ İmdi onu biz okuyunca artık sen onun okumasına tâbi ol.” ( Kıyamet Suresi.ayet .18)

“Sonra şüphe yok ki: Onun açıklanması da bize aittir “ ( Kıyamet Suresi.ayet .19)

 

Yukarıda geçen ayeti kerimelerde ise; Peygamberimiz efendimizin vahyi almadaki heyecanı ve  ezberlemek için acele ettiği ifade edilerek: “ Onu -Kur'an'ı- acele alasın diye onunla dilini kımıldatma.”  Onu toplamak da, onu okutmak da bize aittir.buyurulmaktadır.

Bu ayetlerden de açıkça anlaşılan şudur ki ki: Peygamberimize ayetler okuması için indirilmiştir. Hatta o kadar ki Resulullah Efendimiz, kendisine emredilen “OKU”kelimesini dahi okumuş ve Kur’an’ı Kerim’e yazdırmıştır. Bu da gösteriyor ki “Okumak sayın Hulusinin dediği gibi tefekkür ile kainatı okumak değil, kendisine vahyolunanı insanlara okumaktır. Zaten tefekkür tüm insanlara farzdır.

 

Ayrıca aşağıdaki ayeti kerimede görüleceği gibi ; Kur’an ayetlerini okumaya başlamadan önce, Allah’ın ismiyle başlanması yani, “Bismillahirrahmanirrahim” denilmesi de emredilmektedir. Her halde sayın Hulusi sizin iddia ettiğiniz gibi, bu  okumak tefekkür olsa idi ona başlamak için besmeleye gerek olmazdı !

 

    اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

  خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

  اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ

  الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

  عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

  كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَى

  أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى

  إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى

 

“Oku, O Rabb’in ismiyle ki: Yaratmıştır. insanı bir uyuşmuş kandan yaratmıştır. Oku ve Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. Ki: O, kalem ile öğretmiştir. İnsana bilmediği şeyleri bildirmiştir. Sakın: Şüphe yok ki: insan elbette azar. Kendisini ihtiyaçtan kurtulmuş görünce. Muhakkak ki: Dönüş, ancak Rabb’inedir”  ( Alak Suresi ayet: 1-8)¢

 

    يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ

 

  قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا

 

  نِصْفَهُ أَوِ انقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا

 

  أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا

 

  إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا

 

  إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْءًا وَأَقْوَمُ قِيلًا

  إِنَّ لَكَ فِي اَلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا

 

6e==66 “ Ey örtüsüne bürünüp örtünen!. -Yüce Peygamber!. - (Müzemmil Suresi.ayet:1)

 “Geceleyin kalk, birazı müstesnâ. (Müzemmil Suresi.ayet:2)

 “Onun yarısı -kalk- veya ondan biraz, eksilt -yarısından az kalk”- (Müzemmil Suresi.ayet:3)

“Veya onun üzerine artır ve Kur'an-ı güzelce tane tane oku.” (Müzemmil Suresi.ayet:4)

“ Şüphe yok ki: Biz sana ağır bir söz vahy edeceğizdir.” (Müzemmil Suresi.ayet:5)

“Şüphe yok ki: Geceleyin kalkış, o daha uygundur ve kıraatca da daha sağlamdır” (Müzemmil Suresi.ayet:6)

“Muhakkak ki, senin için gündüz de uzunca bir meşguliyet vardır.” (Müzemmil Suresi.ayet:7)

 

 

Yukarıdaki ayetlerde : Peygamber Efendimizin ibadet olarak gecenin son kısmında uykudan uyanarak Kur’an ayetlerini tane tane okuyarak daha da yücelmesi istenmektedir. Burada da istenen Peygamberimizin kalbine indirilmiş ve fakat kağıt   üzerinde olmayan  ezberindeki Kur’an ayetleridir.

 

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَم

 

ْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ

“Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri temizliyor ve sizlere kitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor” (Bakara Suresi. Ayet :151)

 

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

 

 “Melik, Kuddûs, Azîz, Hakîm olan Allah için göklerde ne varsa ve yerde ne varsa tesbihte bulunur”.(Cuma Suresi. Ayet : 1)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ

 “O, - O Kerem Sahibi Mâbut-dur ki: Ümmîler arasında kendilerinden bir Peygamber gönderdi, onlara karşı âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki: Onlar evvelce pek açık bir sapıklık içinde idiler. .(Cuma Suresi. Ayet : 2)

 كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ

“Ve onlardan başkalarına da göndermiştir ki, henüz onlara erişmemişlerdir. (Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara)Ve O Azîz’dir, Hakîm’dir.“.(Cuma Suresi. Ayet : 3)

 وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ

“Ve sen ondan evvel hiçbir kitap okur olmadın ve sağ elin ile onu yazmadın. Öyle olsa idi elbette iptal etmeye çalışanlar, şüpheye düşmüş olurlardı.”(Ankebut Suresi. Ayet: 48)

 

Bu ayeti kerimede ise Peygamber Efendimizin: Herhangi bir kimseye talebe olarak onlardan okuma yazma öğrenmediği halde Kıyamete kadar baki kalacak olan eşi ve benzeri bulunmayan; kalbine indirilmiş bulunan Kur’an’ı Kerimi vahiy katiplerine yazdırmış.ve  Kur’an mucizesiyle tüm insanlığı  aydınlatmıştır; tabi kalp gözü kör olanlar bunun dışındadır Onun için peygamberimiz Efendimize :

 

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

  وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

” Ey Peygamber!. Şüphe yok ki, biz seni bir şâhit ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak göndermişizdir.”

“ Ve Allah'ın izni ile bir dâvet edici ve nurlar saçan bir kandil olarak –gönderdik”-.(Ahzab Suresi. Ayet:45- 46) buyurulmuştur.

 

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

SEMALAR-GÖKLER MEKANSAL DEĞİL BOYUTSALMIŞ(!)

A. Hulusi Diyor Ki;

“SEMA-GÖKLER

“ Semavi Dinler” Yanlışı

 

“ Semavi”nin manası “ GÖKTEN GELEN” demektir!..

“ Sema” yani “ GÖK” dediğiniz anda dikkat ediniz, bir “ MEKAN” belirlemiş olursunuz!..

Oysa...

İSLAM Dininin anlattığı madde ötesi yapıda “ GÖKTE BİR MEKAN” asla söz konusu değildir...

“ALLAH”, asla bir “ GÖK TANRISI” değildir!.. SEMADA BELLİ BİR MEKANI YOKTUR!

“ALLAH” katından, indinden nazil olan “ ALLAH KELAMI KUR’AN”, SEMADA BELLİ BİR MEKANDAN GELMEMİŞTİR!..

CEBRAİL dahi semadaki falanca ya da filanca yıldızda belirli bir mekandan Dünyaya inmemiştir...”  ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:95)

A. Hulusi şöyle devam ediyor:

“BOYUTLAR

Boyutlar Hakkında

Geçmişte kullanılan klasik anlatıma göre, dünyanın yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer vardır...

Ve bu anlayışa göre biz, şu anda yedi kat yerin dibinde yaşamaktayız...

Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci kat yer ve Ay’ a kadar birinci kat yer vardır...

Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır...

Atmosfer dışında birinci semada yani gökte Ay vardır, ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur...

Bundan sonra “ yıldızlar feleği” denen “ galaksiler” vardır...

“ KÜRSİ” ismi ile tanımlanan “ Samanyolu “Galaksisi”’ dir...

Mekan kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır...

“ Din”’ deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamiyle BOYUTSALDIR!..( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:104)

Sayın Hulusi,  bu görüşleriniz de aşağıdaki  ayeti kerimelere ters düşmektedir.

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

 

“Onun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin ve yerin korunması ona ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur...”..(Bakara Suresi. Ayet :255)

 

Sayın Hulusi! Bu ayeti kerimede “O’nun kürsüsü” YERDEN VE SEMALARDAN DAHA GENİŞTİR  buyurulurken; siz nasıl “ KÜRSİ” ismi ile tanımlanan “ Samanyolu “Galaksisi”’ dir...”  diyebiliyorsunuz. ! Artık uzayda, milyonlarca Galaksinin varlığının tespit edildiğini bilmiyor musunuz ! Samanyolu Galaksisi  ancak onlardan bir tanesidir. Şimdi BOYUTSALLIK  konusunu açıklayıcı  ayeti kerimelere gelelim:

 

İşte Ayetler:

 

وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ

 

“Sûr'a üfürüldüğü gün, -Allah'ın diledikleri müstesna-, GÖKLERDE ve YERDE  bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.”(Neml Suresi. ayet : 87)

 

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ  

 

“ Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? Derler”. (Fussilet Suresi. Ayet: 11)

 

  فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

“ Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, Azîz, Alîm Allah'ın takdiridir.” (Fussilet Suresi. Ayet: 12)

 

 وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

 

“ Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah'a secde ederler”.(Ra’d Suresi. Ayet: 15)

 

    فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

 

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir”.(Enam Suresi. Ayet: 125)

 وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“ Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Al-i İmran Suresi. Ayet: 133)

 

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ

 

“ (O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.”(Ra’d Suresi. Ayet: 23)

 

 وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ

 

“ İman edip güzel işler yapanları, (evet) muhakkak ki onları, içinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Böyle iyi) işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!”(Ankebut Suresi. Ayet: 58)

 إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

“Güneş katlanıp dürüldüğünde,” (Tekvir Suresi.ayet: 1)

 

 

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْس

 

َ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

“ Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O,Azîzdir, ve çok bağışlayandır.“(Zümer Suresi. Ayet: 5)

Ahmet Hulusi diyor ki;

 

“ Semavi”nin manası “ GÖKTEN GELEN” demektir!..

“ Sema” yani “ GÖK” dediğiniz anda dikkat ediniz, bir “ MEKAN” belirlemiş olursunuz!..

Oysa...

İSLAM Dininin anlattığı madde ötesi yapıda “ GÖKTE BİR MEKAN” asla söz konusu değildir...” Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:104)

Sayın Hulusi ! Kurgu filim gibi durmadan aslı esası olmayan bir şeyler üretmeye çalışıyorsunuz. Fakat bunları yaparken ayet ve hadislere hiç bakmıyor musunuz?.

Bu sizin için büyük bir vebal olmuyor mu? Göklerin mekansal olduğunu bildiren  ayetleri dikkatle okuyalım:

 

 تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

 

“Melekler ve ruh oraya bir günde çıkarlar ki: Oranın mesafesi Elli bin yıldır.” (Mearic Suresi. Ayet: 4)

 

 وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحُبُكِ

“ Muhtelif yörüngeleri olan gök hakkı için.” (zariyat Suresi. Ayet :7)

 

 يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ

 

”Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o -iş- ona bir günde yükselir:  O -gün-ün miktarı, sizin saydığınızdan bin yıl -kadar- bulunmuştur.” (Secde Suresi. Ayet : 5)

 

 £3¢× ó¨Ü Ç  é¨£ÜÛa  £æ a a¬ì¢à Ü¤È n¡Û  £å¢è ä¤î 2 ¢Š¤ß üa ¢4 £Œ ä n í 6å¢è Ü¤r¡ß ¡¤‰ üa  å¡ß ë §pa ì¨à   É¤j   Õ Ü  ô©ˆ £Ûa ¢é¨£ÜÛ a

¡£b¦à¤Ü¡Ç §õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2  Âb y a ¤† Ó  é¨£ÜÛa  £æ a ë =¥Ší©† Ó §õ¤ó (

“Allah O’dur ki:  Yedi kat  göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder. Tâ ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen Kaadirdir ve muhakkak ki: Allah, her bir şeyi ilmen kuşatmıştır.” (Talak Suresi. Ayet: 12)

 

“Yedi sema vardır. Her semanın da birer dünyası vardır” hadisi şerifi bu ayetin tefsiri mahiyetindedir. 

 

وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

 

“ Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir”.(Zuhruf Suresi. Ayet: 84)

 

 وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ

 

“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “DABBE”yi (canlıları) yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da Kadirdir”.(Şura Suresi. Ayet: 29)

 

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

¢

“ Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.”(Mülk Suresi. Ayet: 5)

 

Sayın Hulusi! Sema ve gökler “mekansal değil, boyutsaldır”. Diyorsunuz.  Şu kadar ayetlerden her bir tanesi dahi, göklerin mekansal olduğunu açıkça bildirmekte iken; bu ayetleri görmemezlikten gelerek nereye varmak istiyorsunuz ?

 

GÖKLERDE FİZİK BEDENLİ CANLILAR YOKMUŞ, YALNIZ CİNLER YAŞARMIŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“RUH İNSAN CİN”

 

“En büyük hatayı, bizim gibi, maddi dediğimiz beden sahibi UZAYLILARI düşünmekle yapmaktayız!”. ( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:19))

“İnsan tipinde “ şuur” sahibi olarak ve insana benzer bir yaşantıda sadece cinler mevcuttur...

Bunların haricinde diğer gezegenlerde dahi, insan ve cine benzer fizik-maddi bedenli yaratıklar mevcut değildir... ve bu sebeple de insanlık alemi, ilmini ne derece geliştirirse geliştirsin, müsbet ilme dayalı olarak bu dünyalardan hiçbirinde insan tipi madde bedenli varlık bulamayacaktır!...”( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:190)

 

Sayın Hulusi, bu iddianız da diğerleri gibi bilgisiz ve asılsız. Niçin mi: “ insan tipinde “ şuur” sahibi olarak ve insana benzer bir yaşantıda sadece cinler mevcuttur...

Bunların haricinde diğer gezegenlerde dahi, insan ve cine benzer fizik-maddi bedenli yaratıklar mevcut değildir.” Diyorsunuz. Halbuki; böyle söyleyebilmeniz için bütün semavatı (Gökleri) gezmiş, dolaşmış ,aramış ve bulamamış olmanız lazım. Siz bu arama işlemini nasıl yaptınız ! Hangi vasıtayla  ,nasıl gerçekleştirebildiniz!Yapamadığınıza göre; ve de, gerçekte cinler yerde olduklarına ve göklere çıkamayacaklarına göre; tam tersine ”Göklerde cinlerden başka canlılar yoktur” iddiasını nasıl yapabiliyorsunuz !   Bu konudaki ayetler biraz ileride gelecektir. İnşallah doğruya ulaşırsınız.

GÖKLERDE MELEKLERDEN BAŞKA YAŞAYAN CANLILAR VARDIR; CİNLER İSE, YERDE YAŞARLAR

Göklerde hayat olup olmadığını, varsa orada yaşayanların nasıl varlıklar olduklarını, herkes merak ediyor. Tabi biz onları görmediğimiz için, net olarak görmüş gibi söyleyemiyoruz. Fakat şu muhakkak ki;  ayetlerde ve hadislerde bildirildiğine göre: Yakinen biliyor ve görmüş gibi inanıyoruz ki; göklerde  bizler gibi sudan yaratılmış sorumlu kimseler vardır.

Burada ikinci bir soru akla gelebilir. Göklerde yaşayanlar melekler midir? Ayrıca cinler de , göklerin bir bölümüne çıkabiliyor,  kulak hırsızlığı yaparak, meleklerden bazı haberler çalabiliyorlar. Gök taşlarıyla taşlansalar dahi.Göklerde yaşayanlar onlar olabilir mi?

Bu soruya  en net cevabı “İsra”sûresinde buluyoruz:

 وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

” Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik. (İsra sûresi âyet :55)

 

Ayrıca aşağıdaki ayetleri de okuyalım , asıl açıklamayı ayetlerin sonunda yapacağız

.

  إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

 

  لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا

 

  وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

 

 

 “Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir.

O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi âyet :93-95)

 

  وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ

 

“Ve Sûr üfürülmüştür. Hemen göklerde kim var ise ve yerde kim var ise ölüvermiştir. Allah'ın dilediği kimse müstesnâ. Sonra Sûr tekrar üfürülmüştür. O anda onlar kalkarak bakışırlar”.(Zümer Suresi. Ayet : 68)

 

Bu  ayeti kerimelerden; göklerde yaşayanların, melekler’den başka, günah ve sevap işleyen kimseler olduğu anlaşılıyor.

 

  أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء

 

“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (Hac sûresi âyet : 18)

 

Bu ayeti kerimede; Allah’a (c.c.) secde etmeyen bütün insanlar ile şeytanlar kasdedilmektedir.

 

وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ

  يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

 

“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar,  O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.

 Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.” (Enbiya  sûresi âyet :19-20)

 

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, Halîmdir, bağışlayıcıdır.”(İsra sûresi âyet : 44)

 

Bu ayeti kerimede ise; yedi tabaka olarak yaratılmış bulunan göklerin her tabakasında  da; Allah’a (c.c.)  ibadet  ve O’nu tesbih eden kimselerin var olduğu bildirilmektedir.

 

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.”(Nur sûresi âyet : 41)

 

Bu ayetlerde de; Allah’a ibadet eden , yerdekiler ile göktekiler, eşit tutulmakta ve birbirlerine benzerlik sergilenmektedir.

 

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ

 

“ Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” (Mü’minun sûresi âyet : 71)

 

Bu ayeti kerimede  de yine göklerde bulunanlarla, yerde bulunanlar eşit tutuluyor ve “Her ikisinde de bulunanlar bozulurlardı.”buyuruluğundan; göktekilerden kasıt , melekler değil, belki insanlar gibi iyiliğe de, kötülüğe de müsait kimseler oldukları   anlaşılıyor.   

 

 

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

 

“ Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.”(Âl-i İmran sûresi âyet :83)

 

Bu ayeti kerimede, göktekilerle yerdekiler arasında bir eşitlik sergilenmektedir. 

Buraya kadar geçen ayetlerden , Yerde yaşayan insanlar gibi ,göklerde de iyilik ve kötülük yapabilecek irade ve güce sahip kimselerin olduğu anlaşılmaktadır. Böylece diyebiliriz ki , buralarda yaşayan kimseler meleklerden başkalarıdır. Çünkü melekler Allah'a karşı gelemezler. Onlar birçok ayetlerde bildirildiği gibi ; tesbih, takdis ve Allah’a (c.c.) itaatten başka bir şey yapmazlar. Çünkü onlar nur’dan yaratılmışlardır. Onlarda kötülük yapma hisleri yoktur.

GÖKLERDE YAŞAYAN KİMSELER CİN’LER OLABİLİR Mİ?

Göklerde yaşayanlar cin’ler de olamazlar; mesken olarak onlar yerde yaşarlar. Göklere çıktıklarında, melekler tarafından gök taşlarıyla taşlanırlar. Aynı zamanda okuyacağımız ayette görüleceği gibi, yerde ve göklerde yaşayanlar; su’dan yaratılmış olduğu halde  cin’ler dumansız ateşten, alevden yaratılmışlardır.

 

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

  وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ

 

“ Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.”

“ Cinleri öz ateşten yarattı.” (Rahman sûresi âyet :14-15)

GÖKLERDE YAŞAYANLAR NEYDEN YARATILMIŞLARDIR ?

Şimdi asıl konuyu açıklığa kavuşturan anahtar ayetleri okuyalım:

 

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ

“ Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “dabbe’yi” canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da Kadirdir.” (Şura sûresi âyet :29)

 

Görüldüğü gibi bu ayette:”Gökleri yeri ve bunların içine yayıp ürettiği, “dabbe’yi yaratması da ; O’nun ayetlerindendir.” (delillerindendir) buyuruyor. Böylece ; yerin göklerin yaratılışıyla beraber oralarda yaşamak üzere: Yerde ve gökte “Dabbe” yaratarak yayıp ürettiği” bildirilmektedir.

Öyle ise, yerde ve göklerde yaşamak üzere Allah’ın (c.c.) yarattığı ve halen yerde ve göklerde yaşamakta olan bu “Dabbe’yi açıklayan ikinci anahtar ayeti okuyalım:

 

  وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“ Allah, her “dabbe’yi” “su’dan” yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye Kadirdir.”(Nur sûresi âyet : 45)

Bu ayeti kerimede görüldü ki; aynen yerde yaşayanların birer benzeri göklerde de yaşamaktadır. Diğer bölümlerde de arz ettiğimiz gibi: Melekler nurdan yaratılmış; cinler ateşten yaratıldıkları halde: Göklerde yaşayan ve yerde yaşayan insan dahil her canlı su’dan yaratılmıştır. Göklerdekilerin de , insanlar gibi sorumlulukları vardır. Mahşerde tek tek bir şahit bir sürücü ile beraber, Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkarılacaklar; ya cehenneme, ya da cennete gireceklerdir. Sayın Hulusi’nin dediğinin aksine bunlar da ; aynen dünyamızdaki gibi su’dan yaratılmışlardır. Onlardan kimi, karnı üstüne sürünen sürüngenler, kimi iki ayakla yürüyenler, kimi de  dört ayakla yürüyen canlılardır.

İNSANLAR  GÖKLERE ÇIKABİLİR Mİ ?

Bu konuyu açıklığa kavuşturan, anahtar iki ayeti buraya alıyorum:

 

وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

 

“ Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.”(Zariyat sûresi âyet : 22)

 

Bu ayeti kerimede ise, semaya, göklere  çıkılması için açık bir davet vardır.

 

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

 

“O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü tabaka tabaka yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (Mülk sûresi âyet: 3)

Bu ayette; göklerin yedi tabaka olarak yaratıldığı bildirilmektedir.

 

  فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ

  وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ

  وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ

  لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ

 

“ Hayır! Şafağa, yemin ederim ki ,”“Geceye ve onda basan karanlığa,”“ Dolunay olmuş aya ,”“ Ki, siz elbette binip tabakadan tabakaya  geçeceksiniz .”(İnşikak sûresi âyet : 16 -19)

 

Okuduğumuz bu ayette ise, semanın tabakalarına çıkacağımız yeminle ifade edilmektedir.

 

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ

 

“ Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.”( Rahman sûresi âyet : 33)

Görüldüğü gibi bu ayeti kerimede de; göklerin burçlarına çıkabilmemiz için, kuvvet  yani; vasıtayı hazırlamamızın lüzumu ve gerekliliği hatırlatılmakta ve telkin edilmektedir.

Netice olarak: Rahman sûresinin 33 ncü ayetinde; “göklerin “Burc”larına, ancak büyük bir güçle çıkabilirsiniz.” buyurularak, hedef gösterilmekte ve o kuvvetin temin edilmesi, bulunması, telkin ve teşvik edilerek, insanların bunu başararak göklere çıkabilecekleri bildirilmektedir.

Zariyat Sûresi’nin 22 nci ayetinde ise: “Semada rızkınız var. Başka vadedilenler de var.” buyurula­rak, oralarda açlık endişesine mahal olmadığı gibi, başka vadedilen ikramların da  bulunduğu ifade edilmektedir.

 

İşte Hadisler:

 

1-“Ümmetim mübarek bir ümmettir. İlki mi sonu mu daha hayırlı olacağı bilinmez.” (Camiüssağir ,Hadis Nu.1620)

Böyle buyuran sevgili Peygamberimiz diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.:

 

Bir yıldıza işaret ederek:

1-“Nefsim kudret elinde olanın hakkı için derim ki: “Gece ve gündüz oluşu bitmeden BU DİN mutlaka (Şüphesiz) şu yıldızın varacağı yere kadar ulaşacaktır.” (Ramuz-ül Ahadis şerhi Levami,c.1.s.562)

Bu hadisi şerif insanın yerden sema ülkelerine çıkacağını bildirirken şanlı ve azametli dinimiz islamiyetin o ülkelere varacağını müminlere müjdeler.

  

  أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

 

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam burç’larda (Göklerde, kalelerde)  olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” (Nisâ sûresi âyet :78)

Bu son ayette ise: Göklere çıktıktan sonra; ölümsüz hayata kavuştuk zannedilmesin.  Veya burç’lara,  göklere çıkarsak ölümden kurtuluruz diye ümide kapılınmasın diye uyarılmaktayız.

En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

HAMD

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Fatiha: “ Hamd”ı Allah Yapar”

 

“-Aklınızı başınıza alın ve O’nu basit bir gök Tanrısı gibi düşünüp, övmeye, methetmeye, O’na yaranmak için bin türlü hallere girmeye kalkmayın!.. Siz bu konuda O’nu değerlendirmekten acizsiniz.... ALLAH’ ı ancak ALLAH değerlendirip ALLAH’ a ancak ALLAH HAMD eder!..  Size de yakışan , HAMD’i ancak ALLAH’ın yapabileceğini idrak ederek bu konuda yetersizliğinizi farketmiş bir halde haddinizi bilmektir!.. Evet ,Hamd ALLAH’a mahsustur ;ALLAH’ın  hakkıdır. Ancak O hamd edebilir; ALLAH’ın tasarrufu altındadır. Ancak O değerlendirebilir; çünkü Allah’tır, gayrı mevcut değildir...Bütün bunları bilen , bilir; bilmeyen ne bilir.” ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:135 -137)

 

   وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

 

“ Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrail oğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler.(Saff Suresi.ayet: 6)

 

Sayın Hulusi , bu  ayeti kerimede geçen “Ahmed” isminin manası; en çok hamd eden, (en çok öven) demektir. Şimdi söyler misiniz en çok hamd eden ( en çok öven) manasına gelen ayetteki bu “Ahmed” ismi, Allah’ın (c.c.) ismi midir? Yoksa peygamberimiz efendimizin ismi midir? Yani Hz.. Allah’a  en çok hamd eden, O’nu en çok öven Allah (c.c.) mıdır? Yoksa peygamberimiz midir ? Gayet tabii Ahmed ismi peygamberimizin olduğuna ve de bu ismi O’na Allah (c.c.) verdiğine göre; Allah’a en çok hamd eden, Elbette  peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.) efendimizdir.

Bu husus böylece açığa çıktıktan sonra aşağıdaki ayetlere doğru mana verebilir ve doğru anlayabiliriz.

 

İşte hamd edenlerle ilgili ayetler:

 

  وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ

“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!” (Tevbe Suresi.ayet :112)

 

 

   بسم الله الرحمن الرحيم يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“ Göklerde ne var ise ve yerde ne var ise, Allah için tesbihte bulunur. Mülk ve hamd ona mahsustur ve O, her şey üzerine tamamen Kaadirdir.” (Teğabun Suresi. Ayet: 1)

 

   وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 

 

“Hatırla o zamanı ki, Rabbin meleklere: "Ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım" diye buyurmuştu. Melekler de: "Yer yüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz." demişlerdi. Allahü Teâlâ da: "Şüphe yok ki sizin bilemeyeceğiniz şeyleri ben bilirim." diye buyurmuştur.” (Bakara Suresi. Ayet:: 30)

 

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّح

 

ْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى

“ (Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd( övgü) ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).”(Taha Suresi.ayet:130)

 

إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

 

“ Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler”.(Secde Suresi.ayet15)

 

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ

“ (Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı gideren Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir”.(Fatır Suresi.ayet::34)

   وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

“Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" denilmiştir.” (Zümer Suresi.ayet:75)

 

¡ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Rabbine hamdederek (O’nu överek) O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir” (Nasr Suresi. Ayet.: 3)

 

Yukarıdaki ayeti kerimelerde görüldüğü gibi; Hamd Allah’a mahsustur. demek,  gerçek manada, yaratıcı olarak her şeyi yoktan var eden, Allah’a (c.c.) mahsustur, demektir. Çünkü öğülen beğenilen her şeyin yaratıcısı Allah’tır (c.c.)

“PERÇEM”

A. Hulusi Diyor Ki;

 

HAREKET HALİNDE OLAN HİÇ BİRŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, TÜMÜNÜ ALNINDAN ÇEKİP YÖNETEN O’ DUR!..” (11-56)

Öyleyse bizim algılamakta olduğumuz ya da algılayamadığımız her “ şey” her an, O’ nun ilmi ve iradesi altında, O’ nun kudretiyle yaşamını sürdürüp, fiillerini ortaya koymakta dır!..” ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:138)

 

Sayın Hulusi, sizin yukarıya aldığınız ayetin tamamını aşağıya alıyorum.

 

إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

 

“ Şüphe yok ki, ben, benim Rab'bim ve sizin Rab'biniz olan Allah Teâlâ'ya tevekül ettim. Hiçbir hareket sahibi canlı  yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan o'dur. Muhakkak ki, benim Rab'bim dosdoğru bir yol üzerinedir.” (Hud Suresi.ayet :56)

 

Sayın Hulusi! Bu ayeti okuduğunuz  halde;  nasıldini yanlış algılamak isimli kitabınızda”: “Allah’tan başka hiç bir şey yoktur. Allah her zerrenin içindedir”diyebildiniz?

Ayeti Kerimede görüldüğü gibi; Perçemden tutan Allah (c.c.) olduğuna göre ; perçeminden tutulanların, Allah’tan (c.c.)  başka  varlıklar olması gerekmez mi?  Demek ki sizin ; “Allah (c.c.) her zerrenin içindediriddianız, Allah’a iftira, O’nu maddeye hapsetme  büyük bir günahtır! O, Her zerreyi yaratan, yöneten ve  her an onlara hakim  olan ve onların perçeminden tutandır.

CEHENNEM  RAHMETMİŞ CEHENNEMDEKİ AZAP EBEDİ DEĞİLMİŞ ( !)

A.Hulusi Diyor Ki;

 

“Cehennem Rahmettir

 

“ Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir ki; bu “ rahmet” sonucu, ölüm ötesi yaşamda, tüm insanların azabları, bir gün gelir sona erer... Ebediyyen cehennem ortamında kalacak olsalar bile!... “ rahman” ın rahmeti cehennemdekilere bile erer!. ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:141)

 

Bir kısım insanların “ ebeden Cehennemde kalacaklarına” dair Kur’an-ı Kerim’de hüküm bulunmasına rağmen, ebeden azab çekeceklerine dair bir açıklama mevcut bulunmamaktadır!  ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:142)

Sayın Hulusi ! Burda da ayni şekilde Kur’an ve İslama ters düşen fikirler üretmek görevi verilmiş gibi aslı esası olmayan iddialarda bulunuyor, haddiniz olmadığı halde ; Allah adına hükümler veriyorsunuz:! “...“ Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir ki; bu “ rahmet” sonucu, ölüm ötesi yaşamda, tüm insanların azabları, bir gün gelir sona erer.”diyorsunuz. .

Halbuki Allah (c.c.)  sizin dediğinizin aksine ; Kafirlerin azaplarının ebedi olduğu, ateşlerinin hiç sönmeyeceğini, yandıkça derilerinin tazeleneceğini ve rahmetini ancak  ayetlere iman edenlere,  sakınanlara   ve zekat verenlere yazacağını buyurmaktadır!

 

 

İşte ayetler:¢

 

  وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ

 

 

“Ve bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.” ( Araf suresi ayet: 156)

 

Okuduğumuz ayeti kerime de görüldüğü gibi Allah’ın (c.c.) rahmeti: Yalnız iman eden,   Allah’ın (c.c.) yasaklarından ve emirlerini yerine getirmemekten sakınanlar  ile zekat verenlere  yazacağı bildirilmektedir. Siz bunun dışına çıkıyor ve insanları şaşırtıyor, onlara yanlış bilgiler aktarıyorsunuz! Şu ayetleri ibretle okuyunuz!

 

يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ مِنَ النَّارِ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ

 

“Ateşten çıkmak isteyeceklerdir. Halbuki, onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Ve onlar için dâimî bir azap vardır.  ( Maide suresi ayet: 37)

 

الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى

  ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى

 

“O kimsedir ki: En büyük ateşe yaslanacaktır.  Sonra orada ne ölür ve ne dirilir”   ( Ala suresi ayet: 12-13)

 

إِنَّهُ مَن يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيى

 

“Şüphe yok ki, her kim Rabbine inkârcı olarak gelirse elbette ki, onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.” ( Taha suresi ayet: 74)

 

  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ

 

 الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا

“Şüphesiz o kimseler ki, bizim âyetlerimizi inkâr ettiler, onları elbette bir ateşe yaslayacağız. Onların derileri her piştikçe azabı tatmaları için onları başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ Azizdir, Hakimdir.” ( Nisa suresi ayet: 56)

 

 

  هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

 

  يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ

 

  وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ

  كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

 

“Şu ikisi, iki düşmandır. Rableri hakkında çekişmede bulunmuşlardır. Artık o kimseler ki, kâfîr olmuşlardır, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üzerine de kaynar su dökülür. . Onunla karınlarındakiler ile derileri eritilir. Onlar için demirden kamçılar da vardır. Her ne zaman ondan, gamden çıkmak isterlerse onun içine iade edilirler ve yangın azabını tadın denilir.” ( Hac suresi ayet: 19-22)

 

  وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا

 

 

“Ve Allah kime hidayet ederse işte hidayete eren o’dur ve kimi saptırırsa artık onlar için Allah’tan başka asla yardımcılar bulamazsın ve onları kıyamet gününde körler, dilsizler, ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşrederiz. Onların varacakları yer, cehennemdir. Her ne zaman alev azalırsa onlar için cehennem ateşini arttırırız.” ( İsra suresi ayet: 97)

 

وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

 

“Ve o kimseler ki kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar ateş sâhipleridir, onlar o ateşte ebediyyen kalıcılardır.” ( Bakara suresi ayet: 39)

 

¥Sayın Hulusi! Bu ayetleri okuduktan sonra  şimdi ne kadar hata ettiğinizi anlıyor musunuz !

AHMET HULUSİ’NİN TECELLİYAT KİTABINA GÖRE CEHENNEM GÜNEŞMİŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

Muhterem kişi bil ki, Cehennem şuurun ve bedenin, azap duyacağı, Cennet ise huzur bulacağı yerdir!.. Fakat orada ne odun vardır, ne de kömür...

Gerçek anlamıyla Cehennem günümüz pozitif ilminin tasdik ettiği şekilde Güneştir!..Ancak ne var ki Güneş’in Cehennem olması gözümüzle gördüğümüz atom üstü boyutuyla değil onun ikizi olan atom altı ışınsal boyutu itibariyledir.

Dünya tüm içindekilerle birlikte gelecekte Marsı da içine alacak şekilde büyüyecek olan Güneşin içine gidecek ve orada buharlaşacaktır!.. Dünyadan, Cennetler diye anlatılan yıldızların bir alt boyutundaki ışınsal alemde yer alan sonsuz zevk ortamına gidemeyenler burada ebedi olarak Güneşin içinde hapis kalacaklardır. “ Semum” yani zehirleyici radyasyon olarak tarif edilen güçlü güneş ışınımı insanların manyetik-astral bedenlerinin sürekli rahatsız edip, büyük azaplar çektirecektir. Şeytaniyet vasfıyla anlatılan cinler dahi buradadırlar ve güçsüz insan ruhlarıyla top gibi oynarlar.”   ( Ahmet Hulusi,Tecelliyat.. S:: 26)

 

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَه

 

ُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

 

“Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.”  (Zümer Suresi. Ayet: 67)

 

Sayın Hulusi ! Dürülen göklerin içinde, cehennem dediğiniz güneş ne hale gelir hiç düşündünüz mü !

 

فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ

 

“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.” (Hud Suresi. Ayet: 106)

 

 

خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ

 

“Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rab­bin, istediğini hakkıyla yapandır.”(Hud Suresi. Ayet: 107)

 

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, (Tekvir Suresi. Ayet: 1)

وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ

“Gökyüzü sıyrılıp alındığında,” (Tekvir Suresi. Ayet: 12)

وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ

“Cehennem tutuşturulduğunda,” (Tekvir Suresi. Ayet: 13)

 

Sayın Hulusi! Yukarıda gördüğümüz ayetlerde;  göklerin ve güneşin dürüleceğinden   ve onüçüncü ayette ise; halen tutuşturulmamış olan cehennemin, kıyametten sonra tutuşturulacağından bahsedilirken, siz neye dayanarak halen yanmakta olan güneşe cehennemdir  diyebiliyorsunuz  ?

A. HULUSİ’NİN; “RUH, İNSAN, CİN” İSİMLİ  KİTABINA GÖRE DE ; CEHENNEM GÜNEŞMİŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

“Buna karşın, mutlak Cehennem, bizim müşahedemize göre Güneş’ tir... Ancak bu göze görünen şekli ve yapısıyla değil şu anda da mevcut olan ışınsal ikizi itibariyledir “ Ölerek” Dünyanın ışınsal ikizine geçenler bu durumu seyrederler

Bir süre sonra Güneş, bugünkünün 400 katı büyüklüğü, hacme ulaşacak ve bu süreç içinde de çevresindeki Merkür, Venüs, Dünya ve Ay’ı yutup, eritip, buhar edecek; sınırları Mars yörüngesine ulaşan, Dünyanın 400 milyon katı büyüklüğünde, bir kızıl dev halini alacaktır...

İşte o zaman Dünyanın çekim alanına bağlı tüm insan “ ruhları” yani “ hologramik bedenli insanlar”, Dünyanın çekim alanının gücünü yitirmesi sebebiyle Dünyadan kaçmak isteyeceklerdir.

ALLAH’ a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle önerilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar, elde ettikleri “ nur-enerji” nisbetinde Dünya üzerinden, Güneşin radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “ sırat” diye anlatılmıştır; sembolik bir “ köprü-yol” tanımlaması ile!...  ?

Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan ışınsal dünya yani “ berzah” aleminde yaşayan “ ruh” lar; kıyametle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünyayla birlikte güneşin ışınsal ikizi olan “ cehennem” in içinde yerlerini alırlar; veyahut ta kaçabilen diğer “ ruhlar”la birlikte “ cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların ışınsal boyutu içinde yolculuğa çıkarlar...  ( Ruh insan cin, S:56-57)

 

Sayın Hulusi:

ALLAH’ a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle önerilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar,” Dünya üzerinden, Güneşin radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir” diyorsunuz.

Önce: ”Allah rızası için yapılmayan, cehennemden kaçmak için yapılacak ibadetleri kim önermiş hangi kitapta ve hangi dinde var ! Bu İslam Dinine büyük bir iftira değil mi?

Ahiret’te Allah’ın iradesi, kudreti, melekleri yok mu ki, insanlar kendi başlarına kaçsın? Nereye , nasıl kimden kaçsın? Yerde ve göklerde yaşayanlar,Allah’ın (c.c.) huzuruna tek tek getirilmeyecekler mi? Ne kadar gülünç bir iddiada bulunuyorsunuz  !

 

İşte Fatiha suresi:

 

 

  الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

  الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

 

  مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ

 

  إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

 

  اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ

  صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

 

 Hamd; âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olup Cezâ gününün sâhibi olan Allah Teâlâ'ya mahsustur.( Ey Allah'ım) yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz. Bizleri doğru yola ilet, O kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!”  ( Fatiha suresi ayet: 1-7)

 

İşte diğer ayetler:

 

  وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ

 

“ O küfredenler, bölükler halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. "Evet geldi" derler ama, azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur.” (Zümer Suresi. ayet: 71)

 

Sayın Hulusi! Bu okuduğumuz ayette bildirilen kapılar, sizin cehennem dediğiniz  güneşin acaba  hangi kısmındadır !

 

  الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

“Bugün onların ağızları üzerine mühür basarız ve bize elleri söyler ve neler kazanır olduklarına dâir ayakları şahitlikte bulunur.” (Yasin Suresi.ayet : 65)

 

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا

 

“Ve hatırla -o günü ki- dağları yürütürüz ve yeri apaçık görürsün. Ve onları haşretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir. .(Kehf Suresi. Ayet: 47)

 

وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا

 

“ Ve Rabbine bir saf olarak arz edilmişlerdir. Muhakkak ki, siz, kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır.. Siz iddia etmiş idiniz ki, sizin için hiçbir mevid tayin etmiyeceğiz” .(Kehf Suresi. Ayet: 48)

 

  وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا

 

 

”Ve kitap -amel defterleri meydana- konmuştur. Artık günahkarları onda olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün ve derler ki: Eyvah bizlere!. Bu kitaba ne oluyor ki: Küçük, büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş!. Ve yapmış oldukları şeyleri hazır buldular ve Rabbin hiçbir kimseye zulm etmez”.(Kehf Suresi. Ayet: 49)

 

Sayın Hulusi! Hani siz: “Sizlerden kimse hesap sormaz. İbadetler kimsenin gönlünü hoş etmek için değil ; cehennem olan güneşin çekiminden kurtulabilmek  amacıyla ruhu kuvvetlendirmek içindir” diyordunuz. İnsanların ağızlarına mühür basılacağından hiç bahsetmiyor; herkesi başıboş gibi gösteriyordunuz. Halen aynı görüşte misiniz acaba?

ZEBANİLER ATEŞ YER, ATEŞ İÇERMİŞ

A.Hulusi Diyor ki:

 

“ Zebani”lere gelince...

Bilelim ki, her ortamın kendine has canlı türleri vardır!..

Her gezegenin ve yıldızın, kendisine has canlı bilinçli birimleri var olduğu gibi; evrenin farklı boyutlarının oluşturduğu değişik katmanların dahi, farklı canlı türleri vardır; ve bütün bunlar hep bilinçli varlıklardır!.. İşte bunların hepsi birden Din terminolojisinde sadece “ melek” kelimesiyle tanımlanmıştır... ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu, S:146-147)

 

Her neyse!..

İşte, Güneşin içinde yaşamını sürdürmekte olan canlılara, bilinçli varlıklara da Kur’an-ı Kerim de “ zebani” denmiştir.

Bunlar bir tür “ melek” lerdir!.. “ NUR” yapılı olmaları; ve o ortam içinde meydana gelmeleri sebebiyle, diğer ortamlardan oraya girecek varlıklara GÖRE çok zor olan şartlara rağmen; içinde bulundukları şartlardan hiç etkilenmeden; tıpkı bizim yaşayamadığımız su ortamında balıkların yaşaması gibi; Güneşin çok yüksek radyasyon ortamında doğal hayatlarını sürdürmektedirler.

Çok iri bedenleri ve dışarıdan o ortama gireceklere göre de, çok seri hareket kabiliyetleri mevcuttur!.. Balığın suyu yutup suyu çıkarması gibi, onlar da “ ATEŞ” YERLER VE “ ATEŞ” ÇIKARIRLAR!.. Oraya gidecek olan gerek insten gerek cinden tüm canlılarla top gibi oynarlar, “ aklınız olsaydı buraya düşmezdiniz, sizi uyaranlar gelmedi mi? ” derler... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:147-148)

 

Sayın Hulusi:

Yukarıdaki satırlarınızda;  zebaniler aslında melektirler , onlar ateşin içinde “ ateş yer ve ateş çıkarırlar” diyorsunuz. Meleklerde: Erkeklik dişilik, doğmak,doğurmak,ölmek, yorgunluk, uyumak  olmadığı gibi yemek içmek de olmadığını bile bile yine birçok yanlışlarla kurgu film mi yazıyorsunuz...!

İkinci olarak yukarıdan beri cehennemin GÜNEŞ olduğunu söylüyor ve bu istikamette yorumlar üretiyorsunuz! Hayret yoksa haşa mahşerde divanı siz mi kurup cenneti, cehennemi siz mi tanzim edeceksiniz? Zaten kitaplarınızda zebaniden başka hiçbir görevli melekten bahsetmiyor, her şeyi başı boş bırakıyorsunuz ; kaçanlar güneşin çekiminden, yani cehennemden kurtulacak diyorsunuz.! Sayın Hulusi ne olur biraz kendinize gelin! Kur’an’a aykırı davranış ve iddialardan vazgeçin. Huzuru İlahide perişan olur; bahsetmediğiniz sorgu meleklerinden yakanızı kurtaramazsınız! Yani hesaptan ve cehennemden  kaçamazsınız.

Sayın Hulusi ! Kur’an’ı Kerim; cehennemin  halen tutuşturulmamış olduğunu, kıyamet koptuğunda tutuşturulacağını bildirirken; Siz bu ayetlerin aksine halen yanmakta olan güneşe nasıl cehennem diyebiliyor, Kuran ayetlerine ters düşüyorsunuz !

Cehennemin tutuşturulduğu zamanda, güneşin katlanmış olduğu ve göklerin sıyrıldığını bildiren Tekvir suresinin, ilgili ayetlerini tekrar okuyalım.

 

İşte ayetler:

 

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

“ Güneş katlanıp dürüldüğünde, (Tekvir Suresi. Ayet: 1)

 

  وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ

“ Gökyüzü sıyrılıp alındığında,” (Tekvir Suresi. Ayet: 11)

 

وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ

“ Cehennem tutuşturulduğunda,” (Tekvir Suresi. Ayet: 12)

وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ

“ Ve Cennet yaklaştırıldığı zaman. (Tekvir Suresi. Ayet:13)

 

فَادْخُلُواْ أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ

Artık giriniz, cehennemin kapılarına, içinde ebedî olarak kalmak üzere. Artık kibirlenenlerin yurdu ne kadar fena!”. (Nahl Suresi. Ayet :29)

 

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

”Ve -müşrikler- Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Ve kıyamet günü yeryüzü toptan O'nun tasarrufundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüşlerdir. O ortak koştukları şeylerden uzaktır, ve yücedir.” (Zümer Suresi. Ayet: 67)

¤

وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

“Ve yer Rab'binin nuruyla parlamaya başlamıştır ve kitap -meydana- konulmuştur. Ve Peygamberler ve şahitler getirilmiştir ve onların aralarında hak ile hükmolunmuştur ve onlar hiç zulme uğramazlar. “(Zümer Suresi. Ayet: 69)

 

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Ve her nefs, ne yapmış ise kendisine -karşılığı- ödenmiştir ve O -Hikmet Sahibi Yaratıcı- ne yaptıklarını çok iyi bilendir.” (Zümer Suresi. Ayet: 70)

 

  وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ

 

 

“Ve kâfir olanlar, bölük bölük cehenneme sürülmüşlerdir. Oraya geldikleri zaman, kapıları açılıverdi ve onlara bekçileri dedi ki: Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve size bugüne kavuşacağınızı ihtar eden Peygamberler gelmedi mi?. Dediler ki: Evet. Fakat azap kelimesi, kâfirler üzerine hak oldu. (Zümer Suresi. Ayet: 71)

 

قِيلَ ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ

”Denildi ki: Cehennemin kapılarına içinde ebediyyen kalmak üzere giriniz. Artık böbürlenenlerin yeri ne kötü!. “(Zümer Suresi. Ayet:72)

 

وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ

“ Ve Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise cennete bölük bölük sevk edildi. Oraya gelip kapılar açıldığında bekçileri onlara dedi ki: Selâm size, tertemiz geldiniz. Artık buraya ebedîyyen kalıcılar olmak üzere giriniz”(Zümer Suresi. Ayet: 73)

 

Bu ayeti kerimede ise; İddia edildiği gibi   cennete;  cehennemden kaçarak değil; tam aksine melekler tarafından sevk edileceği ve de  kapılarından  girileceği bildirilmektedir.

DİN GÜNÜ YOKMUŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Din Günü Ne Zamandır

 

“DİN” kelimesinin  anlamlarından  biri “yapılan işlerin karşılığına ermek” olarak anlaşılabilir...Ayrıca “Kesin itaat ve boyun eğme”manâsına da gelir...  Fark edersek  eğer, her iki anlam da, her an geçerli olan vâkıadır; gelecekte bir zamanda oluşacak bir olay değil!..

Ama  “Din”, “kıyamet” demek de değildir!..

 

Bu gerçeğe rağmen  her an içinde  yapılan tüm işlerin  karşılığı –oluşmuyormuş- verilmiyormuş  gibi anlaşılması yüzünden;  hayallerde , son bir gün düşünülmüş  ve “o son günde herkes yaptıklarının  karşılığını alacaktır”, sanılmıştır!.. ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu. S:153)

 

Sayın Hulusi! Aynı bilgisizce yanlışlıkları,Kur’an’a ters düşmeleri bu konuda da yapıyorsunuz.  Bu okuyacağınız ayetleri hiç görmediniz mi !

 

İşte ayetler:

 

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

“Ve dediler ki: Ey Rabb’imiz!. Bizim için amel defterimizi hesap gününden evvel çabukça ver.” (Sad Suresi . ayet: 16)

  يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

 

“Ey Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.” (Sad Suresi . ayet: 26)

 

هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

 

“İşte hesap günü için size va'dedilen şeyler bunlardır -denilecektir-.” (Sad Suresi . ayet: 53)

 

وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

  قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ

 

“Ve derler ki: Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz ne vakit bu vâd? Deki: Sizin için vaad edilmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri geçebilirsiniz.” (Sebe Suresi.ayet: 29-30)

 

  وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ

“Sûr'a üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür.”  (Kaf Suresi.ayet:20)

 

وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ

 

“Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir “ ( Kaf Suresi.ayet: 21)

 

  يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَـذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ

 

“ Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: "Kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler “ (Enam Suresi.ayet130)

 

 

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

  (Sakınanlar) En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür”.(Enbiya Suresi.ayet: 103)

 

 

فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“ (O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu bizde sizi unttuk;yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın”” (Secde Suresi. Ayet:14)

 

  وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنسَاكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا وَمَأْوَاكُمْ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّاصِرِينَ

“ Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur!” (Casiye Suresi. Ayet:34)

 

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ

“ Nihayet Sûr'a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.”(Yasin Suresi. Ayet: 51)

 

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَن بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

“(İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler. “.(Yasin Suresi. Ayet:  52)

إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ

” Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar. “.(Yasin Suresi. Ayet: 53)

 

Sayın Hulusi, Yukarıdaki okuduğumuz ayetlerle, bu konu da açıklanmış oldu.

A. HULUSİ’NİN KULLUK ANLAYIŞI

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“ Kulluk” Nedir?

 

Zaten daha dar kapsamlı  olarak, insan ve cinlerin  dahi kulluk   etmek için  yaradılmış olduklarına da  şu ayet işaret etmektedir:

CİNLERİ VE İNSANLARI SADECE KULLU ĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM!... (51/58)

Kulluğu yerine getirmeleri için yaratılmış olanların; o gayeye yönelik olarak yaratılmış olanların , bu kulluğu ifâ etmemeleri  acaba mümkün olabilir mi? ( Ahmet Hulusi,, Hz.Muhammed Neyi Okudu. S:159)

 

Sayın Hulusi ! Yukarıdaki sözünüz doğru ise: Cehennem niçin yaratıldı ? O ateşte kimler niçin yanacak?  Bu sözleri nasıl söyleyebiliyorsunuz ?!

A. HULUSİ’NİN FATİHA’DA Kİ YARDIM İSTEĞİNİ YADIRGAMASI

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Böylesine geniş kapsamlı  ve tüm varolmuşları içine alan manaları ihtiva eden  ayetlerin anlamının ; son derece dar sahada , “namaz kılan kişinin  rabbine kulluk itirafında  bulunması ve ondan yardım istemesi”   şeklinde anlaşılması Kuran-ı Kerim ’in  “evrensel sistemi açıklayan  kitap”  oluşuna uygun düşmemektedir müşahademiz e göre...  (Ahmet Hulusi .Hz.Muhammed Neyi Okudu.S:160)

 Sayın Hulusi ! Önce Fatiha Suresini buraya alıyorum beraber okuyalım :¡

 

 

 

 بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

  الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

  الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

  مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ

  إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

  اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ

  صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

 

 ¢¤1. Rahman ve Rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).

2. Hamd; âlemlerin Rabbi, 3. Rahman ve Rahim olup

4. Cezâ gününün sâhibi olan Allah Teâlâ'ya mahsustur.

5. (Ey Allah'ım) Yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.

6. Bizleri doğru yola ilet,

7. O kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!

Sayın Hulusi!  Her namazda okunması emredilen  Fatiha Suresi için:

“namaz kılan kişinin  rabbine kulluk itirafında  bulunması ve ondan yardım istemesi”   şeklinde anlaşılması Kuran-ı Kerim ’in  “evrensel sistemi açıklayan  kitap”  oluşuna uygun düşmemektedir müşahedemize göre...“ diyorsunuz. Cenabı Allah(c.c.) Kur’anı Kerim’in en başında: Her namazda bana bu şekilde hitab edin ve benden bu şekilde yardım isteyin buyururken ; siz bu emri nasıl beğenmez ve yadırgarsınız! Günah olmuyor mu! En azından; şu ayeti  kerimeyi  inkar mı ediyorsunuz ?

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir”. (Bakara Suresi. Ayet: 153)

A. HULUSİ’NİN İBADET ANLAYIŞI

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Bu arada  şu soru akla gelebilir...

Bütün varlıklar yaradılış gayelerine hizmet eder bir biçimde yaşam sürerek “kulluk”ediyorlarsa; bu durumda bizim “İbadet”lerimizin anlamı ne?.. Neden ibadet edelim?..Biz Allah’a tapmak için namaz kılmıyor muyuz ? İbadet etmedikleri için  cehenneme gitmiyorlar mı ?

Önce “kulluk” kavramının iki anlamına işaret edelim ...

Birinci manada “kulluk”geniş kapsamlı ve “mutlakıyet “ifade eder şekliyledir...Bu gerçek anlama , yukarıda işaret ettiğimiz ayetler toplu olarak değerlendirildiğinde kavuşmaktayız...

Bu manada “kulluk”evrensel sistem içindeki tüm yaradılmışların, “mutlak kulluk” için varedilmiş oldukları ve her an da buna devam ettiklerini açıklama sadedindedir...

-“CİNLERİ VE İNSANLARI SADECE KUL LUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM...”(51-58)

  şeklindeki Kur’an hükmü buna işaret eder. Buna “fıtri kulluk “da denir!.

İkinci manada izafi –göresel  “kulluk”ise, bireyin “Rabbi olan Allah’ı farketmesi O’na kulluk için var olduğunu ve bu görevi yaptığını kavraması ve nihayet bu halinin devamı için de her an gene ALLAH’ a muhtaç olduğunu hissetmesidir...” Ki bu da “ göresel” anlamda,   “ bireysel kulluktur...”

ALLAH”’ a “ tapınma” konusuna gelince...

“ TAPINMA”, asırlardır, çeşitli toplumların şuursuz bir biçimde putlarına, Tanrılarına yaptıkları saygı, yakarış gibi davranışları tarif için kullanılan bir kelimedir... Asla “ kulluk” diye çevirdiğimiz “ ibadet” kelimesinin manasını ifade etmez ve “ ibadet” kelimesini Türkçeleştiriyorum diye “ tapınma” kelimesini kullanmak, oldukça önemli bir hatadır!.. Kullanan kişinin Türkçe bilgisinin yetersizliğine verilir!..

Diğer taraftan,

 

-“ CİNLERİ ve İNSANLARI SADECE KULLUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM...” (51/58)

Ayetinde geçen “ ibadet” yani “ KULLUK” kelimesinin İbn-i Abbas R.Anh. tarafından “ liya’rifun” diye yorumlandığı ve ayetin böyle anlaşılması gerektiği yaygın olarak bilinen bir husustur...

Şayet, “ liya’bidun” kelimesini bu manada anlayacak olursak ve “ iyyake’nabubu” ifadesindeki “ kulluğun” da “ irfan” manasına işaret ettiğini düşünürsek; o takdirde şöyle bir anlam ile karşılaşırız:

“Alemlerin Rabbi olan ALLAH ’ın bizim Rabbimiz olduğunun bilinciyle, her an O’nun varlıkta tasarrufunu seyretmekte olduğumuzu itiraf eder ve bu bilinçli kulluğumuzun devamı için de o’ndan yardım bekleriz”...

Peki biz ibadetlerimizle Cennete gitmeyecek miyiz, bunun için ibadet etmiyor muyuz?

İşte tamamıyla asılsız bir kabulleniş daha!.. Hiç kimse ibadet ettiği için Cennete girmez!.. 

Çok bilinen bir hadisi şerifinde Hazreti Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur:

--“ Hiç kimse ameliyle Cennete gidemez”... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:161-163)

“ İBADET” e gelince... Esas itibariyle “ itaat” manasınadır... Gerekçe sormasızın, mükemmel bir şekilde görevi yerine getirme, anlamını ifade eder... Esasen herkes, varoluşunun gereğini otomatik olarak ve mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir... Yani kulluğun ifa etmektedir... ( Ahmet Hulusi ,Hz.Muhammed Neyi Okudu .S:-166)

 

Sayın Hulusi! Şu söylediklerinize gerçekten siz inanıyor musunuz ? Yani herkes Önce yaratıcısına, sonra da insanlığa karşı vazifelerini yapıyorlar mı? Cuma günleri bir İslam memleketi olan ülkemizde , cuma namazı için dükkanların yüzde kaçı kapanıyor? Kaldı ki siz tüm varlıkları ve tüm insanları kaydediyorsunuz, dünya nüfusunun çoğunluğunun   Çinliler gibi  ateist, Hintliler  ve diğerleri gibi müşrik olduklarını bilmiyor musunuz? Ve; “cinleri ve insanları yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” ayetini bildiğiniz halde insanları niçin aldatıyorsunuz ? Bu  konuyla ilgili ayeti kerimeleri beraber okuyalım: 

 

 

İşte ayetler:

 

بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ

“Hayır.. Yalnız Allah'a ibadet et. Ve şükr edenlerden ol.” (Zümer Suresi. Ayet:66)

 إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“(Ey Allah'ım) yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.” ( Fatiha suresi ayet: 5)

 

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“ Fakat tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. “(Tevbe Suresi. Ayet: 11)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz ki sakınmış olasınız.” ( Bakara suresi ayet: 21)

   وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

 

“Ve cinleri ve insanları yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye -yarattım.” (Zariyat Suresi.ayet: 56)

 

  وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

 

“Ve Allah Teâlâ'ya ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ve anaya, babaya iyilik ediniz. Ve akrabalara ve yetimlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna -da iyilik ediniz- şüphe yok ki, Allah Teâlâ kendini beğenen, böbürlenip duranları sevmez.” ( Nisa suresi ayet: 36)

 

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

“Ve senden evvel hiçbir Peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik. Muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz.” ( Enbiya suresi ayet: 25)

 

Sayın Hulusi ! Uzun uzun sözler söyleyerek  “İBADET” kelimesi için:

 

“ İBADET” e gelince... Esas itibariyle “ itaat” manasınadır... Gerekçe sormasızın, mükemmel bir şekilde görevi yerine getirme, anlamını ifade eder... Esasen herkes, varoluşunun gereğini otomatik olarak ve mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir... Yani kulluğun ifa etmektedir... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:-166) diyorsunuz.

Bakınız, bu büyük yanlışı da Enbiya Suresinin okuyacağımız 73. ayeti nasıl düzeltiyor :

 

  وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ

 

“Ve onları imamlar kıldık ki, bizim emrimizle hidayet rehberi bulunurlar ve onlara hayırlı işleri yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve bize ibadet edenler oldular.” ( Enbiya suresi ayet: 73)

 

Burdan şunu öğreniyoruz ki; “İBADET” ayette bildirildiği üzere; Namaz kılmak ,zekat vermek gibi; Kur’an’ı Kerimde yapılması istenen:  Oruç, hac  ve saire, bütün emirleri yerine getirmek ve  haramlardan, yasaklardan sakınmaktır.

TECELLİYAT: YARATILMIŞ SUÇLANMAZ MIŞ (!)

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“DE Kİ: HEPSİ PROGRAMLARINA (Şakül lerine) GÖRE HAREKETLERDE BULUNURLAR...” (17/84) Buyruğu her şeyi ortaya koymaktadır...

Bundan Sonra haddimize değildir ki, herhangi bir yaradılmışı suçlayalım veya itham edelim...

Başarı, alemlerin Rabbı olan ALLAH’ tandır. (Ahmet Hulusi.Tecelliyat, S: 12)

 

Sayın Hulusi! Yukarıdaki satırlarınızda: “Bundan Sonra haddimize değildir ki, herhangi bir yaradılmışı suçlayalım veya itham edelim...”diyorsunuz Allah’a (c.c.) inanmayan, itaat etmeyen kulları; Bizzat Hz.Allah ve Resulullah kınamıyorlar mı? Cehennemle tehdid etmiyorlar mı?  İyi de, birçok yerlerde sizin“ Aklı kıtlar” diye tenkid ettiğiniz guruplar kimler? Bizzat okurlarınıza  kullandığınız ağır ifadeler neden ! İşte örnekler:

 

Belki gökteki bir Tanrı seni cezalandırmayacak; ama gittiğin ortamda, çok kuvvetsiz olduğun için, o ortamın yaşam koşulları içinde perişan olacaksın!.

Bundan seni ne Ahmet Hulusi kurtarabilir; ne de bir başkası!.

Çünkü sen dünyada, şefaat olarak Allah resulünden gelip sana ulaşan ilmi, inkar anlamına gelen yaşam biçimini seçtin!.

Defalarca söyledik ve yazdık ki; “ salât” , “ oruç”, “ hac” ve diğer teklif edilenler, hep senin kendini geliştirmen içindir; yukarıdaki bir Tanrı’nın gönlünü alman için değil!.” (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.234-235)

 

 

 

 

 

 

 

A.HULUSİ’NİN OKURLARINI KINAMASI

 

 

A.Hulusi diyor ki:

 

“Anlayışı sınırlı ve anlayışı kıt bazı tanıdıklara ve sistemin seslenişi yazıları ile diğer yayınlardaki bir kısım açıklamaları yanlış yorumlayanlara, son bir uyarı da bulunmak istiyorum.

Biz, Allah’ın lütfu ihsanı, inayetiyle, bu güne kadar çeşitli zatlar tarafından yapılmış açıklamalara ilaveten, bu güne kadar hiç değinilmemiş bir kısım konulara değindik.

Bu güne kadar söylenmemiş bazı şeyleri söyledik..

Bu güne kadar açıklanmamış bazı sırlara işaret ettik...

Kur’an ayetlerinin işaret ettiği, bu güne kadar üzerinde durulmamış bazı deruni muhtevalarına temas ettik...

Takdirimizdeki kadarıyla bunları ele alıp; ortamın ve insanlık bilgisinin kaldırabileceği nispette açıklamalar yaptık...

Ne var ki...

Bazı anlayışı sınırlı ve anlayışı kıt insanlar bütün bunlardan yanlış hükümler çıkardılar!.

Adeta ibahaya sapacak oldular!.

Bilgi yüklü bilgisayarlara döndüler yazdıklarımızı ezberleyip!.

Sistemi açıklamaya çalıştık; “ sistemi fark ettiklerini söyleyip”; sonra da sisteme kafa tutup, savaş açan bir zihniyet içine girdiler!.

Silindirin önünde durmayın, ezer geçer; dedik; “silindirin ezip geçeceğini fark ettik”, deyip; silindirin önüne uzandılar!!!

“ Ateş yakar, acıma duygusu yoktur ateşin; su boğar” dedik... “ anladık, fark ettik ateşin yakacağını, suyun boğacağını”, deyip; içine atladılar ateşin, suyun, güya sistemi anlamış (!?) olarak!.

Yuh olsun!.

Bu ne anlayış?

Bu ne gaflet!.

Bu ne ters kavrayış!.

Akılla yaşadığını söyleyen güya hesap-kitap adamları, nasıl bu kadar akılsız olabiliyorlar!.

Sanırım bu da bir tür ters mucize!?

Tüm yayınlarımda, Allah resulünün “ ikra=oku” yup bildirdiği “ din” i=sistemi bir kere daha açıklamaya çalıştım...

“ Salât” ın batın boyutuna işaret ettim; ancak bütün batını yaşamların bedensel beyin çalışmalarıyla birlikte değerlendirilebileceğini defalarca anlattım!

Ayrıca, bedensel boyutuyla “ salât” ın yeterli olmayacağını, gönül=şuur yanının yaşanmasının da şart olduğunu anlatmaya çalıştım... bunu ters anlayıp, “ beş vakit salât” ın bedensel yanını rafa kaldırdılar bazıları!. (Ahmet hulusi. Dini Yanlış Algılama, S.231-233)

 

Bu sözleriniz birbiri ile çelişmiyor mu ? Hani kimseye karışmak kimin haddine diyordunuz !

Sayın Hulusi; sık sık keşfinizden bahsediyor  ve insanları bindörtyüz senedir geleduran batıl inançlarından kurtarmak için bu güne kadar açılmamış Kur’ani gerçekleri açıklamak için geldiğinizi söylüyorsunuz. Ayrıca; herkes yaratıldığı doğrultuda yaşayacağı için de; hiç kimsenin yaptığından dolayı kınanamayacağını savunuyorsunuz. Şimdi ne oldu da: Aydınlattığınız, eğittiğiniz binlerce okurunuz namazı ve diğer ibadetleri terk etti diye: Onlara akılsızlar, aklı kıtlar diyorsunuz! Hani :  Allah, ötede bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, “ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur. (Ahmet hulusi. Dini Yanlış Algılama,S.41)  diyordunuz.Ne ne oldu?  Tanrıdan başka bir şey yoksa bu aklı kıtlar kimler ve  neyler! Demek ki ; her şeyi yoktan vareden Allah (c.c.) var, bir de yarattıkları her şey var. Bizler de O’nun kullarından birileriyiz.

Sayın Hulusi; halk arasında güzel bir söz var:Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.” derler. Siz bu hatayı binlerce okuyucularınıza yükleyeceğinize biraz da öz eleştiri yapsanız daha güzel olmaz mı ? Bakın bu ayetlerden kendimize düşeni alalım:

 

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa sûresi âyet:115)

 

  قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

 

“ (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” (Al-i İmran Suresi. Ayet: 26)

 

  اللّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ

“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!” (İbrahim Suresi.Ayet: 2)

 

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز

 

ُ الْحَكِيمُ

“ (Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.” (İbrahim Suresi:Ayet: 4)

 

   وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

 

“Andolsun ki, cinler ve insanlardan çoklarını cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır , onlar ile göremezler ve onların kulakları vardır, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.”(Araf Suresi.ayet :179)

 

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابَّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

 

“Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir”.(Enfal Suresi. Ayet: 22)

 

وَلَوْ عَلِمَ اللّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَّأسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ

“ Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi “ ( Enfal Suresi.ayet: 23)

 

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

“ Allah katında, yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler”.(Enfal Suresi.ayet: 55)

 

 

  لِلَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُواْ لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لاَفْتَدَوْاْ بِهِ أُوْلَـئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

“İşte Rablerinin emrine uyanlar için en güzel (mükâfat) vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka feda ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır! “ (Rad Suresi. Ayet:  18)

 

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ أُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ

“Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Al-i İmran Suresi. Ayet:91)

 

 

A. Hulusi Diyor Ki;

“BİLENLER YILDIZLAR GİBİ ŞEYTANDAN KORUNURLARMIŞ(!)

“ BİZ DÜNYANIN SEMAINI YILDIZLARLA DONATTIK VE BÜTÜN AZGIN ŞEYTANLARDAN KORUDUK...” ( 37/6-7)

Bilenler, idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir. Allah dostlarından, korunmuşlardan olmuşlardır... ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S: 46)

 

Sayın Hulusi! Yine bilmeden neler söylüyorsunuz! Haşa peygamber gibi,  insanlara vaatlerde bulunuyorsunuz. Allah’ın Resulü  Hz. Muhammed ancak on kişiyi cennetle müjdelemişti, Siz ne cesaretle: “Bilenler, idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir” diyorsunuz ?             

Onlar kimlerdir! Neyi bilmiş, neyi idrak etmişlerdir. Cinlerin dahi ulaşamayacakları mertebelerde yerleşmiş olarak onları gördünüz mü ? O mertebelerin sözlükte yeri var mı ? Yerleşmişlerdir derken elinizle yerleştirmiş gibi olmuyor musunuz !

Sayın Hulusi! Hz. İsa hariç; her doğan çocuğa bir melek, bir de cin yani şeytan verildiğini; yine peygamberler dahil ,her insanın bir şeytanı olduğunu; Ayşe annemizin, hadisinden biliyoruz. Ancak yalnız Peygamberimiz Efendimiz “Benim şeytanım bana teslim oldu, bana zarar vermiyor” buyurmaktadır.İşte Hadis:

 

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّ رسولَ اللّهِ #: خَرََجَ مِنْ عِنْدِنَا لَيًْ. قَالَتْ: فَغِرْتُ عَلَيْهِ أنْ يَكُونَ أتَى بَعْضَ نِسَائِهِ، فَجَاءَ فَرَأى مَا أصْنَعُ. فَقَالَ: أغِرْتِ. فَقُلْتُ: وَمَا لِمِثْلِى َ يَغَارُ عَلى مِثْلِكَ؟ فقَالَ #: لَقَدْ جَاءَكِ شَيْطانُكِ. قُلْتُ: أوْمَعِى شَيْطَانٌ؟ قَالَ: لَيْسَ أحَدٌ إَّ وَمَعَهُ شَيْطانٌ. قُلْتُ: وَمَعَكَ؟ قَالَ: نَعَمْ. وَلكِنْ أعَانِى اللّهُ عَلَيْهِ فَأسْلَمَ[. أخرجه مسلم والنسائي.قوله: »فَأسْلَمَ« أى إنقاد وأذْعَنَ وَصَارَ طَوْعاً فَ َيَكَادُ يَعْرِضُ لى بِمَا َ أُرِيدُهُ، وَلَيسَ مِنَ ا“سَْمِ الَّذِى هُوَ بِمَعْنى ا“يمان .

(4309)- Hz. Âişe (radıyallahü anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir  diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve: "Kıskandın mı yoksa?" dedi. Ben de: "Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm:"Sana yine şeytanın gelmiş olmalı" dedi. Ben:"Benim şeytanım mı var?" dedim."Şeytanı olmayan kimse yoktur" dedi."Senin de var mı?"dedim."Evet, ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da müslüman oldu!" buyurdu." [Müslim, Münafikun 70, (2815); Nesâî, İşretü'n-Nisâ 4,(7, 72).]

 

Sayın Hulusi ! ilk insan ve atamız olan   Hz.Adem “Allemel esma” olarak; ilmi imtihanda meleklerden üstün gelmiş ve “isimleri öğreten” ünvanını almamış mıydı ve de melekler O’na saygı secdesi yapmamışlar mıydı? Sonra şeytan O’na  ve Havva annemize yasak meyveyi yedirerek cennetten çıkmalarına sebep olmamış mıydı? Hz. Adem; sizin bilenler, idrak sahipleri dediğiniz kimseler kadar bilmiyor muydu! Meleklerden üstün geldiği ; bütün melekler kendisine ,Allah’ın emriyle secde ettikleri halde! 

 

 

İşte ayetler:

 

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

“Ve -Allahu Teâlâ- bütün eşyanın isimlerini Adem'e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu.”(Bakara Suresi. Ayet 31)

 

قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

” Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin.” (Bakara Suresi. Ayet 32)

 

 

قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْض

 

ِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

“ Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.” (Bakara Suresi. Ayet 33)

 

 

 وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

 

“Hani biz meleklere demiştik ki Adem'e secde ediniz. Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.” (Bakara Suresi. Ayet 34)

 

وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِن

 

َ الْظَّالِمِينَ

“Ve biz demiştik ki ey Adem! Sen ve eşin şu cennette oturun. Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.” (Bakara Suresi. Ayet 35)

 

 

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْض

 

ِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

“İmdi şeytan, Adem ile Havva'yı cennetten kaydırdı, oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz, sizin için yer yüzünde bir vakte kadar bir ikametgâh ve bir nasip vardır.” (Bakara Suresi. Ayet 36)

 

Hz. Ademin durumunu  gördükten sonra; Peygamberimiz Efendimizin,”O insanların en mükerremidir; çünkü, peygamber oğlu, peygamber oğlu peygamberdir”  buyurduğu  Hz.Yusuf ‘un ifadesine bakalım:

 

 

   وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ

 

“(Yusuf: Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Yusuf suresi.ayet.53)

 

Yusuf aleyhisselam ; nefsi böyle tarif ederek Allah’a sığınırken:

Kendi şahsi şeytanını İslam eden Resulullah Efendimize, tüm şeytanlardan O’nu koruması için ; Rabbimiz şöyle buyuruyor:

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Ve şâyet seni şeytan tarafından bir vesvese -bu affedici muameleden- çevirmek isterse hemen Allah'a sığın. Şüphe yok ki, O'dur -her şeyi gerçekten- işiten, bilen O'dur.”(Fussilet Suresi. Ayet :36)

 

وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ

“Ve de ki: Yarabbi!. Ben şeytanların vesveselerinden sana  sığınırım!.(Müminun Suresi.ayet :97)

 

وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ

“Ve yarabbi!, sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden. (Müminun Suresi.ayet :98)

 

Başka  konularda ise: O’nun şahsında şeytanların tehlikesini şöyle anlatıyor Rabbimiz:

 

وَإِن كَادُواْ لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذًا لاَّتَّخَذُوكَ خَلِيلاً

“ Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. (İsra :Suresi.ayet:73)

 

  وَلَوْلاَ أَن ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدتَّ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلاً

“ Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” (İsra :Suresi.ayet:74)

Sayın Hulusi, alemlere rahmet olarak gönderilen ve tüm insanlığın efendisi olan: Resulullah Efendimize; Katiyyen şeytanın şerrinden emin olmaması bildirilirken, tekrar ediyorum siz nasıl:

 £Bilenler, idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir” diyebiliyorsunuz !

A. HULUSİ’YE GÖRE AZRAİL’DEN BAŞKA ÖLÜM MELEKLERİ YOKMUŞ !

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“Mesela Azrail isimli, canlıların “ ölüm” üne vesile olan melek... sorulur... tek midir, çok mudur?... bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...

Bunu basit bir misal ile açıklamaya çalışayım... Uranüs’e gitmekte olan gök aracı, NASA merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır...

Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...

İşte, Azrail isimli melek te yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte ve “ ölüm” denilen beynin durmasını oluşturmaktadır..”. ( Ahmet Hulusi  Ruh insan cin S:25)

 

Sayın Hulusi! Azrail aleyhisselam hakkında da yanlış yorumlar yapmış; yanlış bilgiler vermişsiniz. Çünkü işin kolayına gitmiş bu konudaki ayetleri araştırmamışsınız.; Daha önceki tarihlerde de  bu çeşit sorulara yanlış cevaplar verilmiş. Bir anda tek başına Hz. Azrail dünyanın her köşesindeki insanların canlarını nasıl alabiliyor şeklindeki bir soruya : Bir şehrin her tarafındaki elektrikleri; ana santraldaki bir kolu indirmekle nasıl hepsini birden söndürmek mümkün oluyor ise ; Hz.Azrail de o şekilde  birçok ruhları bir anda alabilir demişler. Tabii bu cevap da sizinki kadar yanlış.

İşin doğrusu: İlerideki ayeti kerimelerde okuyacağımız gibi sayısız insanları korumakla görevli melekler vardır. Bunlar hayatımız devam ettiği müddetçe bizleri korurlar; fakat ecel gelince bir saniye geciktirmeden ruhlarımızı alırlar. Bu konuyla ilgili ayetlerde ölüm melekleri hep çoğul olarak kullanılır. Yani ölüm meleği denmez; ölüm melekleri tabiri kullanılır. Azrail aleyhisselamdan bahsedilmez.

 

İşte ayetler:

 

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ

 “ O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.”(Enam Suresi.ayet: 61)

 

ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ

“ Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur.”(Enam Suresi. Ayet: 62)

 

  وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواْ الْمَلآئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ

“ Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "Tadın yakıcı cehennem azabını" (diyerek) o kâfirlerin canlarını alırken onları bir görseydin!” (Enfal Suresi. Ayet  50)

 

قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ

“De ki: Size müvekkel olan ölüm meleği, sizin canınızı alacaktır. Sonra da Rabbinize döndürüleceksinizdir.”(Secde Suresi. Ayet  11)

 

الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“ (Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.” (Nahl  Suresi. Ayet: 32)

 

Bu yukarıdaki ayet de ; Allah’ın (c.c.)  hoşnut olduğu kullarının melekler tarafından ruhlarının,  müjdelenerek sevgiyle alınacağını bildirmektedir.

A. HULUSİ’NİN DUA ANLAYIŞI

A.Hulusi diyor ki:

“Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur...

Mesela yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!... ( Ahmet Hulusi  Ruh insan cin S:60)  Diyor ve şöyle devam ediyor:

Manevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...

Esasen, burada ayrıca belirli bir “ meleki” veya kendilerine “ uzaylılar” olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz...

RİCALİ GAYB denilen yüksek manevi güç sahibi kişiler, “ irşad kutupları” dahi çoğunlukla, yer yüzüne çeşitli ilimleri güçlü beyin dalgalarıyla yayarlar... ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir...” ( Ahmet Hulusi .Ruh- insan- cin. S::61)

 

Sayın Hulusi! Burada da yersiz yorumlara gidiyorsunuz: Sizin gibi inançlı bir kimseden umulmayan; maddeci, ateist bir yorum olabilir ondan dolayı bunu bir ateist yapsa hiç yadırgamaz ve üzerinde durmazdık. Bakın yazınızı bir daha okuyalım:

 

Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur...

Mesela yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..

 

Ne diyorsunuz! Bulutları, beyinden çıkan dalgalar mı topluyor; yoksa her şeye Kadir olan Allah’ın (c.c.) emrinde bulunan meleklerin; rüzgarları yönlendirmesiyle, bulutları sevk edip istediği yere istediği kadar, yağmur ve dolu yağdırıyor ?

İşte ayetler :

 

وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا أَنتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ

“Ve rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik, sonra gökten su indirdik de onunla su ihtiyacınızı giderdik ve siz onu (yeterli) suyu depolayamazdınız.” (Hicr Suresi. Ayet:22)

 

فَيُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاء وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ

 

“.Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, bir bulutu sevk ediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra onu üst üste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet ettiriyor ve onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri gideriversin.”(Nur Suresi. Ayet: 43)

 

وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ

” Ve O ki, gökten belirli bir miktar su indirmiştir. Artık onunla bir ölmüş beldeye -hayat- neşretmiş olduk. İşte siz de -kabirlerinizden- öyle çıkarılacaksınızdır.” (Zuhruf Suresi. Ayet 11)

 

Yazınızın şu bölümünde bakın ne diyorsunuz:

Manevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...”

 RİCALİ GAYB denilen yüksek manevi güç sahibi kişiler, “ irşad kutupları” dahi çoğunlukla, yer yüzüne çeşitli ilimleri güçlü beyin dalgalarıyla yayarlar... ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir... ( Ahmet Hulusi , Ruh- insan- cin. S:61)

 

Sayın Hulusi ! Yukarıdaki iddialarınız da Allah’ı (c.c.)ve meleklerini dışlamaktan başka bir mana ifade  etmiyor. Şimdi dua ile ilgili ayetleri okuyalım:

 

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا

“(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) duanız( yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resûl'ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır! “ ( Furkan Suresi.ayet 77)

 

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mu’mın Suresi.Ayet: 60)

 

ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

“Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Şüphe yok ki, o haddi aşanları sevmez.”  ( Araf suresi ayet: 55)

 

  وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا

“ Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver”  (İsra Suresi.ayet 80)

 

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

 "Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!"(İbrahim Suresi.ayet:41)

 

 

  لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 

“...Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!  (Bakara Suresi.ayet:286)

 

 

رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ

“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi, Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!” (Al-i İmran Suresi.ayet:193) 

 

 

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

“O kâfir olanlar bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler mi? (Enbiya Suresi.ayet: 30)

 

وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

“Ve gökyüzünü de bir korunmuş tavan yaptık. Halbuki, onlar onun ayetlerinden yüz çeviricilerdir.”  (Enbiya Suresi.ayet: 32)

 

   وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى

  مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى

 

“ Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki. Arkadaşınız şaşırmadı, ve bâtıla inanmadı.” (Necm Suresi.ayet:1-2)

   وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

  إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

  عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى

  ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى

  وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى

  ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى

  فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

  فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

  مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى

  أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى

 

“Ve arzusuna göre söz söylemez. O başka değil, ancak bir vahydir, vahy olunuverir. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi. Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. Hemen -Allah Teâlâ'nın- kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?.” (Necm Suresi.ayet:3-12)

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى

  عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى

  عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى

  إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى

  مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى

  لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى

 

“ And olsun ki, O'nu -Cibril'i- diğer bir inişinde de gördü. Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında ise Cennetülme'va bulunmaktadır. O vakit ki, Sidreyi bürüyen bürüyordu. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı. And olsun ki, Rabbi’nin en büyük âyetlerinden -bir kısmını-gördü.” (Necm Suresi.ayet:  13-18)

 RASULÜN ÜZERİNDE TEBLİĞDEN BAŞKA VAZİFE YOKMUŞ (!)

A.Hulusi Diyor Ki;

 

 “ RASULÜN ÜZERİNDE TEBLİĞDEN BAŞKA VAZİFE YOKTUR...” ( 5-99)

Ayetinde bulunduğu gibi; -ki bu gerçeği Muhyiddini A’rabi ( selam ona) de Fusus nam kitabında belirtmiştir-; sadece tebliğciden, ikaz ediciden, müjdeleyiciden, şahidden başka bir şey değilken, kimin haddinedir, şeyhlik, mürşidlik iddiasına kalkışmak...

Kur’an’da kendisine mürşid diye hitap edilmemiş, mürşidim dememiş Efendimiz önümüzde dururken, bazı kişilerin böyle bir davaya kalkışmaları elbette ki hayret vericidir...” ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S:47 )

 

KUR’AN, rabıtan Zat-ı Hak olsun!..

Bil ki, hiçbir fani mürşid olamaz ve değildir!..

O kişilerin her biri en ziyade Efendimizin varisleridir... Varislere ise, ancak o kişilikde olanlar kalabilir..” ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S:47 ).

 

Sayın Hulusi! Bu kadar kısa görüş sahibi olacağınızı hiç tahmin edemezdim ! Size ne oluyor da : Cenabı Allah’ın (c.c.)  “Seni ancak alemlere rahmet olarak” ve de “Nurlar saçan bir güneş olarak gönderdik” buyurduğu; tüm insanlığın efendisine: “Mürşitlik” sıfatını çok görüyorsunuz ? ve de ; “Allah (c.c.) O’na  ”Mürşid dememiş” diyebiliyorsunuz

Bu kanuda sizin gibi düşünen : Sayın Abdulaziz Bayındır’a cevaben yazdığım ayetleri tekrar olmasın diye buraya almak itemezdim. Ama  bu kitabı okuyanların Sayın Bayındıra cevap olarak yazdığım kitabı görmemiş olabileceklerinden tekrar olmasına rağmen buraya alıyorum. İnşeallah bu ayetler size birşeyler anlatır da inancınızı düzeltirsiniz. Zaten bu sıfatı Peygamberimize çok görürken kendinize çok güzel yakıştırıyor: “ Bu benim keşfim” “Bindörtyüz yıllık sırları açmak benim görevim” gibi iddialardan da vazgeçmiyorsunuz (!)

 

İşte Peygamberimiz Efendimizi tanıtan bazı ayetler:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ

“İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, Allah hakkında tartışır. (Hac Suresi. Ayet: 8)

 

وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلآ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ

“Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun ,hidayet edici( bir rehberi) vardır.”(Ra’d Suresi.ayet:7)

 

وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ

 

“Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.”(Lokman Suresi.ayet.20)

 

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ

 

“Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik”.(Secde Suresi.ayet:24)

 

يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ

 

“İmân eden zât ise dedi ki: Ey kavmim bana tâbi olunuz, sizi doğru yola götüreyim.”(Mümin Suresi. Ayet :39)

 

  الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”  (Araf Suresi.ayet: 157)

 

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا

 

ْ تَعْلَمُونَ

“ Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bakara Suresi.ayet:  151)

  لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ

 

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Al-i İmran Suresi:  ayet: 164)

 

وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

”Musa'nın kavminden hak ile doğru yola ileten   ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır “(.A’raf Suresi. Ayet: 159)

وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

 

“Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.(A’raf Suresi. Ayet:181)

 

  وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru yola hidayet ediyorsun. ”(Şura Suresi . ayet: 52)

 

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

 

“Andolsun ki Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab Suresi. Ayet 21)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

“O,arzusuna göre de konuşmaz.”(Necm Suresi. Ayet: 3)

 

 

وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

 

“Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir (Enfal Suresi. Ayet: 33)

 

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنظُرُونَ

 

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır.(Enfal Suresi. Ayet: 6)

 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

“ (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.(Enbiya Suresi. Ayet: 107)

 

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

 

“Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).(Ahzab Suresi. Ayet: 46)

 

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz.(Nur Suresi. Ayet: 56)

 

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

 

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. (Hucurat Suresi. Ayet: 2)

 

  إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ

“Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. (Hucurat Suresi. Ayet: 3)

وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ

“Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.”(Kalem Suresi. Ayet: 3)

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Suresi. Ayet: 4)

 

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”(Al-i İmran Suresi. Ayet: 31)

 

  قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez”.(Tevbe Suresi. Ayet:24)

 

A. Hulusi Diyor Ki;

 AHMET KADIYANİ=KADIYANİLİK

 “Dünya üzerinde, anlattıklarımıza en büyük örnek durumunda olan ve cinlerden birisine bağlı olarak yaşamış bulunun Ahmet KADYANİ, bizzat kaleme aldığı hayat hikayesine göre, Hindistan’ın Kadyan kasabasında doğmuştur...

Kendi anlattığına göre, keşif (!) yoluyla ailesinin aslen Semerkand’ lı olduğunu öğrenmiştir... yaradılış olarak kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip bir kişidir.

Sık sık yalnız bir köşeye çekilip benliğini tanıma çalışmaları yapmaktadır...

İşte bu günlerden birinde aniden gizliden bir ses işitir... bu sesi sadece o duyabilmektedir... kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duymamaktadır...

İşte bu ses, babasının o gün akşam ezanından sonra öleceğini, bildirir...

Ahmet Kadyani bunu işitince çok korkar ve çok üzülür...

Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar gelir:

ALLAH kuluna yetmez mi?...

Ve gerçekten o gün akşam üstü babası vefat eder...

Ahmet Kadyani hikayesini anlatmaya şöyle devam etmektedir:

“ O sesi, ondan sonra çok duydum... o ses, bana pek çok şey öğretti!... o ses beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı!...fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayra harcamak üzere servete boğdu!...”

Ahmet Kadyani’ nin bazı özelliklerinden bahsettikten sonra, cinlerden birisinin onu kendisine nasıl bağladığını; bazı yanlış inançlara yönelttiğini de, bunlar sanki hakikatmış çasına bizzat kendi ağzından nakletmeye çalışacağız.

Kadyani’nin kulağına gelen ses hakkındaki görüşleri şöyle idi:

“ Kulağıma değen sözlerin rahmani olduğundan asla şüphe etmiyorum...çünkü, şeytan benimle alay etse, içindeki fenalıklar dile gelse, mutlaka farkederdim...” bazen o sözleri uzaktan işitiyordum, bazen de o sözler bizzat benim ağzımdan çıkıyor; fakat söyleyen ben olmuyorum...

O kadar ki, bazen hiç bilmediğim lisanlarda bile konuşuyorum...

Alelade bir ruhun veya ruhların bana hulul ettiğine “ içime girdiğine”inanmıyorum...

Bu iş pek başka bir iş!... fakat ne suretle başka?... başkalığını seziyorum ya!... bu kadarı bana ve bana bağlı olanlara yeterli!...

Evet şimdi de CİNİN sonunda iğfal ederek saptırdığı Ahmet Kadıyaninin yapığı işi görelim...

Sonunda bir gün ortaya çıkıyor ve şöyle diyor:

“ La ilahe illallah, muhammedün resulullah!... ben peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan muhammedin kalbini dolduran şevki ile mesih ibn-i meryem’im...

Muhammed’den başka peygamber gelmeyecek yalnız bir kişi onun hilafeti fahiresine ( onun iftihar edilecek mertebesine) bürünecektir... işte ben, oyum!... Kadyanlı Ahmet, efendisi muhammedin hatemün nebiliğine ( son nebi) halel gelmeden nebi olmuş, Tanrısından mukaddes bir görev almıştır!...”

Birinci dünya savaşından sonra ölen asıl ismiyle Kadyanlı Mirza Gülam Ahmet’ den  “ keramet” diye nitelendirilen bir çok haller de ortaya çıkmıştır...

Binlerce kişinin, gördükleri rüyalarla kendisine bağlanmaları; yanında kırk gün kalan kimselerin semavi (!) işaret alarak bütün inkarlarından sıyrılmaları; kötürümleri birkaç el temasıyla, hastaları birkaç sözle iyi etmesi onun en çok görülen ve “ keramet”diye nitelendirilen hallerinden bazıları olmaktadır. Hatta kendisiyle tartışmaya giren birkaç kişinin sonunda ölmesi, kendisinin şöhretinin büsbütün yayılmasına sebep olmuştur...

Kendisinin mehdi olduğunu iddia eden; ve mehdi ile ahir zamanda yer yüzüne inecek olan İsa’nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin “ bu” kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmet Kadyani, kaba görüşle her ne kadar islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, cinlerin önce bir kişiyi,sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş içinde islamiyeti koz olarak kullanmaları durumu mevcuttur... ( Ahmet Hulusi , Ruh- insan -cin .S:119-122)

 

“İkinci aşamada ise, esas şeytanlığını ortaya koymaya başlar... işte bu aşamada, ancak dini çok iyi bilen kimselerin tesbit edebileceği inanç bozukluklarını onlara empoze etmeye başlar... ki esas oyunda işte burada başlar...

Bazılarını “vahdet-i vücud” görüşüne sokar!... ancak bu isim altında anlatılan gerçekte   vahdet-i vücud” anlayışı olmayıp, “ panteist” görüştür;  “ vahdet-i vücud” asla değildir!... ki böylelikle onları, kendilerinin “ Allah”  olduğuna inandırmaya çalışır.. ( Ahmet Hulusi, Ruh- insan- cin. S:137)

 

Sayın Hulusi! Siz de bir öz eleştiri yapınız, Ahmet Kadıyani gibi, cinlerin size yaptırdığı  bir oyun olmasın? Zira siz de, kitabınızın birçok yerinde: “Bu benim keşfim, bin dört yüz senedir kimsenin anlayamadıkları sırları size açıyorum. gibi iddialarda bulunurken aynı tuzağa düşürüldüğünüzün farkında mısınız?.”

“Ben en son Resulüm , bana inanmaları ve yardım etmeleri için Allah (c.c) bütün Resullerden  söz aldığını Kuran-ı Kerim de bildirmektedir” diyen  ve 1991 yılında öldürülen ,Reşat Halife; aynı şekilde iddiada bulunarak “Ben en son gelen mehdi resulüm  bana inanılması ve yardım edilmesi için Allah tarafından bütün resullerden söz alındı; ben arş-ı alada bütün peygamberlerin ruhlarına namaz kıldırıyorum”  iddiasında bulunan: Kuran’ı yüzünden okuyamadığı için ümmi olduğunu iddia eden, eski müsteşar yardımcısı ve D.Planlama Uzmanı İskender Evrenesoğlu   veya Meryem oğlu İsa olduğunu söyleyen, eski müftü ve millet vekili Hasan Mezarcı ve de (Ben çıplak uyarıcıyım. Millet bugünkü dini terk etmezse İslâm gelmez. Ben çok sayıda cami yıktım. Dinlerini şov yaparak binlerce cami yaptıran dindarların yüzünden Marma­rada 7.4’ lük deprem oldu) diyen ve tepki toplayacağını bildiği için de “Mehdiyim” kelimesi yerine; Nezir-i üryan olan, Peygamberimiz Efendimizin sıfatınının Türkçesini, kendisine yakıştırarak: “çıplak uyarıcı” olduğunu ilân  eden, İlahiyat Dekanı  Sayın Yaşar Nuri Öztürk  gibi, aynı tuzağa düşerek;  yukarıda cinlerin bazılarını “vahdet-i vücut  görüşüne sokar” Dediğiniz halde; kitaplarınızın bir çok bölümünde  tam bir “Vahdet-i Vücut”çu  olarak şöyle söylemiyor musunuz? 

Allah, ötede bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, “ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur. ( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılama s.41) diyorsunuz.

Ayrıca kendilerini: Resul, Mehdi, Nezir-i üryan (Çıplak uyarıcı) görenler gibi ; bakın siz de neler söylüyorsunuz:

“Ancak ne var ki, Allah’ın takdiri ve kolaylaştırmasıyla elimizden geldiğince izaha çalışacağız... Çünkü bizim varoluş görevimiz de, bu güne kadar dinde izah edilememiş hususları olabildiğince anlaşılır hale getirmektir...” ( Ahmet Hulusi .Hz .Muhammed Neyi Okudu .S:78)

 

 

 

 

 

 

A. HULUSİ’NİN RÜYA ANLAYIŞI

A. Hulusi Diyor Ki;

 

“İnsan uyku sırasında, beyninin hassasiyeti oranında bedenin duyuları kaydından kurtularak, yükselmeye başlar...bu yükselme ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur...insanın uykudaki yükselmesi eğer yatay şekilde olursa, beş duyunun kaydından kurtulabilme, bedenden uzaklaşabilme gücüne göre, -ki çeşitli faktörler rol oynamaktadır bu durumda dünya üzerinde gezinti yapabilir ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir...

Keza cinlerle de karşılaşması bu seviyede olur.”.. (Ahmet Hulusi,Ruh- insan -cin .S:168-169)

 

“Misali bizzat kendimden vermek isterim burada...1965 yılında, hacca gitmek için karayolundan güneydoğuya giderken Gaziantep’ten geçtim... Gaziantep’ ten geçişim sırasında orada bulunan yakın arkadaşlarımdan birinin eniştesi olan Hakim Albay N. Bey’in yanına uğradım...işte onun yanına uğramam sırasında askeri birliğin yerleşim durumunu ve bahçesini görünce hayretler içinde kaldım... çünkü ben orasını daha evvel gördüğümü hatırlıyordum...

Şimdi reenkarnasyona inananlar, hemen bu rüyayı kendi arzularına göre tabir edip diyeceklerdir ki mutlaka sen bundan önceki gelişinde ya bir subaydın ya da er ki orada askerlik yaptın ve orasını hatırlıyorsun...

Halbuki bu görülenin hiçbir şekilde onların iddia ettikleriyle alakası yoktur...çünkü, ben o gün açık açık gördüğümü, tespit edemediğim tarihte rüyamda aynen gördüğümü hatırlamaktayım...eskiden orada yaşama durumu mevcut olsaydı, mutlaka görülen yerde bir takım değişiklikler bulunması icab ederdi...

Dediğimiz gibi, bu durum gayet basit ve açıktır...

Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı, yani “ insan”, yani “ astral beden” yatay bir geziye çıkmış ve bu arada oraları da görmüştür...

Benim hatırlamamın sebebi de budur...

Nitekim bundan başka, gerek geçmişe ve gerekse geleceğe ait görülen bir çok rüyalarımız, daha sonra bu şekilde gerçekleşmiştir...işte bu tip rüyalar, -ki aslı “ rü’yet” yani “ görüş” ten gelmektedir, -hep uyku sırasında üst yapının yatay gezisinden  ileri gelmektedir...

Dikey gezi veya yükselmeye “ uruç” gelince...

Bunu açıklamak için bir örnek vererek konuya girelim...

Zaman ve mekan denilen şey, başta da bilimsel olarak açıkladığımız gibi izafi bir şeydir... yani, bana veya sana veya bize, “ göre” olarak mevcuttur.. .” ( Ahmet Hulusi , Ruh- insan -cin  .S:171)

 

“İşte insan, madde kaydından kurtulabildiği oranda, dikey yükselme halinde –henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilmemekteyiz- geçmişe ve geleceğe vukuf kesbeder...

Çünkü, “ Hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan hiçbir şey yok olmaz” kanunu gereğince, geçmişte şu anki durumumuza göre geçmiş diyoruz, olmuş bütün olaylar uzayda belirli dalga boyları halinde mevcuttur...

Ve eğer ki bizim elimizde bu dalgaları kulağımıza adapte edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda bir televizyon cihazı olsa, biz bütün geçmişi aynen yaşıyormuşçasına görebiliriz...

Keza gelecek dahi, her an, çok daha üst semadan – ki “ sema” islam terminolojisinde, çeşitli yüksekliklerdeki, değişik özellikleri dolayısıyla, katlar, diye anlatılmıştır, -dalgalar halinde gökyüzüne inmektedir.

İşte insan belirli oranlarda yükselme ( uruç) ile “ geçmiş” e ve “ geleceğe” dönük görüş sahibi olmak ta ve artık onun için bütün bunlar “ yaşanan an” boyutuna gelmektedir.

 

İşte bu nedenle de bazı insanlar uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyorcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yani beden boyutunda uyandığı zaman olup – biteni anlatmaktadır...” .(Ahmet Hulusi  Ruh insan cin S:171-172)

 

Sayın Hulusi! Yine bu husustaki  ayeti kerimeleri görmemezlikten gelerek ve de; hadisi şerifleri hiçe sayarak gerçekleri perdeleyen yorumlarda bulunuyorsunuz ve rüyaları yüzde yüz gerçekten görmek olarak değerlendiriyorsunuz. Eğer rüyada yatay veya dikey ilerleme ile, beyin dalgalarının gördükleri gerçek olsa idi; rüya tabirine lüzum kalır mıydı ? En sadık insanlar olarak; en doğru rüyalar gören Allah  (c.c.) Resullerinin rüyaları dahi tabire muhtaç olmuyor muydu?

Önce rüya ile ilgili ayeti kerimeleri alıyorum; onların ardından kütübü sitte’den rüyanın mahiyeti ve çeşitleri ile ilgili bölümleri okuyacağız.

İşte ayetler:

 

إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ

“Bir vakit ki, Yusuf babasına demişti: Ey babacığım!. Muhakkak ben -rüyâmda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.”(Yusuf Suresi. Ayet :  4)

 

   قَالَ يَا بُنَيَّ لاَ تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنسَانِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

 

“ (Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.” (Yusuf Suresi.ayet:5)

 

  وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ

 

“ Kral dedi ki: Ben (rüyada) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek gördüm. Ayrıca, yedi yeşil başak ve diğerlerini de kuru gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumluyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayınız.” (Yusuf Suresi.ayet:43)

 

  وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّواْ لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَا أَبَتِ هَـذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِن قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا وَقَدْ أَحْسَنَ بَي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَاء بِكُم مِّنَ الْبَدْوِ مِن بَعْدِ أَن نَّزغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِّمَا يَشَاء إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

“ Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: "Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Yusuf Suresi.ayet:100)

 

  وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِّلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي القُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلاَّ طُغْيَانًا كَبِيرًا

 

“Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur'an'da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz” (İsra Suresi.ayet 60)

 

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

“ Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız” .(Saffat Suresi.ayet:105)

 

  لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِن شَاء اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِن دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا

 

“ Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.”  (Fetih Suresi.ayet :27)

 

  اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

 

 “Allah, nefisleri öldükleri zaman ve ölmeyenleri de uykularında öldürüverir. Artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir ve diğerini de tâyin edilmiş vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki, bunda elbette alâmetler vardır, iyi düşünecek bir kavim için.” (Zümer suresi ayet: 42)

 

SAYIN Hulusi ! Şu okuduğumuz ayetlerdeki rüya gerçeklerinin yanında sizin aşağıdaki iddianız abes kalmıyor mu!

İşte bu nedenle de bazı insanlar uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyorcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yani beden boyutunda uyandığı zaman olup – biteni anlatmaktadır..” (Ahmet Hulusi , Ruh- insan- cin. S:171-172)

 

Şimdi  Kütübü Sitte’den, rüya konusunu inceleyelim:

 

 

KÜTÜBÜ SİTTE’DEN RÜYANIN MAHİYETİ,
ÇEŞİTLERİ VE TABİRLERİ

“RÜYA TABİRİ ÜZERİNE UMUMÎ BİLGİLER

1. TA'BİR NEDİR?

 

Tabir dilimize geçmiş Arapça bir kelimedir. Bu kelime Arapça'da da rüyayı tefsir mânasında kullanılır. Halkımız "rüyayı tâbir etmek" yerine "düş yormak" ifadesini de kullanır. Tabir kelimesi lügatte, bir halden diğer bir hâle geçmek mânasına gelen  عبر   kökünden gelir. Öyle ise  Tabir, "rüyanın zâhirinden bâtınına geçmek" demektir. Bu anlayışa göre, uykuda görülen hakikat değildir, muhteva taşıyan bir zâhirdir, tâbirle bunun içine geçilebilir, hakikatına ulaşılabilir. İbret ve itibar kelimeleri  de aynı kökten gelmektedir. Bunlar da görülen (müşahed) şeyin bilgisinden, görülmeyen şeye ulaşmayı sağlayan hâleti ifade ederler.

Rüya, kişinin uyurken gördüğü şeylere denir.

 

2- RÜYANIN MAHİYETİ NEDİR?

Rüyanın mahiyetini açıklama sadedinde insanlar, eskiden beri uğraşmışlar farklı izahlar getirmişlerdir: Tabipler, felsefeciler, başka dinlere mensup olanlar vs. bunlardan hiçbirinin izahı, diğerine benzemez. Mâzirî'nin  değerlendirmesiyle, ileri sürülen iddialar, çoğunluk itibariyle münker ve bâtıldır. "Çünkü, der, akılla idrak edilip, üzerine delil getirilemeyen şeyleri anlamaya çalışmışlar, kesin iddialarda bulunmuşlardır. Halbuki "olabilir" diye ihtimalle söz edilecek yerde kesin hükümde bulunmak hatadır."

Kurtubî, şeriat alimleri dışında kalanların rüya konusunda birbirine zıt, tutarsız iddialarda bulunmalarını, onların  bu  işi yaparken, peygamberlerin gösterdiği  doğru yoldan ayrılmalarıyla izah eder. Ona göre, rüya, nefse ait idraklerdir. Halbuki nefsin hakikati bizce meçhuldür, bilinemez. Durum böyle olunca, kendisi  meçhul olan nefsin idrâk ettiği şeyleri (rüyayı) anlayamamamız, bilemememiz çok daha normaldir, tabiidir. Biz daha ziyade göz ve kulakla idrak edilen şeyleri anlayabiliriz.

 

İslâm âlimlerinin rüya ile ilgili tavsiflerinde bazı tâbirat farklılıklarına rastlanırsa da özde ve esasta birleşirler. Buna göre, rüya, Allah'ın yaratmasıyla vukua gelen bir hadisedir. Yaratma işinde şeytan ve melek vasıta kılınmaktadır. Rüyanın sâdık ve sâlih olanı var, kâzip ve gayr-ı sâlih olanı var. Tâbir suretiyle rüyanın medlûlüne yaklaşılabilir.

Ebu Bekr İbnu'l-Arabî şöyle der: "Rüya, Cenab-ı Hakk'ın melek veya şeytan vasıtasıyla, insanın kalb ve şuuruna hakikat veya kinâye olarak koyduğu ruhî idraklerdir. Bunlar ya açıktır ya da karmakarışık şeylerdir. Rüyanın uyanık haldeki benzeri, zihne gelen hatıralardır. Zîra bunlar bazan belli bir maksada uygun olarak intizam dahilinde zihne doğar, bazan da intizamsız ve karmakarışık şekilde hayale dökülürler."

Bir başka izaha göre: "Allah, melek vasıtasıyla, uyuyanın idrak mahalline (şuur, kalb) görülen şeyleri atar. Bu atılanlar orada duygularla algılanan suretlere bürünür. Bunlar bazan haricen mevcut olmamakla birlikte aklen idrak edilen ma'kul mânalarının misalleridir. Bu görülenler, her iki halde de mübeşşir (iyinin habercisi) veya  münzir (kötünün habercisi) olabilirler."

Ayrıca rüya: "Olmuş veya olacaklar için Allah'ın alem kıldığı şeyin hayalde teşekkül eden misâllerinin uyku esnasında enfüsî olarak idrâk edilmesidir" diye de târif edilmiştir.

RÜYA CİHETİYLE İNSANLAR ÜÇ KISIMDIR

İslâm âlimleri, bu mevzuda vârid olan hadisleri değerlendirerek insanları üç gruba ayırırlar:

1- Peygamberler: Bunların rüyalarının hepsi doğrudur. Bazan da tâbir gerektiren şeyler görebilirler.

2- Sâlihler: Bunların rüyaları çoğunluk itibarıyla doğrudur. Bunlar da bazan  tâbire muhtaç olmayacak  ıklıkta görürler.

3- Diğer insanlar: Bunlar, doğru ve doğru olmayan her ikisini de görürler. Bunlar üç kısımdır.

a) Mestur (hali kapalı) olanlar: Bunların rüyaları halleriyle muvazi gider.

b) Fâsıklar: "Bunların rüyası çoğunlukla edğâs (karışık, mânasız)dır. Doğru kısmı pek azdır.

c) Kâfirler: Bunların rüyasında sıdk iyice azdır. Bu duruma:

 اَصْدَقُهُمْ رُؤياً اَصْدَقُهُمْ حَدِيثاً"Rüyaca en doğruları, sözce en doğrularıdır" hadisi işaret eder.

 

MÜ'MİNİN RÜYASI:

Ebu Bekr İbnu'l-Arabî der ki: "Salih mü'minin rüyası, nübüvvetin cüzü olduğu söylenen rüyadır. Mü'minin "sâlih" olması demek, istikamet ve nizam üzere olması demektir... Buna göre, fâsıkın rüyası peygamberliğin cüzlerinden sayılmaz. Mamafih en uzak cüzü sayılır diyen de olmuştur. Fakat kâfirin rüyası hiçbir surette sayılmaz.

Kurtubî der ki: "Sâdık ve sâlih mü'min, hâli, peygamberlerin haline uyan ve bu sebeple peygamberlere ikram edilmiş olan "gayba ıttılâ"ın bir neviyle kendisine ikram olunmuş bulunan kimsedir. Kâfir, fâsık ve karışık kimseye gelince, bunların rüyası bazan sâdık bile olsa nübüvvetten sayılmaz. Bunların rüyasındaki sıdk (doğruluk) yalancının bazan doğru söylemesine benzer. Gaybdan haber veren herkesin sözü peygamberliğin cüzlerinden sayılmaz, kâhin, falcı, müneccim ve benzerlerinin sözü gibi."

RÜYA ÜÇ KISIMDIR

Bazılarınca mevkuf,  bazılarınca merfu olarak rivâyet edilen bir kısım hadislere göre rüyalar üç kısımdır:

1- Hak rüya: Bu, hadislerde "rüyayı sâliha", "rüyayı sâdıka", "rüyayı hasene" gibi farklı  kelimelerle ifade edilmiştir. Bu isimlerle zikredilen rüyalar, edğâs'tan uzak ve halistirler. Bu, kişinin mazhar olacağı yakın bir hayrın habercisidir. Bu sebeple Allah'tan büşra (müjde) kabul edilmiştir.

2- Kişinin nefsine konuştuğu rüya: Bu kişinin uyanık halde zihninden geçen vehimlerin tesiriyle gördüğü rüyadır.

3-Şeytanın üzüntü verdiği rüya: Hoşa gitmeyen, can sıkıcı rüyalar  buraya girer. Bu üç kısma, İbnu Hacer dört kısım daha ekleyerek 7'ye çıkarır. Mamafih bunları da yukarıdakilerden birine dahil ederek üçü asıl kabul etmek mümkündür.

4- Hadisu'n nefs: Nefsin konuşması, yani arzuların te'siriyle görülen rüya.

5- Şeytanın eğlenmesi: Hadiste, "Şeytan birinizle rüyada eğlenirse bunu başkasına anlatmayın" denmiştir.

6- Uyanıkken yapmaya alıştığını rüyada görmek. Belli saatlerde yemeyi itiyad  edinen o saatte uyursa, kendini yemek yer görmesi gibi.

7- Edğâs: (Karışık, yalancı rüyalar).Rüya ve rüya ta'biri hakkında bu kısa açıklamadan sonra asıl mevzumuza geçerebiliriz.

BİRİNCİ FASIL

RÜYA VE RÜYA ÂDÂBINA DÂİR HADİSLER

عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # قال: إذَا اقْترَبَ الزَّمَانُ لَمْ تَكَدْ رُؤْيَا الْمُؤمِنِ تَكْذِبُُ، وَرُؤْيَا المُؤمِنِ جُزْءٌ

مِنْ سِتَّةٍ وَأرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ[. أخرجه الخمسة إ النسائى.وزاد بعضهم: وَمَا كانَ مِنَ النُّبُوَّةِ فَإنَّهُ  يَكْذُبُ .

 

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Zaman yaklaşınca, mü'minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür." Buharî'nin rivayetinde şu ziyade var: "Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz." [Buharî, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8, (2263); Tirmizî,Rüya 1, (2271); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5019).]

 

AÇIKLAMA:

Hadiste iki hüküm var:

1- Kıyamete yakın görülen rüyaların sâdık olacağı,

2- Mü'minin rüyasının peygamberliğin kırk altıda biri olması.Hadiste, kıyamet  tâbiri geçmez, "zamanın yaklaşması"  tâbiri geçer. Bundan farklı mânalar çıkarılmıştır. Mühimlerini kaydedeceğiz:

وفي أخرى للستة إ النسائى عن أبى قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّهُ سَمِعَ رَسولَ اللّهِ # يَقُولُ: الرُّؤْيَا مِنَ اللّهِ، وَالحُلْمُ

مِنَ الشَّيْطَانِ؛ فَإذَا حَلَمَ أحَدُكُمُ الحُلْمَ يَكْرَهُهُ فَلْيَبْصُقْ عَنْ يَسَارِهِ وَلْيَسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنْهُ فَلَنْ يَضُرَّهُ[.

Ebu Katâde (radıyallahu anh)'nin anlattığına göre: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işitmiştir: "Rüya Allah'tandır. Hulm (sıkıntılı rüya) şeytandandır. Öyle ise, sizden biri, hoşuna gitmeyen kötü bir rüya (hulm) görecek olursa sol tarafına tükürsün ve ondan Allah'a istiâze etsin (sığınsın). (Böyle yaparsa şeytan) kendisine asla zarar veremeyecektir." [Buharî, Tıbb 39, Bed'ü'l-Halk 11, Ta'bir 3, 4, 10,14, 46; Müslim, Rüya 5, (2262); Muvatta 1, (2, 957); Tirmizî, Rüya 4, (2288); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5021).]

"Sizden biri sevdiği bir rüya görünce, (bilsin ki) bu Allah'tandr. Bunun için Allah'a hamdetsin, bunu başkasına anlatsın. Hoşuna gitmeyen bir rüya görünce de (bilsin ki) bu şeytandandır, hemen şerrinden Allah'a istiâzede bulunsun. Rüyayı kimseye de anlatmasın, zira kendisine zarar verecek değildir."

Buharî'den kaydettiğimiz bu rivayet, hoşumuza giden rüyaların başkasına anlatılmasını tavsiye etmekte ise de, başka rivayetlerde rüyayı anlatacağız kimseler hakkında bâzı kayıtlar koymaktadır:   وََمُحَدِّثْ بِهَا اَِّ لَبِيباً اَوْ حَبِيباً    Yani "Bilgili veya sevgili" olmalıdır,  اَِّ عَلى عَالِمٍ اَوْ نَاصِحٍ   yani "Alim veya nasih (hayırhah)" olmalıdır. Vâdd (sizi seven), zi-re'y (isabetli, faydalı görüş sahibi) gibi başka vasıflar da zikredilmişse de hepsi aynı kapıya çıkar ve rüya anlatacağımız kimselerin akıllı, bilgili, hakkızda hayır düşünen, bizi seven bir kimse olmasına dikkat etmemiz gereği anlaş‏‎ılır.

Ebu Bekr İbnu'l-Arabî der ki: " Alim olmalır, zira O, rüyayı imkân nisbetinde hayra yoracaktır. Hayırhah (nâsih) olmalıdır, çünkü o, faydalı olana ve kendisine yardımı dokunacak hususlara irşâd ve teşvikte bulunacaktır. Bilgili (lebib), rüyayı anlayan demektir, böyle birisi, rüyayı görenin ihtiyaç duyduğu hususu bilip onu öğretecek veya sükut edecektir. Sevilen (habib) de, bir hayır görürse söyler, anlayamaz veya şüpheye düşerse sükût eder..."

RÜYA TABİRİ BÖLÜMÜ SALİH RÜYA

ـ1177 ـ7164 ـ3896 -حَدَّثَنَا هَارُونَ بْنُ عَبْدِ اللّهِ الْحَمَّالُ. ثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ عُبَيْدِ اللّهِ بْنِ أَبِي يَزِيدَ عَنْ أبِيهِ عَنْ سِبَاعِ بْنُ ثَابِتٌ عَنْ أُمِّ كَرْزٍ الْكَعْبِيَّةِ قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: ذَهَبَتِ النُّبُّوَّةُ وَبَقِيَتِ الْمُبشِرَاتٌ.فِي الزوائد: إسناده صحيح. رِجَالُهُ ثقات

Ümmü Kürz el-Ka'biyye radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Peygamberlik gitti fakat mübeşşirat (mü'minin göreceği güzel rüyalar) bâkidir.

 

قَالَ: إنَّ الرُّؤْيَا ثَثٌ: مِنْهَا أهَاوِيلُ مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ بِهَا اِبْنَ آدَمَ. وَمِنْهَا مَا يُهُمُّ بِهِ الرَجُلٌ فِي يَقَظَتِهِ فَيَرَاهُ فِي مَنَامِهِ. وَمِنْهَا جُزْءٌ مِنْ سِتَّةٍ وَأرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُّوَّةِ قَالَ قُلْتُ لَهُ: أَنْتَ سَمِعْتَ هَذَا مِنْ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ قَالَ: نَعَمْ. أنَا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولَ للّهِ! أنا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. فِي الزوائد: إسناده صحيح. رِجَالُهُ ثقات .

- Avf İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Rüya üç kısımdır: "Bir kısmı, âdemoğlunu üzmek için şeytandan olan korkulardır; bir kısmı, kişinin uyanıkken kafası megul ettiği şeylerdendir; bunları uykusunda görür; bir kısım rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırkaltı cüzünden birini teşkil eder."

Râvi Müslim İbnu Mişkem der ki: "Ben, Avf İbnu Mâlik radıyallahu anh'a: "Sen, bu hadisi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bizzat işittin mi?" dedim. Avf, (iki sefer tekrarla): "Evet! Ben bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim. Ben bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim" dedi."

HOŞLANILMAYAN RÜYA GÖRÜLÜNCE

-حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدٍ. ثَنَا وَكِيعٌ عَنِ الْعُمَرِيِّ عَنْ سَعِيدٍ الْمُقْبِرِيِّ عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ قَالَ:قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا رَأي أحَدُكُمْ رُؤْيَا يَكْرَهُهَا فَلْيَتَحَوَّلْ وَلْيَتْفِلْ عَنْ يَسَارِهِ ثََثاً. وَلْيَسْألِ اللّهَ مِنْ خَيْرِهَا وَلْيَتَعَوَّذْ مِنْ شَرِّهَا.فِي الزوائد: فِي إسناده العمريّ، واسمه عبد اللّه العمري ضعيف .

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Biriniz hoşuna gitmeyen bir rüya görünce uzandığı zaman diğer yanına dönsün, üç sefer soluna tükürsün. Allah'tan o rüyanın hayrını talep edip, şerrinden Allah'a sığınsın."

 

وفي أخرى ‘بى داود والترمذى عن أبى رزين العقيلى: ]رُؤْيَا الْمُؤمِنِ جُزْءٌ مِنْ أَرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ، وَهِىَ عَلى رِجْل طَائِرٍ مَالَمْ يَتَحَدَّثْ بِهَا، فَإذَا تَحَدَّثَ بِهَا سَقَطَتْ[.

Ebu Rezîn el-Ukeylî Lakît İbnu Amir İbni Sabire (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk cüzünden bir cüzdür. Bu rüya, anlatılmadığı müddetçe bir kuşun ayağında (takılı vaziyette) durur. Anlatılacak olursa hemen düşer." [Tirmizî, Rü'ya 6, (2279, 2280); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5020).]

 

وفي أخرى للبخارى ومالك عن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]رُؤْيَا المُؤْمِنِ جُزْءٌ مِنْ سِتَّةٍ وَأرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ[ .

Ebu Saîd (radyallahu anh) anlatyor: "Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür." [Buharî, Ta'bir 4, Muvaatta 1, (2, 956).]

 

وللترمذى عن أبى سعيد أيضاً. ]أنَّ رسولَ اللّه # قال: أصْدَقُ الرُّؤْيَا بِا‘سْحَارِ[ .

Tirmizî'de Ebu Saîd'den şu rivayet kaydedilmiştir: "En sâdık rüya seher vakitlerinde görülen rüyadır." [Tirmizî, Rü'ya 3, (2275).]

AÇIKLAMA:

Daha önce (957. hadis) belirttiğimiz üzere, âlimler rüyanın sıdkı hususunda, onun görüldüğü mevsimin ehemmiyetine dikkat çekerler. Bazı mevsimlerde insan tabiatının mutedil olması sebebiyle rüyayı edğas (kar‎‏‎ışık ve mânasız) kılan psikolojik ve biyolojik  amillerin daha az tesirde bulunacağını belirtmişlerdir. Şu halde, günlük olarak da seher vakitlerinin, diğer vakitlere nazaran biyolojik ve psikolojik yönden en mutedil vakit olduğu söylenebilir: Uyku ile dinlenmiş olan sinir sistemi daha sakindir, mide boşalm‎‏ış, hazım yorgunluğu kalmamış‎‏, ruhen fikren meşguliyet ve hassasiyet asgarî seviyeye inmiş vs. Şu halde mizac ve kuvvelerin azamî derecede i'tidale kavuştuğu bir durumda görülecek rüyalar hakikat olma şansına daha çok sahiptir. Bu durumu Resûlullah, "En sadık rüya seherdekidir" diyerek ifâde buyurmuş olmaktadır.

Tîbî merhum, meselenin bir başka yönüne de dikkat çeker: "Zira seher vakti meleklerin inme zamanıdır."

 

وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: لَمْ يَبْقَ بَعْدِى مِنَ النُّبُوَّةِ إَّ الْمُبَشِّرَاتُ. قَالُوا: وَمَا الْمُبَشِّرَاتُ؟ قالَ: الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ[. أخرجه البخارى متص، ومالك عن عطاء مرس.وزاد: يَرَاهَا الرَّجُلُ المُسْلِمُ أوْ تُرَى لَهُ .

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demişti: "Benden sonra, peygamberlikten sâdece mübeşşirat (müjdeciler) kalacaktr!"

Yanındakiler sordu:

"- Mübeşşirat da nedir?"

"- Sâlih rüyadır!" diye cevap verdi.”

Muvatta'nın rivayetinde şu ziyade var: "Sâlih rüyayı sâlih kişi görür veya ona gösterilir." [Buharî, Tabir 5; Muvatta, Rüya 3, (2, 957); Ebu Davud, Edeb 96, (5017).]

 

AÇIKLAMA:

Mübeşşirat kelime olarak mübeşşire'nin cem'idir, bu ise büşrâ yani müjde (sevindirici haber) demektir. Ancak hadiste bununla rüyayı sâliha kastedildiği Resûlullah tarafından açıklanmış‎‏tır. Hadiste Resûlullah: "Bana has olan nübüvvetten sonra sadece mübeşşirat kalacaktır, diğer nübüvvet hassaları benimle beraber ortadan kalkacak" demek istemiştir. İbnu Abbas'tan gelen bir rivayete göre Resûlullah bu sözü ölüm döşeğinde söylemiştir. Ancak hadisin bir çok vechi mevcuttur. Bir vechi  şöyledir:

 

 إنَّ الرِّسَالَةَ وَالنُّبُوَّةَ قَدْ انْقَطَعَتْ، وََ نَبِىَّ وََ رَسُولَ بَعْدِى وَلكِنْ بَقِيَتْ الْمُبَشِّرَاتُ. قَالُوا: وَمَا الْمُبَشِّرَاتُ؟ قَالَ: رُؤْيَا الْمُسْلِمِينَ جُزءٌ مِنْ اَجْزَاءِ النُّبُوَّةِ

"Risalet ve peygamberlik artık kesildi. Benden sonra ne nebi ne de peygamber var. Ancak mübeş­şirat devam edecek!" Dediler ki: "Mübeşşirat nedir?" Dedi ki: "Müslümanların rüyası peygamber­liğin cüzlerinden bir cüzdür."

İbnu't-Tîn der ki: "Hadisin mânâsı şudur: "Vahiy benim ölümümle kesilecektir. Kendisiyle, istikbalde olacak şeyleri öğrenebileceğiniz tek kaynak kalıyor, o da rüyadır." Ancak bu söze, ilham hatırlatılarak kar‏‎şı çıkılmış‎‏tır, zîra ilham da istikbali öğrenme kaynaklarından biridir.

 

وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: قال رسولُ اللّه #: نَحْنُ اŒخِرُونَ السَّابِقُونَ وَبَيْنَا أنَا نَائمٌ إذْ أوتِيتُ خَزَائنَ ا‘رْضِ فَوُضِعَ في يَدِى سِوَارَانِ مِنْ ذَهَبٍ فَكَبُرَا عَلىَّ وَأهمَّانِى. فَأُوحِىَ إلىَّ أنِ انْفُخْهُمَا فَنَفَخْتُهُمَا  فَطَارَا فَأوَّلْتُهُمَا الْكَذَّابَيْنِ اللَّذَيْنِ أنَا بَيْنَهُمَا: صَاحِبُ صَنْعَاءَ، وَصَاحِبُ اليَمَامَةِ[. أخرجه الشيخان والترمذى .

Ebu Hüreyre (radyallahu anh) anlatıyor: "Resû­lullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biz öne geçen sonuncularız. Ben uyurken bana arzın hazineleri getirildi. Elime altından iki bilezik kondu. Bunlar benim nazarımda büyüdüler ve beni kederlendirdiler. Bana: "Bunlara üfle" diye vahyedildi. Ben de üfledim, derken uçup gittiler. Ben bunları, çıkacak olan ve aralarında bulunduğum iki yalancı olarak te'vil ettim: Birisi San'a'nın lideri, diğeri de Yemâme'nin lideridir." [Buharî, Ta'bir 40, 70; Müslim, Rüya,22, (2274), Tirmizî, 10, (2293).]

 

وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ: رَأيْتُ اللَّيْلَةَ فِيمَا يََرَى النَّائمُ كَأنِّى في دَارِ عُقْبَةَ بْنِ رَافِعٍ، وَأُتِيتُ بِرُطَبٍ مِنْ رُطَبِ ابْنِ طَابَ فَأوَّلْتُهُ أن الرِّفْعَةَ لَنَا في الدُّنْيَا، وَالْعَاقِبةَ في اŒخِرَةِ، وَأنَّ دِينَنَا قَدْ طَابَ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

Hz. Enes (radyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim:

"Ben bu gece, rü'yamda, kendimi Ukbe İbnu Râfi'nin evinde imişim gördüm. Orada bana İbnu Tâb denen cinsten taze hurma getirildi. Ben bu rüyayı şöyle te'vil ettim: "Yükselme dünyada bizim­dir, âhirette de hayırlı âkibet bizimdir, dinimiz de tamamlanm‎‏ıştır." [Müslim, Rü'ya 18, (2270); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5026).]

 

وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّه #: رَأيْتُ امْرَأةً سَوْدَاءَ ثَائِرَةَ الرَّأسِ خََرَجَتْ مِنَ الْمَدِينَةِ حَتَّى نَزَلَتْ بِمَهْيَعَةٍ وَهِىَ الجُحْفَةُ؛ فَأوَّلْتُ أنَّ وَبَاءَ الْمَدِينَةِ نُقِلَ إلَيْهَا[. أخرجه البخارى والترمذى .

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demişti:

"Ben (rüyamda), saçları karma kar‎‏‎ışık siyah bir kadının Medine'den çıkıp Mehye’a'ya indiğini gördüm. Burası Cuhfe'dir. Ben bunu, Medine'deki vebanın oraya nakledilmesine yordum." [Buharî, Ta'bir 41, 42, 43; Tirmizî, Rü'ya 10, (2291).]

 

ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]رَأيْتُ ثََثَةَ أقْمَار سَقَطْنَ في حُجْرَتِى فَقَصَصْتُ رُؤْيَاى عَلى أبِى بَكْرٍ فَسَكَتَ. فَلَمَّا تُوفِّىَ رسول اللّه # وَدُفِنَ في بَيْتِى قال أبُو بكْرٍ: هذَا أحَدُ أقْمَارِكِ وَهُوَ خَيْرُهَا[. أخرجه مالك .

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rüyamda hücreme üç ayın düştüğünü gördüm. Rüyamı babam Ebu Bekir (radyallahu anh)'e anlattım. Sükût etti, cevap vermedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edip de odama defnedilince Ebu Bekir:

"- İşte (rüyanda gördüğün) üç aydan birisi ve en hayırlısı!"dedi." [Muvatta, Cenâiz 10, (1, 232).]

 

ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالتْ: ]سُئِلَ رسولُ اللّه # عَنْ وَرَقَةَ ابْنِ نَوْفَل. فقَالَتْ خَدِيجَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها: إنَّهُ قَدْ صَدَّقَكَ وَإنَّهُ مَاتَ قَبْلَ أنْ تَظْهَرَ. فقَالَ # أُرِيتُهُ في المَنامِ وَعَلَيْهِ ثِيَابُ بَيَاضٍ، وَلَوْ كانَ مِنْ أهْلِ النَّارِ لَكانَ عَلَيْهِ لِبَاسٌ غَيْرُ ذلِكَ[. أخرجه الترمذى .

Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e Varaka İbnu Nevfel hakkında soruldu. Hz. Hatice (radyallahu anhâ):

"- O seni  tasdik etti ve sen peygamberliğini izhar etmeden önce vefat etti" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi:

"- O bana rüyada gösterildi. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Şayet cehennemlik olsaydı, beyaz renkli olmayan bir elbise içerisinde olması gerekirdi." [Tirmizî, Rü'ya 10, (2289).]

 

ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جَاءَ أعْرَابىٌّ إلى رسولِ اللّه # فقَالَ: إنِّى حَلَمْتُ أنّ رَأْسِى قُطِعَ فَأنَا أتْبَعُهُ. فَزَجَرَهُ وَقَالَ:

في المَنَامِ[. أخرجه مسلم . َ تُخْبِرْ بِتَلَعُّبِ الشَّيْطَانِ بِكَ

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir bedevî Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip:

"- Rüyamda  ba‏‎şımın kesildiğini, kendimin de onun peşine düştüğünü gördüm" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamı azarlayp:

"- Sakın ha! Şeytanın, rüyanda seninle eğlenmesini kimseye anlatma!" dedi. [Müslim, Rü'ya 12, (2268).]

¥

وعن أمِّ العء ا‘نصارية رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا قَدِمَ المُهَاجِرُونَ طَارَ لَنَا عُثْمَانُ بنُ مَظْعُونٍ في السُّكْنَى فَاشْتَكَى فَمَرَّضْنَاهُ حَتَّى تُوفِّى. قالتْ: فَرَأيْتُ لِعُثْمَانَ في المَنَامِ عَيْناً تَجْرِى فَأخْبَرْتُ رسول اللّه # فقَالَ: ذلِكَ عَمَلهُ يَجْرِى لَهَ[. أخرجه البخارى .

- Ümmü'l-Alâ el-Ensâriyye (radyallahu anhâ) anlatıyor:

"- Muhacirler geldiği zaman (kur'a çekildi), bize Osman İbnu Maz'un'un ağırlanması çıktı. (Onu evimize yerleştirdik.) Hemen hastalandı. Tedavisi ile meşgul olduk. (Şifa bulamadı), vefat etti. Osman (radıyallahu anh)'ı rüyamda gördüm, akan bir çemesi vardı. Düşümü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e anlattım. Bana:

"- Bu onun amelidir, onun için akıyor" dedi. [Buharî, Tabîr 13, 37, Cenâiz 3, Şahâdât 30, Menâkbu'l-Ensar 46.]

SON SÖZ

Değerli okurlarım, bu konu da son buldu.

 

“Kur’an’daki Asıl İslam Bu” serisinden, bu üçüncü kitabı yazabilmemi ihsan eden  yüce Rabbime, sonsuz hamdü senalar ederim.  O’nun, kesintisiz  lutuflarıyla alemlere rahmet olarak gönderdiği;  Habibi Kibriyası olan Muhammed Mustafa  (s.a.s.)ya  ve O’nun güzel ve yüce aile halkı ile güzide ashabına sonsuz salatu selamlar eder;  tüm müslüman kardeşlerime nihayetsiz kurtuluşlar ve saadetler diler, bütün  insanlara da hidayetler vermesini rabbimden niyaz ederim.

 

 

 

 

18.09.2002 İSTANBUL        M.Avni (Avnullah ) ÖZMANSUR

          Araştırmacı-Düşünür-Yazar

 

 

 

 


SÖZLÜK

 


A

Ahad : Allah'ın isimlerindendir.Bir ve ferd demektir.

Ahid:Vadetme, söz verme.

Ahiret : Kıyamet koptuktan sonra bütün insanların devamlı kalacakları yer.

Akıbet:Bir şeyin sonu,nihayet.

Alem : Yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin oluşturduğu bütün, evren.

Arş:Yüce makam, Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli yeri.

Asgari : En az.

Ateist : İnançsız.

Avam : Halk tabakası.

Ayet:Kuranı Kerimdeki her bir cümle.

Azamet: Büyüklük.

 

B

Bedbaht: Talihi kötü, talihsiz.

Burç:Muayyen bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

Büyü: Tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde etmek isteyenlerin başvurdukları şeylere verilen ad.

 

 

C-Ç

Cann : Ateşten yaratılan cinlerin babası.

Cariye:Kadın köle.

Cin:Bir cins ateşten yaratılmış olup dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir.

Cünüb : Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hali.

 

 

D

Dabbe: Sudan yaratılmış her canlı.

Davet:Çağrı, çağırma.

Diyanet: Din ile ilgili işler,din kurallarına tam bağlı olma.

 

E-F

Ebedi: Sonu olmayan, sonsuz.

Ecir: Bir iş,bir hizmet karşılığında verilen şey.

Elçi: Peygamber,resul.

Emniyet: Emin olma hali.

Ensar: Yardımcılar, Resulul­lah  ve diğer müslüman muhacirlere kucak açan Medineli müslüman

Evren: Gök varlıklarının bütünü.

Fani: Gelip geçici, devamlı olmayan.

Fetva: Bir hadise, bir muamele hakkında hükmü şeriyye ehli olanın haber vermesi.

Fitne: İnsanın akıl ve kalbini hak ve hakikatten saptıran şey.

Fıtrat: Yaratılış.

 

G

Gafil: Bilgisiz, dalgın kimse, Allah'ı unutan kimse.

Gaflet: Dikkatsizlik, Nefsine ve hevasına uyarak Allah'ı ve emirlerini unutmak.

Galaksi: Gök ada.

Gayb: Gizli olan, görülmeyen, belirsiz.

Gazab: Hiddet, öfke, dardınlık, kızgınlık.

 

H

Hadis: Peygamberimizin(a.s) sözü, emri ve hareketleri.

Hakikat: Bir şeyin aslı ve esası.

Hakimiyet: Egemenlik, üstünlük.

Hakir:Küçük, ehemmiyetsiz, kıymetsiz.

Halife: Öncekinin yerine geçen.

Hamd: Övmek, Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyetlerini bildirmesi.

Hassasiyet: Duygulu olmak, dikkatlilik.

Hayy: Allah'ın sıfatlarından olup diri olmak manasına gelir.

Hikmet: Eşyanın ahvalinden, harici ve batini keyfiyetlerinden bahseden ilim.

Hilkat: Doğuştan gelen vasıf.

Hizb: Cemaat.

Huri: Pek güzel ve güzellikleri tavsif ve tarif edilemeyecek kadar güzel cennet kızları.

Hüküm: Bir meselenin tetkik edilmesinden sonra varılan karar.

 

I-İ

İbrik: Su ve sulu şeyler koymaya yarayan kulplu emzikli kap.

İdrak:Anlama.

İlah: Tanrı.

İlham: Allah tarafından kalbe gelen mana.

İnkar: Bilmeme, tanımama, reddetme.

İnzal: İndirme, indirilme.

İrşad: Doğru yola götürme.

İtidal: Bir halde ifrat ve tefride düşmeden vasat derecede olmak.

İtiraf: Suçunu söylemeyi kabul etmek.

 

K

Kafir: Allah'ı inkar eden.

Kandil: İçinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı.

Kast: Kasıt.

Kayyum: Belli bir işin yapılması için görevlendirilen.

Kibir: Büyüklenme, kendini beğenme.

Kıyamet: Dünyanın sonu ve bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağı zaman.

Köle: Savaşta tutsak alınan, özgürlükten mahrum bırakılan erkek, esir.

Kudret: Güç,takat.

 

M

Mabud: Kendisine ibadet edilen ilah.

Mağfiret: Bağışlanma.

Ma'rifet: Bilme,hüner.

Mehir: Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikah bedeli.

Melik: Mülk sahibi, Hakim-i Mutlak.

Mescid-i Aksa: Kudüste bulunan mescid.

Mesih: İsa (a.s)'a verilen isimlerden biri.

Mucize: Peygamberlere nasib olan harika haller.

Muhacir: Yerleşmek üzere başka bir yere giden.

Mutedil: Düşünce, iş v.b’de aşırıya kaçmamak. 

Mübeşşirat: Müjdeleyenler.

Müderris: Ders veren profesör, medrese hocası.

Mükafat: Ödül.

Münezzeh: Temiz, arı, uzak.

Mürşid: Doğru yola yönelten.

Müsbet: Olumlu.

Müşahede: Gözlem, Gözlemek.

Müşrik: Allah'a ortak koşan.

 

N

Nazil: İnen, iniş.

Nazır: Bir yere doğru bakan.

Nezir: Adak, uyaran.

Nur: Allah tarafından gönderilen parlaklık.

Nutfe: Döl suyu.

Nübüvvet: Peygamberlik.

 

P

Peyder Pey : Azar azar.

R

Rahmet: Allah'ın birinin suçunu bağışlaması, merhamet etmesi.

Rayiha: Güzel koku.

Rehber: Kılavuz.

Risalet:Peygamberlik.

Rivayet: Peygamberimizden işittiklerini veya sahabeden duyduklarını  başkasına anlatması.

Ruh: Canlıları ayakta tutan, hisler alemiyle irtibatı sağlayan gözle görülmeyen varlık.

 

S-Ş

Sahih: Halis, kusursuz.

Saadet: Mutluluk.

Sadık: Doğru, gerçek, dostluğu ve bağlılığı içten olan.

Sebil: Kutsal günlerde karşılık beklemeden dağıtılan içme suyu.

Seher: Sabah'ın gün doğmadan önceki zamanı.

Selamet: Esen olma durumu, esenlik.

Sema: Gökyüzü, mevlevilerin zikir esnasında yaptıkların hareket.

Sinsi: Kötülük yaparken hızlı ve kurnaz olan.

Sur: Kale duvarı.

Suvari: Atlı asker.

Şefaat: Afv için vesile olmak.

Şehid: Allah yolunda canını feda eden.

 

T

Takva: Allahdan korkma, farzları yapmak, haramlardan kaçmak.

Tanrı: İlah.

Tefekkür: Düşünme.

Tesbih: Allah'ı tenzih manasında "Subhanallah" demek.

Tevekkül: İşi başkasına ısmarlamak, sebeplere tevessül ettikten sonra işi Allah'a(c.c) bırakma

Te'vil: Yorumlama (Ayet ve hadisler ışığında)

Te'yid: Kuvvetlendirme, saplamlaştırma.

Tövbe: İşlediği bir günah veya suçtan pişman olarak birdaha yapmamaya karar verme.

 

U-Ü

Ulema: Alimler

Ülfet: Alışma,kaynaşma.

Ümmi: Okuma yazması olmayan

 

V-Y

Vahdet: Birlik, yalnızlık, teklik.

Vahiy: Bir fikrin,bir hakikatın veya emrin Allah(C.C) tarafından Peygambere bildirilmesi

Varis: Kendisine miras düşen kimse.

Vehim: Kuruntu.

Veli: Dost, yardımcı.

Vesvese: Şüphe, tereddüd, kuruntu, aslı olmayan ihtimaller.

 

Z

Zalim: Zulmeden, acımasız ve haksız davranan.

Zann: Zannetme, sanma.

Zebani: Cehennem bekçisi.

Zerre: Çok küçük parçacık.

Zürriyet: Nesil.

Ziyafet: Konukları yemekli eğlenceli ağırlama, şölen.



KAYNAKLAR

 

1-Kur’an-ı Kerim

2-Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt) İbrahim Canan, Ankara: Akçağ Basım-Yayım Pazarlama A:Ş: No:38, 1998

3-M. Asım Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt) İstanbul: Şamil yayınevi, 1987

4-İbrahim Halebi, İzahlı Mülteka-El Ebhur (4cilt) Tercemesi, Mustafa Uysal, İstanbul:1968

5-Ebu Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi, Tarihi Taberi Tercemesi, Terc. Mustafa Can, Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt)

6-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul: Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt)

7-İbni Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An İktirafil-Kebair (İslamde Helaller Ve Haramlar)Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi Şentürk, İstanbul: Kayıhan Yayınları, No: 15, 1970 (2cilt)

8-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat, 1985

9-Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslamiyye Ve İstilahat-ı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi 1968 (8cilt) İstanbul

10-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları (8cilt) Ankara: 1991

11-Seyyid Kutub, Fizilal-İl-Kur’an, Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul: (16 Cilt)

12- İmam-ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi, Mektubat Tercemesi, H.H.Işık, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1968

13-İmam-ı Buhari.Tecrid-i Sarih Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi. Babialide Sabah Neşriyat: İstanbul (4cilt) 1996

14-Konyalı Mehmet Vehbi, Ahkam-ı Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966

15-Sülemi Ve Tasavvufi Tefsiri Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969

16-Hasan Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, 5. Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş. İstanbul: 1990

17-Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce Meali, Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985

18-Ömer Özsoy Ve İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44 1997

19-Ali Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.L992

20-İmam Taberi Tefsiri, Ümit Yayıncılık, No:1 Terc. Mehmet Keskin (6 Cilt)

21-Türkçe Sözlük, Şamil Yayınevi “A. Salih Erüz, Kahraman Aksakal” İstanbul, 1984

22-M. Fuat Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-İ Kerimeler Ve Mealleri. Terc. Bekir Karliğa, Şamil Yayınevi, İstanbul (2 Cilt)

23- H. Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1962 (3 Cilt)

24-Konyalı Mehmet Vehbi, Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1966 (15 Cilt)

25-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’andaki İslam, Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994

26-Muhammed Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü Ve’l-Mercan, Terc. İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca, Seriyye Kitabevi, Konya, 1979 (3 Cilt)

27-Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim –Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 12 Cilt

28-İmam Gazali, İhyai Ulumu’d-Din Terc.Ali Arslan. B. Arslan Yayınları, İstanbul, 1978, 10 Cilt

29-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Gerçek Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-1, Ankara, 1991

30-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Kur’anın Ve Peygamberimizin Çağımızı Aşan Mesajları, Nurdan Damlalar Serisi-2, Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991

3l-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Başsız Şehid, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-3, Ankara, 1995

32-Seyyid Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni Eş-Şafi, Et-Tacü’l Camiu li’l Usul Fi Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak, İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980

33-Sünen-i Tirmizi Terc. Müterc. Osman Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt

34-Kur’an Kelimelerinin Anahtarı, Terc.Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986

35-Hasan Karakaya Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1981

36-Ali Arslan, Kur’an-ı Kerim Ve Meali, Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul

37-A. Fuad Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-i Kerimeler Ve Mealleri, Şamil Yayınevi, İstanbul

38-Şeyhü’l-İslam Burhaneddin Ebu’l Hasan Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc. Ahmet Meylani, El Hidaye Tercümesi, 4 Cilt, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986

39-Hüseyin Cisri Efendi, Terc.Manastırlı İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc.Bahar Yayınevi, İstanbul, 1980

40-Yrd. Doç. Dr. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık, Konya, 1989

41-Sir Muhammed İkbal, Cavidname, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1958

42-Yusuf El Kardavi, Terc.Mustafa Varlı, İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları, Ankara

43-Prof. Muhammed Ebu Zehra, Terc. Osman Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976

44-Prof. Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, Terc. Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961

45-Prof. Dr. Ahmet Eş-Şerebasi, Terc. Naim Erdoğan, 75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile Yayınları, İstanbul, 1981

46-Abdülkerim Ceyli, Terc.Abdülkadir Akçiçek, İnsan-ı Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1971

47-Muhyiddin-i Arabi, Terc.Selahaddin Alpay,Futuhat-ı Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul, 1971

48-Mehmet Emre, Zamanımızın Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları, İstanbul, 1987

49-Usul-i Hadis Ve Mezuat-ı Aliyyü’l Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1964

50-Muhyiddin-i Nevevi, Riyazu’s-Salihin Min Kelami Seyyidi ‘l Mürselin, 3 Cilt, Terc. Kıvamü’d-Din Burslan-H. Hüsnü Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1964

51-Abdülkadir Geylani, İlahi Armağan, Terc. Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul, 1968

52- İslami Bölgeler Ansiklopedisi, Komisyon, 3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1993

53-Abdullah Yeğin Ve Diğerleri, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav Yayıncılık, İstanbul, 1967

54-Prof. Dr. Hasan Erel Ve Diğerleri, Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988

55-Kitab-ı Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid (Tevrat Ve İncil), Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1958

56-Barnabas İncili, Terc. Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul

57-İmam Şarani, Terc.Halil Günaydın, Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret Ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980

58-İmam Gazali, Kimyay -ı Saadet, Terc. A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1971