www.avnullahozmansur.com
NURDAN DAMLALAR SERİSİ - 7
KUR’AN’DAKİ
ASIL İSLÂM BU!
DÖRDÜNCÜ KİTAP
M.
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı-Düşünür-Yazar
|
Dini Yanlış Algılayan Ahmet
HULUSİ’ye Cevap
m |
2002
Yazarı : M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Dizgi : Dr. Bora AÇAN
Tashih : Mustafa ÖZMANSUR
Redaksiyon :
Bayram ALTAN ALTANOĞLU
Grafik : B. ALTAN
Baskı Yeri :
Ankara
Baskı Tarihi :
Ekim 2002
Bu
kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir.
İzinsiz
olarak kısmen de olsa iktibas edilemez.
ISBN 975-92675-1-9
İÇİNDEKİLER
Aynı anda Basılan Üç
Kitabım İçin Müşterek Ön Söz
Ahmet Hulusi’ nin
“Dini Yanlış Algılamak” İsimli Kitabındaki Yanlışlarına Cevap
Ahmet Hulusinin (Ruhu
Üretir Dediği) Beyin Ve Evren Konusundaki Ecnebi Fikir Hocaları
Gökte Allah Ve
Melekler Yokmuş (?)
Allah Ve Melekler İle
İlgili Ayetler
İbadet Fizikselmiş,
Allah İçin Yapılmazmış
Ahmet Hulusi’ye Göre
Cinler (!)
İlah Yokmuş, Allah
İlah Değilmiş Allaha
İbadet Edilmezmiş (!)
Allah İlahtır
Allah’tan Başka İlah Yoktur
Ahmet Hulusi Ve
Diğerlerine Cevap:Ruh Nedir?
Ahmet Hulusi’ye Göre
Herşey Ruhmuş (!)
Hüseyin Hatemi’nin
Ruhlar Hakkında Yanlış Görüşü
Şimdi Ruhlarla İlgili
Hadisi Şeriflere Gelelim
İmamı Gazali Ruhun
Hakikatı Hakkında Diyor Ki;
A. Hulusi’nin Anlamsız
Çirkin Sözleri
Cennetteki Şarap Mecaz
mış (!)
Resulallah’a Peygamber
Denmezmiş (!)
Kur’an’ın Manasını
Bilmeden Okumak Ve Yalnız Meal Okumak Kur’an Okumak Sayılmazmış (!)
İmansız; Ateşte Yana
Yana Sonunda Yanmaz Olurmuş (!)
Ahmet hulusi’nin
“Yakıyn” Anlayışı
Okumak Bildiğimiz
Şekilde Okumak Değilmiş (!)
Semalar-Gökler
Mekansal Değil Boyutsalmış(!)
Göklerde fizik bedenli
canlılar yokmuş, yalnız
cinler yaşarmış (!)
Göklerde Meleklerden
Başka Yaşayan Canlılar Vardır; Cinler
İse, Yerde Yaşarlar
Göklerde Yaşayan
Kimseler Cin’ler Olabilir mi?
Göklerde Yaşayanlar
Neyden Yaratılmışlardır ?
İnsanlar Göklere
Çıkabilir mi ?
Cehennem Rahmetmiş Cehennemdeki Azap
Ebedi Değilmiş ( !)
Ahmet Hulusi’nin
Tecelliyat Kitabına Göre
Cehennem Güneşmiş (!)
A. Hulusi’nin; “Ruh,
İnsan, Cin” İsimli Kitabına Göre De ; Cehennem Güneşmiş (!)
Zebaniler Ateş Yer,
Ateş İçermiş (!)
A. Hulusi’nin
Fatiha’da Ki Yardım İsteğini Yadırgaması
Tecelliyat: Yaratılmış
Suçlanmaz mış (!)
A.Hulusi’nin
Okurlarını Kınaması
“Bilenler Yıldızlar
Gibi Şeytandan Korunurlarmış(!)
A. Hulusi’ye Göre
Azrail’den Başka Ölüm
Melekleri Yokmuş !
Rasulün Üzerinde
Tebliğden Başka Vazife Yokmuş (!)
“Rüya Tabiri Üzerine
Umumî Bilgiler
Rüya Cihetiyle
İnsanlar Üç Kısımdır
Rüya Ve Rüya Âdâbına
Dâir Hadisler
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,
Değerli okurlarım,
Bundan önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli
kitabımda; dini tahrif eden masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin; inancında
olmayan şeyleri icad ederek; inançlı insanları tereddütlere düşüren ,
(çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona bazı ilahiyatçı ilim adamlarına en kısa
zamanda cevap ikinci kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere
söz vermiştim. Zaman zaman birçok okuyucularımdan “hocam ikinci kitap ne zaman
çıkacak” diye cevaplar geliyordu.
Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir kulunu
mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla bırakmadı;
dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden hazırlayıp
yayınlayabilmemi ihsan etti.
Şöyle ki:
Malum ilahiyatçılara cevap olarak ikinci
kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:
“ dini yanlış algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan
başa yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört
beş kitabını kendimi zorlayarak okudum. Diğerlerini gözden geçirdim:
1400 senedir gelen tertemiz İslam inancını,
ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve akla hayale gelmeyecek,
kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına benzer: “ İlah
yoktur, Allah ilah değildir, ilah mabud demektir, Allah ilah yani mabud olmadığı
için, Allah’a ibadet edilmez, O her zerrenin içindedir.” gibi sapık
fikirler ve iddialarla dolu olduğunu gördüm. Üstelik kendisini ermişlerden
sayan sayın Ahmet Hulusi: “ bu benim keşfimdir 1400 seneden beri anlaşılamamış,
açıklanmamış olan sırları sizlere açıyorum. Bazı büyük keşif sahibi zatlar da
böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek. Kendi yanlışlarına yandaşlar arıyor; ayrıca
islamın dışında bulunan “ Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram
ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim adamlarının da aynı görüşleri paylaştıklarını
söyleyerek, kur’an dışı yanlışlarını desteklemeye çalışıyordu.
İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu defa:
beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci kitabı
öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın yazımı
devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış”
ile “Din ve Devlet İlişkileri”isimli
kitaplarını getirdiler. Bu kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat
şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi, Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahit
Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek ve Mehmet Zahit Kotku’nun dışında ki
her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli Ahmet hoca efendi ile yüz yüze
tartışırlarken: ( Banda alınan bu konuşmaları sonra kitap haline getirdiğini
bildirmektedir.) bu zatları tenkit
ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin ve peygamberimiz
efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki, ancak
resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.
İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva
dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz
Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın
efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve
yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “ Resulullahın
yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında: Resulullahın görevini
tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.
Rahmeten lil alemin olan; Allah Resulünün
şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa hepsini
sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek, “ Resullerde
aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden ibarettir,
onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri giderek, “
Resulullah Allah’ın kölesidir” diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine
müsaade etmeyeceği bu küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor,
o ulu zatı mele-i ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:
Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan kitabımın
yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:
Bundan dolayı ikinci kitab gecikti. Ama Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç kitabın, aynı
anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen Rabbime sonsuz
hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun Resul-ü
Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına
sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden tüm
inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu yanlışlıklara
düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu kitabın
dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen bütün
dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir , değerli okurlarımın olumlu tenkitlerini
beklerim.
18.09.2002İstanbul
M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı–Düşünür-Yazar
Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla
Değerli okurlarım,
Allah’a sonsuz şükürler olsun ki; Rabbimizin güzel
dinini, Fahr-i Alem Hz. Muhammed Mustafa Efendimizin güzel sünnetini hiçe
sayarak Kur’an ayetlerine; hadisi şeriflerin dışında, kendi basit ve kısır ve
görüşleriyle değişik yorumlar getirerek, asıl gayesinden ve hedefinden
saptırmak isteyenlere karşı; bunların sapık görüşlerini ayet ve hadisi
şeriflerle reddetmek, çürütmek fırsatını verdiğinden dolayı Allah’a hamd
ediyorum.
İşte yanılgıya düşenlerden birisi de bu kitabı yazmama
sebep olan: onbeş kitabın yazarı Ahmed Hulusi isimli kişidir. Bu şahıs, nereden
yanılıyor derseniz, İnşaallah onlarca yanlış görüşlerini aşağıda göreceksiniz.
En başta ki iddialarından biri: “göklerde ötelerde bir tanrı bir ilah yoktur,
Allah her zerrenin içindedir, Allah ilah değildir, zaten ilah diye bir şey
yoktur. İlah, mabud (ibadet edilen) demektir. Allah ilah olmadığı için mabud
değildir. Allah’a ibadet edilmez. Bazı ibadetleri ruhunuzun fiziken
kuvvetlenmesi için yaparsınız ki: Cehennem olan güneşin çekiminden
kaçabilesiniz. Öbür alemde kimse sizi yargılamayacak...” gibi buna benzer nice
sapık fikirlerle karşılacak; Allah’ın izniyle o iddiaları ayet ve sahih hadisi
şeriflerle nasıl çürütüldüğünü göreceksiniz.
Rabbım tüm yanılanların gerçeği görmesini nasip etsin ve
cümlemizi en doğruya iletsin. Amin.
Sayın Ahmet Hulusi! Son günlerde “Dini Yanlış Algılamak” isimli
kitabınız, daha sonra da diğer kitaplarınız elime geçti. Bunlardan beş tanesini,
birkaç kere altını çizerek okudum. Baştan başa kelime oyunları ve tüm
gerçekleri inkâr eder nitelikte ve tahriflerle dolu olduğunu gördüm. İnsanları yanıltıp
inkâra götürücü ve bindörtyüz seneden beri gelen süzel
inançları yok edici sözlerinizi aşağıdaki bölümlerde tek tek açıklayacağım.
Önce şunu söyleyeyim; tüm
kitabınızda Kur’an-ı Kerîm’e ve sağlam hadislere dayanan, peygamberimizden
günümüze kadar sapasağlam en güzel şekilde gelen: Allah, melek, ruh, cin,
şeytan, ahiret, cennet ve cehennem inancını yıkarak ve de Vahdet-i Vücud görüşünün
kafasını, gözünü kırarak, kendinize göre öncekilere hiç benzemeyen bir şekilde
empoze etmek istiyorsunuz. Daha doğrusu; insanları ve tüm canlı, cansız,temiz-
pis, her şeyi, her zerreyi “Allah”
kabul ederek,” Allah, zatıyla ve tüm
sıfatlarıyla, her zerrenin içindedir” diyip , yeni bir
inanç icad ediyor ; bunu da sizin
keşfiniz olduğunu söylüyorsunuz !
Nasıl mı? İşte zihinleri
karıştıran sözleriniz:
a-
Önce Tanrı kelimesini tenkid
ederek; ”gökte, ötelerde bir Tanrı
yoktur.” diyorsunuz.
b-
Sonra daha ileri giderek; “İlah
yoktur, Ötede, göklerde bir İlah yoktur.” diyorsunuz.
c-
“Allah Kur’an-da İlah yoktur dediği halde, adamlar ilahiyat fakültesi
kurmuşlar. İşte onların ilimleri bu kadardır.”
derken ne hale düştüğünüzün farkında
mısınız?... Çünkü; göklerin ve yerin İlahı vardır. O da Allah’dır. Halbuki siz,
Bektaşi gibi cümleyi yarıda kesiyorsunuz, Lâ İlâhe deyip İllâllah lafzını
söylemek istemiyorsunuz. İlerideki bölümlerde
göreceksiniz .
ç- Allah
(c.c.) Kur’an-ı Keriminde:
“(Ey
insanlar! ) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli
kalmaz.” ( Hakka suresi
ayet: 18)
فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ
“ Musa da: Ben, hesap
gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım,
dedi.” (Mü’min
suresi.ayet: 27)
وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ
“
Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz
Allah, hesabı çarçabuk görendir.” (Mü’min suresi.ayet: 17)
Buyurduğu halde siz:
d-
“İbadetler, rıza kazanmak için değil, İkinci yaşamda kimse
senden hesap sormayacak. Bu ibadetleri (fizikî) fayda ve cehennem olan güneşin çekiminden kaçabilmek için yapıyorsun
. ”
diyebiliyorsunuz!
e-
“Ötelerde arşta bir ilah yoktur. Allah diye işaret edilen, insanların özünde”
diyor ve Allah’ı arştan indirip,
kafir, ateist her tip insanın özüne hapsediyorsunuz!
f-
“Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, tasavvufa göre her
zerrede zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle mevcuttur.”
diyebiliyor ve Allah’ı (c.c.)
maddelerin içine sıkıştırıyorsunuz. Hâşâ Allah o anlayışlardan berîdir, ilmi ve
kudretiyle her zerreye hakimdir. Yerleri ve gökleri yarattıktan sonra arşa istiva
etmiştir.
g-
Allah’ın ruh üflemesini, meleklerin
ruh üflemesini bildiren âyet ve hadisleri görmemezlikten gelip hiçe sayarak: “Beyin kendi ruhunu üretir.” diyebiliyorsunuz.
h- “Evrende
sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır. Dünyamızda
bu alt katmanlarda yaşayan bu canlı türlerinin bir kısmına da o devirde “
cin” adı verilmiştir.”
derken:
Sanki cinler kendiliğinden var
olmuş ve o zamanki insanlar, onlara
“cin”ismini takmış gibi “ Ben cinleri
ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım.” âyetini ve Kur’an-da insan suresi olduğu gibi bir de cin
suresi olduğunu, cin ismini,
Allah’ın Kur’an’da bildirdiğini, babaları Cann’ın yalın ateşten
yaratıldığını, Hz. Süleyman’ın ve peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in hem
insanlara hem cinlere peygamber olduğunu: “Biz cenneti ve cehennemi insanlar ve
cinlerle dolduracağız.” Ayetini, bildiğiniz halde yok sayarak, Kur’an daki “cinlerle” ilgili diğer ayetleri, onların Hz. Süleyman’ın emriyle
Mescid-i Aksa’yı inşâ ettiklerini ve bir
çok hizmetlerde bulunduklarını; kaleler, heykeller, sabit kazanlar
yaptıklarını; peygamberimizin ilk yıllarında ise: Kur’an-da bildirildiği gibi
bir cin; sabah namazında peygamberimizi
dinleyerek kavmine haber vermesi sonucu, Allah’ın hidayeti ile müslüman olduklarını, onların da salihleri ve
ermiş velileri olduğunu, İmam Taberi’nin rivayetine göre; onlardan sekiz yüz
peygamber geldiğini bilmeniz gerekirken; bunları hiç kâle almadan, onlar tabiat kuvvetlerinden bir
enerjiymiş ve ölüm ötesinde melekler ve
disiplin yokmuş da orada insanlara nüfuz edeceklermiş gibi ciddiyetten
uzak laflar edebiliyorsunuz.!
İşte ayet
قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ
فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا
عَجَبًا
“(Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı)
dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde
güzel bir Kur'an dinledik .”
(Cin
Sûresi âyet:1)
“Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla
ortak koşmayacağız.” (Cin Sûresi âyet:2)
i- Neredeyse Cebrail (a.s)’ı postacıya benzeterek
istihza...
j- Peygamberimizi (s.a.s.)’i de , güya tenzih
etmek için...robota benzetiyorsunuz ?
k
-Her bölümde “Allah diye işaret edilen”
ifadesini kullanırken : Allah (c.c.) görünen bir mekanda sabit, parmakla işaret
edilir bir cisimmiş gibi, bir şekle sokmuyor musunuz? Veya Allah’ın zatı yok mu
ki; Allah diye işaret edilen tabirini kullanıyorsunuz. Haşa!
Bu anlattıklarım, dünyanın bir numaralı nörofizyoloğu,
Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David
Bohm’ un, “ Beyin ve Evren” konusundaki görüşleri ile aynı...
Dünyanın bu iki ünlü bilim adamı ile, bu konulardaki görüşlerimiz tamamen
çakışıyor.
( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu,
S::233)
Ahmet Hulusi
Diyor Ki :
“Allah:
Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre- zatıyla, sıfatıyla,
isimleriyle mevcuttur.
Allah, ötede
bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde,
“ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her
zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur. ( Ahmet
Hulusi, Dini Yanlış Algılama S.41)
Biz, bu yolda
yapacağımız çalışmalarla ne ölçüde beynimizin kullanılır kapasitesini geliştirirsek,
o kadarıyla, “ Allah” adıyla işaret edilenin özelliklerini varlığımızda bulur,
O’na erer, O’nu fark ederiz.
( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.41)
Geçen hafta
gittiğim cuma namazında, hutbede konuşuyor “ imam” ünvanı verilmiş kişi:
“ Gökte Allah
ve melekler...”
Diyanet
devletleşince, Allah ve melekler de gökte koltuk sahibi olurlar işte!...
İş bu hale gelmişse, biraz aklı olan
insanlar, bu saçmalıklardan uzaklaşıp; onlardan biraz daha bilgili ve düşünceli
olan başka “imam” ların çevresinde toplanmaya başlarlar!
( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış
Algılamak, S.16-17)
Gökte melek,
yerde şeytan; kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir
köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!
“ İslâm dini”
işte bu anlayışa dönüştürülerek, “ müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul
edilir olmuş!
( Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.24-25)
Sayın Hulusi; “ geçen hafta
gittiğim Cuma namazında, hutbede konuşuyor “imam” ünvanı verilmiş kişi: “gökte
Allah ve melekler...” diyanet devletleşince, Allah ve melekler de gökte koltuk
sahibi olurlar işte!...” diyorsunuz.
Size soruyorum; bu laik
devletin tarihi yüzyıl olmadı. Ondan evvel Allah ve melekler nerede idi? Yoksa
yukarıda sizin iddia ettiğiniz gibi “ her zerrenin içinde zatıyla sıfatıyla
mevcut” idiyse o zerrelerin içinde hapis gibi olması ve zerre adedince
parçalara bölünmüş bulunması ötelerde olmasından daha mı makul, daha mı güzel ?
Sizin inancınıza göre; diyelim
ki: Allah’ı her zerreye yani yarattığı maddenin içine hapsettiniz, tabi bu
bakışa göre, haşa her zerre deyince, temiz, pis de ayırt etmiyorsunuz.
Güvercinle fareyi, iyi insanla, Allah’ın “necis (pislik)” dediği insanı,
satanisti, müşriki bir tutuyorsunuz? Her zerre deyince; daha pis şeyleri, pis
cisimleri yazmaya haya ediyor ve Allah’ı bunların içinde olmaktan tenzih
ediyorum. O sabit mekandan münezzeh olmak kaydıyla her yerde hazır, nazırdır. Alla (c.c)
“her zerrededir. Göklerde yoktur” gibi sözler kim tarafından söylenirse söylensin
küfürdür !
Peki Allah (c.c.) ve melekler göklerde yoksa,
melekleri nereye yerleştiriyorsunuz.? Sonra şeytanlar yerde yoksa, onları
nereye yerleştiriyorsunuz.? Sonra cenneti cehennemi evrende değilse, nerede
hayal ediyorsunuz.? Yoksa Kur’an’ın bir kısmını kabul, bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz.?
Şu ayetleri hiç görmediniz mi ?
“Gökte olanın, sizi
yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır”.(Mülk Suresi. Ayet 16)
“Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran
göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında
bileceksiniz! “(Mülk Suresi.
Ayet 17)
İşte ifadeniz: “
gelecekte beklenen ateş ya da işkence olaylarını “gazab” sanarak...; insanın yaşadığı andaki “ gazab”dan
gafleti ise, “
Allah gazabına uğramış olmasının” açık yaşantısıdır!.
“ Allah
gazabına duçar olmuş” kişi,
“ özündeki Allah’ı tanıyamamış ve bunun gerçeğini hala
yaşayamamakta olan”
insandır!. Bunu idrak etmemekte gazaba uğramışlığın bir başka belirtisidir!.”( Ahmet Hulusi
Dini yanış algılama s.217)
Bu açık ifadenizle ilerideki
cehennem azabını ve bu husustaki Allah’ın bildirdiği tehdit ayetlerini ya hafife
alıyor veya inkar etmiş olmuyor musunuz.? Daha doğrusu kitaplarınız,
zıtlıklarla dolu. Mesela: Yukarıdaki ifadenizde: “ gelecekte beklenen
ateş ya da işkence olaylarını “gazab” sanarak...; insanın yaşadığı andaki “ gazab”tan
gafleti ise, “
Allah gazabına uğramış olmasının” açık yaşantısıdır!.derken; başka kitabınızda:
“GEREK BİZİM ve gerekse bizden evvel yaşamış bir çok “
hakikat ve marifet” müşahedesi olan zevatın müttefik olduğu, Cennetlerin
galaksi içindeki yıldızlarda yer aldığı hususu, bu “ boyutsallık” kavramı
anlaşılmadan asla idrak edilemez...
Müşahede edilen Cennetler ve canlılar bu yıldızların
görülmekte olan madde yapılarında değil, boyutsal derinliklerinde mevcuttur...
Cehennemin “ GÜNEŞ” olması dahi, algılanan fizik madde boyutu
itibariyle değil; şu anda yaşamakta olan geçmiş ruhların, cinlerin yaşamakta
olduğu alt boyut itibariyledir!..
Hadislerle sabit
olan, Cehennemlik kabir ehlinin Cehennemi ve zebanilerini görme olayı,
dahi GÜNEŞ’ in, ruh boyutundan algılanması sebebiyledir!.. (
Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu, S:106) diyorsunuz.
Aslında
bütün görüş ve bilgilerinizin hepsi, hayal mahsulü olduğundan ; ayet ve hadislere ters düşmekte ve onlara
aykırı bulunmaktadır. Önce şu ayetleri, görünüz ve düşününüz ; sizin
anlattıklarınıza benzer bir yanı var mı ?
İşte ayetler:
“ Nasıl, bu mu bir
ziyafet nimeti olarak hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?” Saffat Suresi. Ayet
62)
“ Şüphe yok ki, biz
onu -o ağacı- zalimler için bir fitne kıldık.”
(Saffat Suresi. Ayet 63)
“Bir ağaçtır ki,
cehennemin çukurunda -meydana-çıkar.”
(Saffat Suresi. Ayet 64)
“Onun meyvesi sanki
şeytanların başlarıdır.”
( Saffat Suresi. Ayet 65)
“Artık şüphe yok ki,
onlar, ondan elbette yerler ve ondan karınlarını doldururlar.”
( Saffat Suresi. Ayet 66)
“ Sonra muhakkak ki,
onlar için onun üzerine elbette pek kaynamış bir su da vardır”
(Saffat Suresi. Ayet 67)
Sayın Hulusi ! Cehennem
güneştir diyorsunuz. Cehennem güneş ise; yukarıdaki ayetlerde bildirilen zakkum ağacını ve kaynar suyu güneşin
neresine yerleştiriyorsunuz! yoksa
cehenneme girip çıktınız mı(!) O güneş ki; biraz dünyamıza yaklaşsa, dünyamızı
kavuracak, mahvedecek güçte bir ateş
kütlesidir.
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
“ Güneş katlanıp
dürüldüğünde,”
(Tekvir suresi.ayet 1)
Bu ayeti kerimeden de
anlıyoruz ki: Sizin dediğiniz gibi güneş, cehennem değildir. Cehennem kıyamet
koptuktan sonra ateşlenecektir, yakıtı ise insanlar ve taşlar olacaktır.
İşte ayetler:
“ Yıldızlar (kararıp)
döküldüğünde,” (Tekvir
suresi.ayet :2)
“ Dağlar (sallanıp)
yürütüldüğünde,” (Tekvir
suresi.ayet :3)
“ Gebe develer
salıverildiğinde,” (Tekvir
suresi.ayet :4)
“ Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,” (Tekvir suresi.ayet :5)
وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ
“ Denizler
kaynatıldığında,”
(Tekvir suresi.ayet :6)
“ Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,” (Tekvir suresi.ayet :7)
وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ
“ Diri diri toprağa
gömülen kıza, sorulduğunda,”
(Tekvir suresi.ayet :8)
"Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.” (Tekvir suresi.ayet :9)
“ (Amellerin yazılı
olduğu) defterler açıldığında,” (Tekvir suresi.ayet :10)
“ Gökyüzü sıyrılıp
alındığında,” (Tekvir suresi.ayet :11)
“ Cehennem tutuşturulduğunda,” (Tekvir suresi.ayet :12)
Bu ayet de; yukarıdaki görüşümüzü doğrulamaktadır. Güneş cehennem değildir; cehennem tutuşturulacaktır.
وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ
“ Ve cennet
yaklaştırıldığında,”
(Tekvir suresi.ayet :13)
Bu son ayetten de anlıyoruz ki; milyarlarca galaksilerle dolu olan dünya göğümüz şöyle dursun; onun dışındaki altı göğü de ilave etsek, yine de; “evren”; bu göklerden ibaret değildir. Çünkü, yalnız bir cennetin genişliği, yerle gökler kadardır.”
يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
“
Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) haline getirildiği, (insanlar) bir
ve gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gün (Allah bütün
zalimlerin cezasını verecektir).” (İbrahim suresi. Ayet :48)
Bu ayetten de:
Kıyamet koptuğu zaman; arzımızın başka bir arza (yerin başka bir yere); göklerin de başka göklere
çevrileceğini, dönüştürüleceğini anlıyoruz.
Sayın Hulusi! Cehennem
Güneş’tir iddiasında bulunurken; siz cehennemi ,galaksinin bir köşesine yerleştirmiş
olmuyor musunuz ? Bu sözleriniz birbirini çürütmüyor mu ? Hepsi gibi bu
tutarsızlığınızı nasıl ifade edebilirsiniz! Güneş de galaksinin içinde bir gezegen
değil mi?
ALLAH VE MELEKLER İLE İLGİLİ AYETLER
Allah ve meleklerin, göklerde
olmadığına dair bilgisizce iddianızı çürüten ayetleri alıyorum, diğer konuları da sırasıyla göreceğiz:
İşte
ayetler:
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
“Rahmân, Arş üzerine istivâ etmiş (kurulmuş)tur.” (Taha sûresi âyet: 5)
قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَندَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ
“De ki: Gerçekten siz,
yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin
Rabbidir.”
(Fussilet suresi. Ayet::9)
“ O, yeryüzüne sabit
dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler
için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.”
(Fussilet
suresi. Ayet::10)
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
“ Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.” (Fussilet suresi. Ayet::11)
فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
“ Böylece onları, iki
günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz,
yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz,
alîm Allah'ın takdiridir.” (Fussilet
suresi. Ayet::12)
Bu son ayetten anlıyoruz ki;
milyarlarla galaksi, dünyamızın içinde olduğu ailedir. Ondan başka altı gök
vardır ve bunları kuşatan arş vardır, kürsü vardır. İnşallah ileride arz
edeceğiz. Aşağıdaki ayette gördüğümüz
gibi; her semanın da, bizim
arzımız gibi bir arzı vardır.
اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا
“Allah o -Yüce Zat- dır ki: Yedi göğü ve yerden
de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder. Tâ
ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen kaadirdir ve muhakkak
ki: Allah, her bir şeyi ilmen kuşatmıştır”.(Talak Suresi.ayet 12)
Göklerdeki meleklerle ilgili ayetler:
الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
“ Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile
tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey
Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve
senin yoluna gidenleri bağışla, onları
cehennem azabından koru! (derler).”
( Mü’min suresi ayet: 7)
قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْاْ إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً
“De
ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o
takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.”
( İsra suresi ayet: 42)
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, Hayy’dir, Kayyûm’dur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” ( Bakara suresi ayet: 255)
“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde
yaratan, sonra Arş üzerine istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dır. Bunu
bir bilene sor.”
(Furkan
Sûresi âyet:59)
“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir.”
(Zümer
Sûresi âyet:62)
Sayın Hulusi, tekrar soruyorum her şeyi yoktan var eden Arş’ı - Kürsü’sü
yeri ve gökleri kuşatmış olup; her an her şeyi yönetmekte bulunan yüce Allah’ı,
yarattığı zerrelerin içine
nasıl
taksim ederek mahkum ediyorsunuz ve “Allah zatıyla ve tüm sıfatlarıyla her zerrede
mevcuttur”
diyebiliyorsunuz.? Halbuki
Allah yeri ve gökleri yarattıktan sonra: “ İsteyerek veya
istemeyerek bana gelin”
buyurduğunda yüce emrine uyarak ayette
görüleceği gibi
“isteyerek geldik ”
diyerek
yer küremiz ve gökler, itaatlerini göstermişler
ve görevlerini öğrenmişlerdir.
İşte ayetler:
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
“Sonra
duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek,
gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.”
( Fussilet suresi ayet: 11)
وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى
“Ve şüphesiz en son varış
Rabbinedir.”
(Necm Sûresi âyet:42)6
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz.”
“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız,
kul olarak Rahmân'a gelecektir.”
“O, bunların hepsini kuşatmış ve
sayılarını tesbit etmiştir.”
“Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna
tek başına (yapayalnız) gelecektir.”
( Meryem suresi, ayet:
93-95)
“Göklerde ve yerdekiler, ister istemez
O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı
arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir. “( Al-i İmran suresi ayet: 83)
إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ
“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara
karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve
onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları
işte böyle cezalandırırız!”
( A’raf suresi ayet: 40)
Bu ayetten ise; cennetin kapısının göklerde olduğunu öğreniyoruz.
©وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُون
َ
“Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet
günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş
olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.”
(Zümer
Sûresi âyet:67)
Sayın Hulusi,
ayette görüldüğü gibi gökleri eliyle
dürecek olan Allah’ı, nasıl dürülen zerrelerin içine hapsedersiniz.?
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ
“Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak
üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince,
bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!”(Zümer
Sûresi âyet:68)
Sizin dediğiniz gibi
eğer Allah zatıyla, sıfatıyla,
isimleriyle her zerrenin içinde ise; ölenlerle beraber haşa Allah da mı
ölecek.?
لَا يُظْلَمُونَ
“Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez.”(Zümer Sûresi âyet:69)
َ
“Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zümer Sûresi âyet:70)
وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ
وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
“Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve
Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi
ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, Allah hakkında
tartışır.”
( Hacc sûresi âyet: 7-8)
“Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar
bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki
Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.”
( Enbiya Suresi ayet:
22)
áî©Ä ȤÛa ¡*¤ ȤÛa ¢£l ë ¡É¤j £Ûa ¡pa ì¨à £Ûa ¢£l ¤å ß ¤3¢Ó
“ Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.” ( Müminun suresi ayet: 86
¡áí© Ø¤Ûa
¡*¤ ȤÛa ¢£l 7 ì¢çü¡a é¨Û¡a ¬ü 7
¢£Õ z¤Ûa ¢Ù¡Ü à¤Ûa ¢é¨£ÜÛa ó Ûb È n Ï
“Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir.
O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.”
( Müminun suresi
ayet:116)
“(Halbuki) büyük Arş'ın sahibi olan Allah'tan başka İlah yoktur.” ( Neml suresi ayet: 26)
“O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (Allah'ın) katında çok itibarlıdır.” ( Tekvir suresi ayet: 20)
وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَة
ٌ
“Melekler onun (göğün) etrafındadır. O
gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.”
( Hakka suresi ayet: 17)
“Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi
ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.”
(
Mearic sûresi âyet: 4)
Bu ayetten de şunu anlıyoruz; bizim güneş sistemimizin dışında; bir günü, bizim günümüzün ellibin katı olan,başka bir güneş sistemi vardır ki; İnsanların ilmi, henüz oralara ulaşamamaktadır.
بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (Fussilet sûresi âyet: 30-31)
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
كِرَامًا كَاتِبِينَ
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var, Değerli
yazıcılar var, Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.”
(
İnfitar sûresi âyet: 10-12)
تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِن
َّ
اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de
Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi
bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
(
Şûra sûresi âyet: 5)
وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاء وَيَرْضَى
“Göklerde nice melek
var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin
vermesi dışında, bir işe yaramaz.”
( Necm sûresi âyet: 26)
Sayın
Hulusi; Bu ayetleri gördükten sonra: Vahdetü’l-Vücud görüşüne özenerek yaratmış
olduğu maddenin içine sıkıştırmağa
çalıştığın, Hz.Allah’ın, tam aksine her zerreye ; tecellisi ilmi,kudreti ve
tasarrufu,hakimiyeti ile hakim olarak; tüm evreni yarattıktan ,onlara
vahyederek görevlerini bildirdikten sonra, arşa istiva ettiğini, kurulduğunu ve
onun arşını sekiz meleğin taşıdığını ,diğer meleklerin ise yeri ve gökleri kuşatarak
her mekanda görev yaptıklarını görmüş oldunuz. Bu konuda birçok ayetler de
ileride gelecektir.
Evet şöyle söylemiştiniz:
Gökte melek,
yerde şeytan; kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir
köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!
“ İslâm dini” işte bu anlayışa dönüştürülerek, “
müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul edilir olmuş!
( Ahmet hulusi
dini yanlış algılama S.24-25)
Sayın Hulusi, “Galaksinin
bir yerinde cehennem öte köşesinde
cennet”diye müslümanları rencide ederken şu ayetleri hiç görmedin mi?
Cennet ile ilgili ayetler:
وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
“ Rabbinizin bağışına
ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”
(Ali İmran suresi. Ayet 133)
“ Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.” (Sad suresi. Ayet: 50)
مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
“ Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.” (Sad suresi. Ayet: 51)
وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ
“
Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.”
(Sad suresi. Ayet: 52)
“İşte,
hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.”
(Sad suresi. Ayet: 53)
“
Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.” (Sad suresi. Ayet:
54)¥
“Kitabı
sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.”
(Hakka suresi ayet: 19)
“Doğrusu
ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
(Hakka suresi ayet: 20)
“ Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir,” (Hakka suresi ayet: 21)
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
“Yüce
bir cennette,” ( Hakka
suresi ayet: 22)
“Meyveleri
sarkmış halde.”
( Hakka suresi ayet: 23)
“(Onlara
denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık,
âfiyetle yeyin, için.”
( Hakka suresi ayet: 24)
İşte cehennem ile
ilgili ayetler:
“Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;” ( Hakka suresi ayet: 30)
ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ
“Sonra alevli ateşe atın onu!” ( Hakka suresi ayet: 31)
ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
“Sonra
da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!”
( Hakka suresi ayet: 32)
“Çünkü o, ulu Allah'a iman
etmezdi,”
( Hakka suresi ayet: 33)
وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ
لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ
“Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.”
“Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup
ayrılmıştır.”
( Hicr suresi ayet: 43-44)
Bu ayette de: Halen tutuşturulmamış
olan cehennemin mevcut olduğu ve yedi
kapısı bulunduğu ve oraya girecek insanların gruplar halinde ayrı ayrı kapılardan
girecekleri bildirilmektedir. Sayın Hulusi ! Cehennem dediğiniz güneşin kaç
kapısı var acaba!
فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ
خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp
vermeleri vardır ki. Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o
ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır”
(Hud Suresi
Âyet:106-107)
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ
“...Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama
vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar
su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?”
( Muhammed suresi ayet: 15)
وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“ İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için
kesinleşmiş bir hükümdür.”
“Sonra biz, Allah'tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş
olarak orada bırakırız.”(Meryem Suresi.Âyet.71-72)
Sayın Hulusi! Okunan ayetlerden
de; cehennemin, sizin dediğiniz gibi, kapısı falan olmayan güneş değil, fakat
Allah’ın (c.c.) bilmediğimiz bir şekilde yaratmış bulunduğunu ve kıyamet sonrası halinin, ibret ve insanları uyarmak ve sakındırmak için
şimdiden anlatılmış olduğunu gördük.
Gökte melek,
yerde şeytan;
kapıda postacısı elinde kitap; yollayan galaksinin bir
köşesindeki Tanrı!... Galaksinin bir yerinde cehennem, öte köşesinde cennet!!!
“ İslâm dini”
işte bu anlayışa dönüştürülerek, “ müslümanlık dini” diye algılanır ve kabul
edilir olmuş!
( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılama, S.24-25)
Yine yukarıya aldığım
yazınızda; istihza ederek :
“ Gökte melek,
YERDE ŞEYTAN “ diyorsunuz Bu konudaki ayetleri de görelim !
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
(Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin
dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa
bırak.”
( En’am sûresi
âyet: 112)
يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” ( Araf sûresi âyet: 27)
ٌ
“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” ( Araf sûresi âyet: 200)
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” ( Mü’minûn sûresi âyet: 97-98)
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ
وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ
إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ
“Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr edenler için onu
süsledik. Onları, taşlanmış (kovulmuş)
her şeytandan koruduk. Ancak kulak
hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.”
( Hicr sûresi âyet: 16-18)
فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ
“Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! Gerçek şu ki:
İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir
hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a
ortak koşanlaradır.”
( Nahl sûresi âyet:
98-100)
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا
إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً
“Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle,
yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine
vaadlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez. Şurası
muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır.
(Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”
( İsra sûresi âyet: 64-65)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ
“(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o,
bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular)
katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra
Allah, kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah,
hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına
müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için,
şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten
(haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.”
((Hac sûresi âyet:
52-53)
A.Hulusi diyor ki:
“İbadet” adı
altında, resûl tarafından bize ulaştırılan her çalışma, tümüyle fiziksel ve
bilimsel gerçeklere dayanır. Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir Tanrı’nın
gönlünü hoş etme amacına dönük değildir.
Evreni “yok”
tan var kılan Allah’ın, insanların hiçbir “ ibadet” ine, çalışmasına ihtiyacı
yoktur.
Aldığım
gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı
verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamının ihtiyaçları ile ilgilidir.
Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyeceği
bilgi ve enerji ile ilgilidir.
( Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.38-39)
Sayın Hulusi! Yukarıdaki sözlerinizle:
“ ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
Buyuran Allah’ı (c.c.) yalanlamış olmuyor musunuz.? Allah’ın huzuruna nasıl
çıkacaksınız!
İşte ayetler:
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Sen hemen Rabb’ini
hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana ölüm gelinceye değin
Rabb’ine ibadet et.” ( Hicr
suresi ayet: 98-99)
“Hayır.. Yalnız
Allah'a ibadet et. Ve şükr edenlerden ol”.(
Zümer Suresi.ayet :66)
“De ki: Benim namazım,
ibâdetlerim ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ içindir.”
( Enam suresi ayet: 162)
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
( Zariyat sûresi âyet: 56)
6¢åî©È n¤ ã Úb £í¡a ë
¢†¢j¤È ã Úb £í¡a
“(Rabbimiz!) Ancak sana ibadet ederiz ve yalnız senden medet umarız.” ( Fatiha sûresi âyet: 5)
أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim!
Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık
bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu
bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem
verici bir azap yakalar.” (
Araf sûresi âyet: 73)
وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın
arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve
benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran
kimseyi sevmez.”
(
Nisâ sûresi âyet: 36)
وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا
“Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi, ana-babanıza
da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi
senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama;
ikisine de güzel söz söyle.”
( İsra sûresi âyet: 23)
تَعْمَلُونَ
“ Ve göklerin ve yerin gaybı Allah içindir ve her iş de ona döndürülecektir. Artık ona ibâdet et ve ona tevekkülde bulun ve Rabb’in neler yapmakta olduğunuzdan aslâ gâfil değildir.” (Hud Suresi.ayet:123)
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe Sûresi âyet:100)
وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ
“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk
edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selam size! Tertemiz
geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.”
( Zümer sûresi âyet: 73)
“Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde
oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamd olsun. İyi amelde
bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.”
( Zümer sûresi âyet: 74)
A.Hulusi diyor ki:
Evrende
sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır.
Dünyamızda,
bu alt katmanda yaşayan canlı türlerinin bir kısmına da o devirde “ Cin” adı
verilmiştir. ( Ahmet hulusi dini yanlış
algılama S.41)
Sayın Hulusi “dünyamızda bu
alt katmanlarda yaşayan canlı türlerinden birine de “cin” adı verilmiştir”
derken sanki bunlar kendi
başlarına var olmuş yaşıyorlarmış da, onlara cin ismini insanlar vermiş gibi
tuhaf bir ifade kullanırken, gerçekleri halka söylemekten, Allah’ın emrettiği
gibi doğru olmaktan sizi men eden nedir? Hicr suresinin 27 nci ayetini dile
getirip “ Cinleri de Adem’den önce zehirli ateşten yarattık” ayetinden
niçin bahsetmiyorsunuz? Zaten Dini Yanlış Algılama kitabınızda bir tek ayet
meali yoktur. Halbuki Ruh, İnsan, Cin kitabınızda cin konusunu açıklamışsınız.
İşte cinlerle ilgili onlarca
ayet:
“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.”
( Hicr sûresi âyet: 27)
وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ
“Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.” ( En’am sûresi âyet: 128)
َ
“İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin
bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.”
( En’am sûresi âyet: 129)
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَـذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi
anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”
( En’am sûresi âyet:
130)
بسم الله الرحمن الرحيم قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا
“(Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik .” (Cin Sûresi âyet:1)
“Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” (Cin Sûresi âyet:2)
وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا
“Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.” (Cin Sûresi âyet:3)
“Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın
cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.”
(Cin Sûresi âyet::4)
“Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan
söylemezler, sanmıştık.” (Cin Sûresi âyet:5)
“Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden
bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.”
(Cin Sûresi âyet: 6)
“Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.” (Cin Sûresi âyet:7 )
“Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert
bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.”
(Cin Sûresi âyet: 8)
“Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.” (Cin Sûresi âyet: 9)
“Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri
onlara bir hayır mı diledi?” (Cin Sûresi âyet: 10)
“Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise
bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.”
(Cin Sûresi âyet:11)
“(Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.” (Cin Sûresi âyet:12)
“Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman
ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne
bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden
korkar.” (Cin Sûresi âyet:13)
وَأَنَّهُ كَانَ
يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا
“İçimizde, (Allah'a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (Cin Sûresi âyet:41)
وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا
“Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cin Sûresi âyet:15)
“Allah'ın kulu, O'na yalvarmaya (namaza) kalkınca, neredeyse onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.” (Cin Sûresi âyet:19)
يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için
yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır,
onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar
gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
(A’raf Sûresi âyet:179)
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan
rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı
kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun
önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.
Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden,
sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan
şükreden azdır! Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak
değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı
ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.
( Sebe sûresi âyet:
12-14)
A. Hulusi Diyor Ki;
A.Hulusi diyor ki:
“ İslâm
dini”nin temelini, “ La ilahe illallah” sözünün manası oluşturur.
“ La ilahe
illallah” ne demektir?
Bu söz basit
olarak ele alınırsa;
“ Tanrı
yoktur sadece Allah vardır” anlamında değerlendirilir...
Eğer
kelimelerin anlamı üzerinde durursak...
“ La ilahe”
de; “ La” yoktur; “ İlahe” , Tanrı demektir, yani tapınılacak Tanrı yoktur,
demektir.
Şimdi burada
şu noktaya dikkat edelim...
Kelime-i
Tevhid, “ La ilahe” ile başlıyor...
ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor. “ yoktur tapınılacak varlık!” ; “
La ilahe” !...
“ La ilahe”
deniyor. “ Tanrı yoktur; deniyor.
Adamlar
kalkıp biz “ ilahiyatçı” yız diyorlar... “ İlahla uğraşıyoruz; konumuz “ İlah”
tır, “ ilahiyat” tır; diyorlar... ilahçılık öğrenip, öğretiyorlar!.
Sonrada islamdan
ve Kur’an’dan söz ediyorlar.
Kur’an ve
islâm dinini ne kadar anladıkları belli değil mi?
“ Allah”
konusunu ne kadar iyi anladıkları nasıl belli oluyor!
Akabinde
kelime-i tevhid de bir açıklama geliyor... “ illa” “sadece” , “Allah” ...
vardır!...
“ İlla Allah”
yani “ sadece Allah” !...
Birinci mana
olarak, bu cümleden açığa çıkan gerçek şudur... “ tapınılacak Tanrı yoktur”...
Evet, burada, kesin olarak, tapınılacak bir öte Tanrı olmadığını vurguladıktan
sonra, “ illa Allah” diyor...
“ İlla” ,
yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, “ ancak” manasına ulaşılabileceği gibi,
buradaki kullanım şeklinde görüldüğü üzere “ sadece” anlamında dahi
kullanılır...
Evet, “
İlla”, “ Allah” kelimesiyle bir arada kullanıldığı zaman kesinlikle “ sadece”
anlamında algılamak zorundadır; zira “ Allah” tan gayrı vücud sahibi yoktur ki,
“ Allah” Ona kıyaslansın veya o şeyle benzer kefeye konarak ona nispetle tarif
edilsin!... Bu hususu da geniş şekilde Hz. “ Muhammed neyi okudu” isimli
kitabımızda açıkladık.
İşte bu sebepten
dolayıdır ki, “ illa” kelimesi “ Allah” ismiyle yan yana kullanıldığı zaman
bunu daima “ sadece” kelimesiyle tercüme etmek zorundayız...
Nitekim bu
mana İngilizce’ye tercüme edilirken:
“ There is no
god BUT Allah” şeklinde değil; “ There is no god only Allah” şeklinde tercüme
edilmelidir.
Ki böylece,
islâm dininin getirmiş olduğu vahdet –teklik inanç veya düşünce sistemi fark
edilebilsin.
Evet, sadece
“ Allah” vardır ki, “ O Allah, tapılacak bir Tanrı değildir”, anlamı mevcuttur. Bu açıklamada... Çünkü başta,
kesin olarak “ La ilahe” yani “ tapılacak Tanrı yoktur”; hükmü veriliyor!...
Öyle ise “
Allah” , insanın dışında, ötesinde; ve hatta bu var gördüğümüz varlıkların
dışında ve ötesinde tapınılacak bir
Tanrı değildir!...
“ Allah”ın “
Ahad” oluşunu şayet iyice idrak edersek, görürüz ki basiretle, bir Allah, bir
de yanı sıra kainat gibi, iki ayrı yapı mevcut değildir!
Yani bir “
Allah” var, bir de alemler mevcut, değil!...
Başka bir
değişle, bir içinde yaşadığımız alemler, kainat mevcut; bir de bunların
ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir “ Tanrı mevcut” anlayışı, tümüyle batıldır!...
( Ahmet hulusi
dini yanlış algılama S.55-57)
İşte, bu
yüzden fark ederiz ki, düşünebilen, hayal edebilen her nokta da, “ zat” ıyla ve
dolayısıyla tüm özellikleriyle ancak ve ancak, sadece ve sadece kendisi yani, “
Ahad” olan “ Allah” mevcuttur!...
“ O” nun
dışında, ikinci bir varlığın vücudundan söz eden ise, tümüyle derin düşünce
yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!... ki bu durumun dindeki adı da “ şirk”tir!...
( Ahmet hulusi dini yanlış
algılama S.64)
Sayın Hulusi,
yukarıdaki sözleri söylerken hiç okumadınız farz edelim, hiç düşünmediniz mi
? Bu evreni kim yarattı ? Şeytan kime
karşı geldi? Cenneti cehennemi kimler için yarattı?
“ O” nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan söz eden
ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!... ki
bu durumun dindeki adı da “ şirk”tir!.
Diyorsunuz. Öyleyse tüm
insanlar ve canlılar hayal mi görüyoruz? Cehennemde kimler yanacak? Haşa
Allah’tan başka bir şey yoksa ; diyelim biz hayal görüyoruz,yoksa Allah da haşa
hayal mi görüyor ? Kur’an ve diğer peygamberlerin kitapları da, hep hayalden mi
bahsediyorlar ? Haşa ; kafirlerle yapılan mücadeleler de hayal miydi ? Nemrutlar,
Firavunlar hayal miydi. ? Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur, sözünüz küfür
olmuyor mu? Siz kainatı, evreni nasıl inkar edebilirsiniz!
İşte Ayetler:
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı
günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan
gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda
yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur.
Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
( Araf suresi ayet: 54)
= ì¢×¢£Ûa
¢õ¬b ' í ¤å à¡Û ¢k è í ë b¦qb ã¡a
¢õ¬b ' í ¤å à¡Û ¢k è íõ¬b ' íb ß
¢Õ¢Ü¤ í 6¡¤ üa ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢Ù¤Ü¢ß
¡é¨£Ü¡Û
“Göklerin
ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları,
dilediğine de erkek çocukları bahşeder.”
¥í© Ó ¥áî©Ü Ç ¢é £ã¡a
b6¦àî©Ô Çõ¬b ' í ¤å ß ¢3 Ȥv í ë
b7¦qb ã¡a ë b¦ãa ¤×¢ ¤á¢è¢u¡£ë ¢í
¤ë a
“Yahut
onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de
kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir”
( Şura suresi ayet: 49-50)
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur.
Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur.
İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve
yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında
insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri
ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O,
yücedir, büyüktür.”( Bakara sûresi âyet: 255)
اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
“Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten,
sonra Arş üzerine istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır.
(Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize
kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip âyetleri
açıklamaktadır.”
( Ra’d Sûresi âyet: 2 )
وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَـذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek
için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin
ederim ki,
(Resûlüm!): "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen,
kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir"
derler.”
(Hud Sûresi âyet:7)
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a
gelecektir. O,
bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de
kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.”
(Meryem Suresi
âyet: 93-95)
وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar,
O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın
gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.
(Enbiya Sûresi âyet:19-20)
Bu
ayetterde, görüldüğü gibi: göklerdekiler
ve yerdekiler, ibadette devamlıdırlar. Ve bu sıfatlarıyla Allah tarafından
övülmektedirler. Bu durumdan Allah hoşnut olmuş bulunmaktadır. İnsanların
bazıları müstesna.
“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da
O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.”
(Şura
Sûresi âyet:29)
وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf olmak
üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler
vardır.”
(Casiye Sûresi
âyet:13)
Bu ayeti
kerimede de görüldüğü gibi: yerdekileri ve göktekileri; halife olarak yarattığı
insanlara boyun eğdirmiştir. Demek ki boyun eğenler mevcut olduğu gibi biz
insanlar da, varız, mevcuduz.
Kur’an’ı
Kerîm de çeşitli yerlerde “ ilahımız” , “ ilahınız” gibi ifadeler geçmekte;
ancak akabinde de “ ilah” ın, “ Allah” olduğu vurgulanmaktadır...
Peki bu
duruma göre, “ Allah” ın, bir “ İlah” yani “ Tanrı” olduğu ileri sürülemez mi?
Sürülemez!...
Bu gibi
tanımlamalar, “ İlah”a yani “ Tanrı”ya tapanlara yapılan açıklamalardır.
Yani onlara
denilmektedir ki;
“ Sizin, ilah sandığınız,Tanrı dediğiniz şey
mevcut değildir; gerçekte var olan sadece “ Allah” tır!... sizin ve bizim “
ilah” dediğimiz gerçekte hep aynı ve “tek”tir...ve dahi, o da “ Allah” tır...”
Kur’an,
yaptığı uyarılarla “ilah” kavramının geçersiz olduğunu vurgularken, ne gariptir
ki bugün “din” i meslek olarak kendilerine seçenler, “ ilahiyatçı” olarak
kendilerini tanımlamaktadırlar.
“ İslâm dini”
nin reddettiği bir konu ve kavram olan “ ilahiyat” ı kendilerine meslek olarak
seçenlere ne denebilir bilmiyorum.
Kelime-i
Tevhid de ve kelime-i şahadet de “ la ilahe...” denilerek konuya girenlerin
kendilerini “ ilahiyatçı” olarak vasıflandırmaları bir ibret konusudur
herhalde...belki de inançları doğrultusunda gerçekten hak ettikleri için o
isimle tarif ediyorlar kendilerini!...
( Ahmet hulusi
dini yanlış algılama S.68-69)
Bu gerçeği
açıklayan Kur’an’ı Kerîm’e göre “ Allah”, evreni ve var olarak algılanan her
şeyi, kendi ilminde, kendi kudretiyle ve kendi güzel isimlerinin özellikleriyle
yaratmıştır.
Bu sebepledir
ki, doğa konuları ve evrensel düzen dediğimiz şey, gerçekte “ Allah düzen ve
sistemi” nden başka bir şey değildir!. Bu gerçek nedeniylede, insan, ötesinde
bir Tanrıya tapınmak yerine; özündeki “ Allah” ı fark etmek; bundan sonra da
ötesindekine değil, özündekine yönelmek zorundadır!.
(Ahmet hulusi
dini yanlış algılama S.73-74)
Sayın
Hulusi; burada da gerçekleri tahrif ederek, “Kur’an’da geçen “ilâh” kelimesi; ilâha yani Tanrı’ya (putlara)
tapanlara karşı yapılan açıklamalardır”
diyorsunuz.
“Ayet-ül
Kürsî”de geçen “Allahü la ilahe illa hüvel
hayyul kayyum” ve Ta Ha suresinde geçen, Hz. Musa’ya hitabeden: “
inneni enallahu la ilahe illa ene” ayetleri ve böyle sayısız ayetler kimlere
hitab ediyor. Haşa Hz.Musa puta mı tapıyordu.? Kelime-i Tevhid’e ve Kelime-i
Şehadet’e tam ters mana vererek “La ilahe illallah” cümlesine “
ilah yoktur sadece Allah vardır.” derken; asıl manadan tam bir kurnazlıkla
gerçeği saptırıyorsunuz. Sizden başka hiç ilmi olmayan bir
müslümanın”Kelime-i Tevhid ve Kelime’i
Şehadet”ten anladığı doğru mana şudur:
Kelime’i
Tevhid:
“ la ilahe illallah” “
Allah’tan başka ( hiçbir) ilah yoktur. Sadece ilah olarak ( ibadet edilecek)
Allah vardır.”
Kelime’i
Şehadet: “ Eşhedü en la
ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu”
“ Ben şehadet
ederim ki Allah tan başka (Hiçbir) ilah yoktur ancak Allah vardır ve yine şehadet
ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.”
Sayın
Hulusi; ilah olarak Allah vardır. Ondan başka ilah yoktur, ancak O’na ibadet
edilir demeye niçin diliniz varmıyor da; tam aksine her yerde Allah ilah
değildir. O’na ibadet edilmez diyorsunuz.? İbadete layık olmayan bir Allah’ı
nasıl düşünebiliyorsunuz? Zaten Allah ismini zorlayarak birkaç yerde söylüyorsunuz.
Hemen her yerde
“ Allah diye işaret edilen”
tabirini
kullanıyorsunuz. Ve de
“ Ötedeki Tanrıya değil özünde
ki Allah’a, özüne yönel” derken haşa her türlü insanı ve nefsinizi
ilahlaştırmış olmuyor musunuz.?
İşte ayetler:
“ Allah, kendisinden
başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.”
( Taha suresi.ayet : 8)
”O, öyle Allah'tır ki,
O'ndan başka İlah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir,
bağışlayandır.”
(Haşr suresi. Ayet :22)
“ O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Haşr suresi. Ayet :23)
يُفَرِّطُونَ
6“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.” (Enam Sûresi âyet:61)
ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ
“Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a
döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en
çabuğudur.”
(Enam
Sûresi âyet: 62)
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَـذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi
ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur.
Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak
Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona
kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.”
( A’raf sûresi âyet:
73)
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver. Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana ibadet et; beni anmak için namaz kıl.” ( Tâhâ sûresi âyet:13- 14)
"Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, korkuyorum.” ( Mü’min sûresi âyet: 32)
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
“Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.” ( Zuhruf sûresi âyet: 84)
َ
“De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek ilah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?” ( Enbiya sûresi âyet: 108)
إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ
“İlâhınız bir tek İlahdır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.” ( Nahl sûresi âyet: 22)
وَالصَّافَّاتِ صَفًّا
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا
إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ
“Saf saf dizilenlere, O haykırıp
sürenlere, Ve o zikir okuyanlara, Yemin ederim ki, ilâhınız birdir. O,
hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.”
( Saffat sûresi
âyet: 1-5)
“Allah buyurdu ki: İki ilah edinmeyin! O ancak bir ilah'dır. O
halde yalnız benden korkun!”
( Nahl sûresi âyet: 51)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
;” Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah
hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh, ancak Allah'ın
resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün: Ol" kelimesi(nin
eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut teyit
edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu halde Allah'a ve
peygamberlerine iman edin. "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin için
hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu
olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak
Allah yeter.” (Nisa
Suresi. Ayet: 171)
أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِن بَعْدِي قَالُواْ نَعْبُدُ إِلَـهَكَ وَإِلَـهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِلَـهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“Yoksa Ya'kub'a ölüm
geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra
kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve
İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim
olmuşuzdur, dediler.” (
Bakara Suresi.ayet:133)
“İlâhınız bir tek ilah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” (Bakara Suresi.ayet:163)
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Allah ile birlikte başka bir ilah’a tapıp yalvarma! O'ndan başka ilah
yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz
ancak O'na döndürüleceksiniz.”
( Kasas sûresi âyet: 88)
Sayın Hulusi; Bu ayeti kerimede
açıkça anlatıldığına göre; Allah’ın (c.c) zatından başka var olan yaratıkların hepsi, yani evren her zerresiyle
beraber yok olacaktır. Siz ; “ evrende Allah’dan başka bir şey yoktur.
Allah her zerrede, zatıyla,sıfatıyla , isimleriyle mevcuttur.”
dediğinize göre ; haşa evren yok iken,
yani yaratılmamış iken Allah (c.c.) nerede idi? Sonra
evren yok olurken, haşa ! Allah (c:c:) da mı, yok olacak? Halbuki
görüldüğü gibi ayette; “Allah’ın zatından başka her şey yok olacaktır.”
buyurulmaktadır. Zaten öyledir. O takdirde yine söylüyorum yüce Allah’ı yok
olacak evrenin, ölünce çürüyüp kokuşacak her
canlının, yani her zerrenin içine
mahkum etmeye kalkışmayın. Allah’tan korkun,
sizin yakıştırmanızla” aklı kıtlardan olmayın”!
İşte bu konuyla ilgili bir fetva;
kendi hükmünüzü kendiniz veriniz!
SORU: Bir kimse”Allah her yerdedir” veya “her yerde hazır ve
nazırdır”dese ne lazım gelir?
CEVAP: Bir kimse “Allah her yerdedir veya her yerde hazır nazırdır” dese; şayet Cenab’ı Allah’ın zatıyla her yerde mevcut olduğuna inanarak söylüyorsa kafir olur.Çünkü Cenab’ı Allah(.c.c)mekandan münezzehtir. Ne yerdedir,ne göktedir.Yer ve gök olmadan evvel de O var idi. Ama ilim ve kudretiyle her yerde mevcut olduğunu kast ederek bu sözü söylerse kafir olmaz. Yalnız bu sözü söylememeye dikkat etmek lazımdır. Maalesef avam tabaka “Allah her yerde hazır ve nazırdır.”sözünü.çok söylemektedir. Bunun yerine Allah her şeyi bilir.” Demek gerekir.”(el-Berika,c 1.s.294, Fetvalar.c.2.s.11.H.Günenç)
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“Allah; O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.”(Teğabun sûresi âyet: 13)
بسم الله الرحمن الرحيم قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ
مَلِكِ النَّاسِ
إِلَهِ النَّاسِ
مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ
الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ
=¡=¡=¡=¡=¡
“
De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,”
“İnsanların
Melikine (Mutlak Sahip ve Hakimine),”
“İnsanların
İlâhına.”
“O
sinsi vesvesenin şerrinden,”
“O
ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.”
“Gerek
cinlerden,gerek insanlardan.”(Nas Suresi.Ayet:1-6)
Yukarıdaki hemen her namazda günde beş defa okuduğumuz
“Nas” Suresinde; İnsanların göğüslerine
vesvese vericilerin şerrinden, “İnsanların Rabbine, insanların Melikine ve
insanların İlahı’na sığınırım” dememiz emredilmişken : Siz bunun aksini
iddia ederek nasıl “insanların
İlah’ı yoktur, Allah İlah değildir”diyebilirsiniz? Bu büyük bir
inkar olmaz mı ?
A.Hulusi diyor ki:
“Bu yazıda çok
önemli bir yanlışa işaret etmek istiyorum.
“ Ruhlar ezelde,
gökte bir yerde yaratıldı da, peyder pey dünyaya mı gönderiliyor”? “ din” bunu
mu diyor?
Kesinlikle
hayır!...
Ruhlar geçmişte
ezelde yaratılmışta, şimdi teker teker dünyaya bedenlere gönderilmiyorlar!
Aksine, her ruh,
ana rahminde yüzyirminci günde, o ceninin özünden gelen Allah kudretinin,
meleki güç olarak açığa çıkarttığı tesirle, o varlığın beyni tarafından
üretiliyor!.
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.95)
Bu yanlış
anlayışa dayalı olarak, “ elest bezmi” isimli bir hikaye daha uyduruluyor...
Güya, o ruhlar
aleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; sevişenler burada da
sevişirmiş; orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden
hoşlanmazlarmış!.
Önce işin aslını
özetleyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım.
Ayetin işaret
ettiği anlam şudur Allah-u Alem...
“ Allah insanı
islâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere her insan, henüz menideki sperm
halinde iken, babasının geninden islâm fıtratının programını alarak dünyaya
gelir; daha sonraki aşamalardan geçerek!.
“ Onların
bellerinden zürriyetlerini alır” ifadesi, genetik olarak intikal eden islâm
fıtratı bilgisinin sperm halindeki varlığına işaret eder ve vurgular!.
Yani, sperm
halindeyken insan, bellerinden zürriyet alındığında, fıtrat olarak “ Rabbini
bilme” kabiliyetine, programına sahip kılınmıştır.
Esasen, genetik
olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120 nci günde, özünden
boyutsal bir şekilde gelen meleki etki ile, “ ruh” adı verilen ve beyin
tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölüm ötesi boyut bedenini üretmeye
başlar!...
Sonra da ona,
yani “ ruh” a, tüm zihinsel fonksiyonların hasılası, dalgalar (Wave)
şeklinde yüklenir!. Yani, başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir “
ruh” olayı kesinlikle geçerli değildir!.
(Ahmet
hulusi dini yanlış algılama S.97-98)
Sayın Süleyman
Ateş’in”Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”nin 3 ncü cilt, 412 nci sayfasına da
bakabilirsiniz.
İmam-ı Gazali,
Ravzatüt Talibin isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der: “ ...çünkü
Resulullah efendimizin ruhu da, anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden
önce mevcut ve yaratılmış değildi”!.
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.99)
Şunu
öncelikle bilelim ki; insanların ruhları yukarıdaki bir Tanrı tarafından,
geçmişte her hangi bir zamanda ve herhangi bir yerde toplu olarak yaratılmışta;
sonra da peyder pey dünyaya gönderilmekte değillerdir!...
Ne,
yukarıda herhangi bir yerde oturmakta olan bir Tanrı vardı; ne de yukarıdan
dünyaya gelme sırası bekleyen insan ruhları!...
Bu
sebepledir ki, ruhun dışarından gelip bir bedene girmesi asla söz konusu
değildir...
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.121-122)
Beşer
bilinci ve benliği atom üstü boyutta insanın beyin cevherinin oluşmaya
başlamasıyla birlikte beden fabrikası tarafından üretilen ruha yani mikrodalga
bedene yüklendiği içindir ki, biyolojik bedenin yaşamının son bulmasıyla
birlikte ruh adı verilen yeni yapıyla devam eder...
Her insan, yani
beyin, beden, kendi mikrodalga ikizini üretir ve bu ikiziyle yaşamına devam
eder.
Esasen insan
beyninin ana işlevi insanın ölüm ötesi sonsuz yaşamını oluşturacak mikrodalga
bedeni inşa etmek ve bilinci yani tüm
zihinsel fonksiyonları buna yüklemektir.
Her ruh yani
mikrodalga beden ise sadece kendi beyni tarafından oluşturulur ve yüklenir... (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.122-123)
Denilirse ki
ruhlar bedenlerle yaratıldığı halde, Resulullahın; “ ben yaratılışca Nebilerin
ilkiyim; nebilikçe de sonuncusuyum! Ben Nebiyken, Adem su ile çamur arasında
bulunmaktaydı!.” sözünün manası nedir?
Hakikat şu ki:
bunların hiçbirisinde ruhun kadim (bedenlerden önce geçmişte varolduğuna) olduğuna
dair bir delil yoktur!:
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.124)
Evet, İmam
Gazali gibi Abdülkadir Geylani gibi işin hakikatına vakıf pek çok evliya
insanların ruhlarının bedenlerinden önce yaratılmış olduğunu reddetmekte; ve
her insanın ruhunun bedeniyle birlikte ve bu bedeni tarafından üretilerek meydana
geldiğini söylemektedirler...
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.126)
Burada çok
özetle belirtelim ki... “ ruh” adıyla bilinen yapı kişinin ana karnında
yüzyirminci günde üretilmeye başlanan hologramik esasla mikrodalga bedenidir;
ki, esas itibariyle beyin mahsulüdür. Her beyin dünyada kendi mikrodalga
bedenini yani ruhunu üretir ve beynin durmasından sonra da bu mikrodalga beden
bir daha dünyaya geri gelmek söz konusu olmaksızın ileriye doğru yaşamına devam
eder. (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.126)
A. Hulusi Diyor Ki;
“RUH”
kelimesi bize iki büyük
özelliği ifade etmektedir...
Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği,
şimdiki verilere göre maddenin özü mahiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji
zerreciklerinin sahib olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “
RUH”!... yani, evrensel kuantsal bütünlük!...
Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi
“ RUH”la ve “RUH” tan meydana gelmiştir...
“ RUH” olmadık hiçbir zerre mevcut değildir... zira,
zerre, “ kuant” onunla mevcuttur!...
Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “
RUH” tan almaktadır...
Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “ RUH”
a sahip ve “ RUH” la kaim
olmuştur; kainatın yok oluşuna kadar, yani kıyamete kadar da sahip olacaktır...
Dini tabirle, “ RUH” ile kainat yaratılmıştır... “
RUH” ile kâim ve var olan varlıkta gerçeği itibariyle asla yok olma
düşünülemez..
( Ahmet Hulusi. Ruh insan
cin S:62)
Sayın Hulusi ! Yukarıdaki bölümde :
Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi
“ RUH”la ve “RUH” tan meydana gelmiştir...
“ RUH” olmadık hiçbir zerre mevcut değildir... zira,
zerre, “ kuant” onunla mevcuttur!...
Derken bakın aşağıda bu sözünüzü nasıl çürütüyorsunuz!
İşte ifadeniz:
Evrende, var olan her şey içinde insanın değerlendirebileceği
oranda “ ŞUUR” a dolayısıyla “ RUH”a sahip yaratıklar “ İNSAN” ve “
CİN” ler dir.
Keza “ insan” ın saydığımız diğer
yaratıklardan, ayrılması.
Sahip olduğu “ şuur”un gücü ve
kapasitesi yönüyle;
Bilişimin ötekilerden daha fazla
yoğunlaşması ve madde kaybına girmiş olması özellikleriyle meydana
gelmektedir...
Sanıyoruz ki, “ RUH”kelimesinin
ne mana taşımış olduğunu böylece bir oranda da olsa açıklamış olduk...
( Ahmet Hulusi. Ruh insan cin S:64)
Sayın Hulusi !
Yukarıdaki başka bir cümlenizde de:
Keza “ insan” ın saydığımız diğer
yaratıklardan, ayrılması.
Sahip olduğu “ şuur”un gücü ve
kapasitesi yönüyle; diyorsunuz.
Halbuki, biraz yukarıda yine başka bir hata yaparak cinleri almış ; melekleri
dışlamıştınız. Burada da, yalnız insanı
aldınız, cinleri de dışladınız. Daha önemlisi; sanki evreni dolaşmış oralardaki
insanlar gibi sorumlu olan “Dabbeyi” yani Allah’a gelip hesap verme durumunda
olan tüm canlıların durumlarını görerek tesbit etmiş gibi: Şuur sahibi yalnız insanlardır, diyorsunuz.
Bakınız, aşağıda hiç konu etmediğiniz göklerde yaşayanlarla;
hayvanlardan, hatta cansız dediğimiz maddelerden örnekleri görelim:
İşte
ayetler:
“ Gökteki İlâh da,
yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir”.(Zuhruf Suresi. Ayet: 84)
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ
السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ
وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا
يَشَاء قَدِيرٌ
“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “DABBE”yi
(canlıları) yaratması da O'nun delillerindendir.
O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir”.(Şura Suresi. Ayet: 29)
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“ Allah, her “DABBE”yi ( canlıyı) sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Nur Suresi. Ayet: 45)
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
“ Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”(Hac Suresi.ayet: 18)
“ Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık.(Yani birinci kat göğü, yıldızlarla) Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.”(Mülk Suresi. Ayet: 5)
Rabbin,
göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin
kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.(İsra
sûresi âyet :55)
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi âyet :93-95)
الْفَضْلُ الْمُبِينُ
¢“Ve Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar!. Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe
yok ki, bu, elbette bu, apaçık bir lütuftur. -(Neml Suresi. Ayet: 16)
“Ve
Süleyman için cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı.
Artık onl ar bir düzen, üzere sevk olunuyordu. -(Neml Suresi. Ayet: 17)
“Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: Ey Karıncalar!. Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler. -(Neml Suresi. Ayet: 18)
“-Hz. Süleyman- Artık onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: Ya rabbi!. Bana ilham buyur, bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın iyi amelde bulunayım ve beni rahmetinle iyi olan kullarının arasına kat. -(Neml Suresi. Ayet: 19)
“Ve
kuşları gözden geçirdi de dedi ki: Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa
kayıplara mı karıştı? -(Neml Suresi. Ayet: 20)
“Herhalde
ona şiddetli bir azap ile azap ederim, veya onu boğazlarım, yahut bana apaçık
bir delil getirir. -(Neml Suresi. Ayet: 21)
“Derken -Hüdhüd- çok geçmeden -geldi de- dedi: Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Seb'edan muhakkak bir haber ile geldim. -(Neml Suresi. Ayet: 22)
“Muhakkak ben, bir kadın buldum ki, onlara hükümdarlık ediyor, ve kendisine her şeyden verilmiş ve onun için pek büyük bir taht da var. -(Neml Suresi. Ayet: 23)
”Onun ve kavminin Allah'tan başka güneşe secde ettiklerini gördüm ve şeytan onlara amellerini süslemiş, artık onları yoldan saptırmış, binaenaleyh onlar hidayete eremezler. -(Neml Suresi. Ayet:24)
“Allah'a secde etmemeleri için -böyle yapmış- o Allah'a, ki göklerdeki ve yerdeki her gizliyi -meydana- çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir. -(Neml Suresi. Ayet:25)
” Allah, o büyük arşın Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur. -(Neml Suresi. Ayet: 26)
قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
” Hz. Süleyman
Hüdhüd'e dedi ki: Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mı oldun?. -(Neml Suresi. Ayet: 27).
“Şu mektubumu götür,
hemen onlara bırak, sonra onlardan çekil de bak ki, ne yapacaklar?. -(Neml Suresi. Ayet: 28)
“Hükümdar
olan kadın- dedi ki: Ey ileri gelenler: Şüphe yok ki bana çok şerefli bir
mektup bırakıldı. -(Neml Suresi. Ayet: 29)
“O
muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan
Allah'ın ismiyle" -başlanarak yazılmıştır.-(Neml Suresi. Ayet: 30)
Sayın Hulusi! Buraya kadar göklerde yaşayanlarla ilgili
ayetleri gördük. Ayrıca Şuursuz zannettiğiniz “Hüdhüd” kuşundaki üstün imanı ve Allah’ı
yüce sıfatlarıyla tarif etmedeki ifade kudretini ve yine; şeytanın hileleriyle Yemendeki Saba Melikesi ( kraliçesi) “Belkıs”ın milletinin güneşe tapmalarını onlara hoş gösterdiği şeklindeki
konuşma kabiliyetini gördükten sonra nasıl insandan cinden başka şuur sahibi
yoktur diyebilir ve bu yanlış ,eksik bilgilerinizi inançlı insanlara kabul
ettirmeye çalışırsınız ?
Şimdi cansız zannedilen ; dağlar ve kayalarla ilgili ayetleri okuyalım:
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ
“Onu
-onun hükmünü- derhal Süleyman'a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim
ihsan ettik, ve Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber
tesbihte bulunurlardı. Ve -bunları- yapanlar olduk.”(Enbiya Suresi. Ayet :
79)
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
”Sonra onun ardından kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan asla gâfil değildir. (Bakara Suresi. Ayet: 74)
”Eğer bu Kur'anı bir dağ
üzerine indirmiş olsa idik; elbette onu Allah'ın korkusundan baş eğmiş,
parça parça olmuş görürdün ve biz o misâlleri insanlar için veriyoruz, tâ
ki, düşünüversinler.”(Haşr
Suresi. Ayet : 21)
Sayın Hulusi, gördüğünüz gibi dağlar, taşlar ve kuşlar da, Allah’tan (c.c.) korkuyorlar ve
O’nu tesbih ediyorlar. Ve de zan ve
iddia ettiğiniz gibi, katiyyen şuursuz
değiller.
A. Hulusi Diyor Ki;
Ruh
gerek
Hazreti Rasulullah Aleyhisselam’ın olsun, gerekse bütün insanların olsun,
biyolojik - hücresel bedenleri varolmadan önce “ RUH” bedenleri mevcut
değildir!...
Yani, önce belli bir mekanda insanların ruhları
yaratılmış, sonra da bu ruhlar peyderpey dünyada ana rahimlerinde oluşan
bedenlerin içine gönderilmiştir, görüşü tamamıyla yanlıştır!...
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:72)
RUH NEDİR :
Önce ruh ile ilgili âyetleri sonra da hadisi şerifleri okuyarak konunun
izahına gidelim:
Âyet: 1
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي
وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ
قَلِيلاً
“Sana ruhtan sorarlar, deki; “Ruh
Rabb’imin emrindendir size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”
( İsra sûresi âyet:
85)
Âyet:
2
“Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere
demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.”(Sad Suresi. Ayet:71)
Âyet:
3
“Onu
biçimlendirip Ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.”
(Sâd sûresi ayet:72)
Ayet: 4
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ
¤“İffetini
korumuş olan, İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona (İsa
için) ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik
etti. O gönülden itaat edenlerdendi.
(Tahrim
Suresi.Ayet: 12)
Âyet: 5
لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا
“Sonra onun neslini
bir özden, (Ana rahminde) hakir bir su (Sperma)dan yaptı. Sonra ona biçim verdi,
ona “kendi Ruhun”dan üfledi. Ve sizin için kulak(lar), gözler ve gönüller
yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.”(Ahzâb
sûresi âyet:8-9)
Değerli okurlarım! Hiç uzağa
gitmeden, okuduğumuz Sâd Sûresi’nin 72 nci, Tahrim suresinin 12 nci, Ahzâb
Sûresinin sekiz ve dokuzuncu âyetlerinde, ana rahmindeki bebek şekillenince,
Allah tarafından ruh üflendiği apaçık
bildirilmektedir.. İleride İbni Mesûd tarafından nakledilip, Buhari ve Müslim
gibi iki sahih hadis kitabında bildirilen, âyetleri açıklayıcı mahiyetteki
hadisi şerifte de göreceğimiz gibi; ana rahminde ceninin azaları Allah (c.c.) tarafından tamamlandıktan sonra, Allah
(c.c.) ona“Ruhundan üfler.” Onda
insanî
hayat başlar. Burası çok mühim! Allah (c.c.) Ruhu kendine nisbet ederek “ Ona kendi ruhun”dan üfledi” buyuruyor. Kimse bu ruhu Allah’dan
(c.c.) ayırmaya çalışmasın, çünkü yine Allah’a
(c.c.) döneceğiz.
Hiç kimsenin yorumuna muhtaç
olmasın diye âyetin mealini tekrar alıyorum.
“Sonra O’nun (Adem’in)
neslini bir özden (Ana Rahminde) hakir
bir su (Sperma)dan yaptı. Sonra O’na biçim verdi. O’na kendi ruhundan
üfledi. Ve sizin için kulak(lar) gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az
şükrediyorsunuz?
Bu âyet, Ahmet Hulusi ve onun gibi düşünenlerin görüşünün ne kadar asılsız
ve gerçeğe aykırı olduğunu göstermiş bulunmaktadır. Ahmet Hulusi, Hz. Abdulkadir Geylani’den iddiasına delil
olacak bir satır bile almadan ona iftira ettiği gibi; İmamı Gazali’nin ; “Ruhun kadim
(Bedenlerden önce geçmişte var olduğuna)
olduğuna dair bir delil yoktur”
sözünün arasına ; gördüğünüz gibi bir parantez açarak : (bedenlerden önce geçmişte var olduğuna
dair
bir delil yoktur.) şekline getirerek
kendi fikrini ilave etmiş ve kendi fikrini, İmamı Gazali’ye mal etmek istemiştir.
Halbuki ; “Kadim” kelimesi insanlar veya herhangi
bir şey için kullanılırsa , öncelik manasını taşır, önce demektir. Fakat konu
olan Kadim kelimesi Allah’a (c.c.)
nisbet edilirse , bu defa EZELİ yani başlangıcı olmayan manasına
gelir. Ruh da “Ruhullah,” yani Allah
(c.c.) ruhundan üfledi ifadesinden yola çıkılarak acaba Adem’e üflenen ve Ana rahminde her bebeğe
üflenen ruh Allah’ın (c.c.) olduğuna
göre, o da, Allah (c.c.)gibi EZELİ mi? Yoksa sonradan mı
yaratıldı.? gibi sorular konusunda; Ruh’un
Allah (c.c.) gibi ezeli olmadığını bildirmek için İmam Gazali “ Ruh kadim değil” demiştir. Ki, doğrusu da
budur. Çünkü Ruhlar da, Allah tarafından herhangi bir zamanda yaratılmış olup,
ruhlar aleminde yaşamaktadırlar, ancak sırası gelenler, görevli melekler
tarafından ana rahmindeki bebeklere üflenmektedirler.
Bu “KADİM” kelimesi
iyice anlaşılsın ve Ahmet Hulusi’nin yanılgısı ortaya çıksın diye ; eski
müderrislerden ve 8 ciltlik İstilâhatı Fıkhiyye Kamusu ve
ayrıca 8
ciltlik Kur’an ‘ı Kerim Tefsiri ve birçok hadis kitabına ilaveten onlarca yıldır evlerimizi
dolduran “Büyük İslam İlmihali” isimli kitapların sahibi Eski İstanbul
müftümüz ve eski Diyanet İşleri Başkanımız olan; sayın Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın “Kadim”kelimesini açıklayan sözlerini
buraya alıyorum
KADİM:
Kadim:
Ezeliyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana
“kadim”denir. Sonradan meydana
gelene de “Hadis”denir. Allah Teala Kıdem sıfatıyla vasıflanmıştır.
Çünkü Allah Ezelidir, Kadimdir,
varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı
yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler,
milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine yüce Allah’ın Ezeliliği yanında
bir saniyelik bir hayata sahip sayılmaz.
Allah Kadimdir , sonradan var
olan şey Allah olamaz. Yüce Allah’dan başka ne varsa, bunların hepsi Hadis’tir.
(Sonradan olmuşlardır) . Bunlar Allah’ın kudretiyle yaratılmışlardır. Artık
şüphe yoktur ki, yaratılanlar yaratana mahsus “ Kadim “ sıfatını
taşıyamazlar. O’nun ezeli varlığı ile beraber hiçbir şey yoktu, alemler
sonradan yaratılmıştır.
Burada sayın Hüseyin Hatemi’
ye de cevap verdikten sonra tekrar Ahmet
Hulusi ile devam edeceğiz.
Burada ikinci bir iddiaya geliyoruz:
Bu ruhları Allah (c.c.) ne vakit yarattı? O bedenle beraber mi yoksa
bedenler yaratılmadan daha önceki zamanlarda mı yaratıldı.?
Sayın Hüseyin Hatemi, tahminen 1998 yılında, TGRT de, Reenkarnasyon
konulu, Prof. Orhan Karmış beyin yaptığı bir programa telefonla katıldığında:
“Ruhlar önceden yoktu, dolayısıyla evvelce var
olan bir ruhun üflenmesi söz konusu değildir. Biz bunu kabul edersek
Reenkarnasyonu kabul etmiş oluruz. Halbuki Reenkarnasyonu kabul etmek küfürdür
.” demişti.
Sayın Ahmet Hulusi ve Sayın Hüseyin
Hatemi’nin dikkatlerine!
Ruhların önceden yaratılmış olduklarını açıklayan âyetler ve hadisler:
Âyet-1
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
“Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı
gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa
Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün:
Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından
gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir
ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Tanrı) üçtür"
demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek
Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.”
(Nisa sûresi âyet:171)
Âyet-2:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا
“Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den,
Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz
aldık.”
(Ahzap sûresi âyet: 7)
Âyet: 3
وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ
“Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap ve
hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde
ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz
ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını
vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte
şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.”
(Âl-i İmran Sûresi âyet:
81)
Değerli okurlarım! Şu
yukarıda geçen üç âyetin manasını lütfen tekrar okuyunuz ! Birinci ve ikinci âyette
geçen; en son gelecek Resûl, yani Peygamberimizin geleceğini haber vererek, en
baştan ona inanmaları ve dünyaya gelip peygamberlik görevine başladıkları
zaman, kendi ümmetlerine bildirmeleri için : Daha insanlar yaratılmadan,
peygamberler dünyaya gelmeden , toplu halde alınan söz, ruhlar aleminde
alınmadıysa nerede ve ne zaman alındı? Yoksa peygamberleri (a.s) topluca
dünyada yaratıp söz aldıktan sonra, yeniden dünyaya gelecekleri zamana kadar
öldürdü de, sıraları geldiğinde tekrar mı diriltecek? Sayın Hatemi, asıl bu
reenkarnasyon olmaz mı? Elbette ki böyle bir şey yoktur. Üçüncü âyette
görüldüğü ve aşağıdaki hadislerde de görüleceği gibi Ruhlar bedenlerden önce
yaratılmışlar, ruhlar aleminde yaşamaktadırlar. Sırası gelenler dünyaya geçici olarak imtihan için,
bedenleriyle yaşamak üzere gelmektedirler. Ölünce de hesap vermek üzere Allah’a
döneceklerdir.
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz
diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı,
onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
(Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.”
(A’raf sûresi âyet:172)
Sayın Hulusi! Sizin iddia ettiğiniz
gibi “bebeğin ana rahminde 120 nci
gününden itibaren beyin fonksiyonu çalışıp kendi ruhunu üretiyorsa: Daha
ana rahmine düşmeden; Allah (c.c.) tarafından ademoğlunun belinden
çıkartılarak: bütün zürriyetlere topluca; ”Elestü bi Rabbiküm” (Ben
sizin Rabbiniz değil miyim)”( diye sorduğunda:Topluca hep birden “kalu
Bela” (evet Rabbimizsin ) dediler. İstisnasız tüm insanlara
topluca bir anda yapılan bu sözleşmede cevap verenler, ruhlar değilse nelerdi ve neredeydiler!
Hadis: 1
“Elestü Bi Rabbiküm âyetinin tefsiri
ile ilgili olarak peygamber Efendimiz’ de (s.a.s) ve İbn’i Abbas’ın rivâyet
ettikleri bir sahih hadis bize kadar gelerek;
Hz. Adem’in sırtından bütün zürriyeti zerreler şeklinde çıkarıldığı
açıklanmıştır.”
(Risaleyi Hamidiye S.342)
Hadis: 2
“Ruhlar toplanmış cemaatlar (gibidir)
onlardan birbirleriyle (önceden) tanışanlar kaynaşır tanışmayanlar ayrılırlar.”
(Buhari, Müslim, Ebu Davud Kü.Sitte C.10 S.145)
Açıklama:
Hadisteki
tearüf, birbirlerini tanımak demektir. Öyleyse, bedenlere girmezden önce
birbirlerini tanımış olanlar, beden giydikten sonrada bir araya gelirler,
iyiler iyiler hizbini, kötüler de şerirler hizbini meydana getirir. Önceden
tanışmayan ruhlar beden giydikten sonra dünyada bir araya gelecek olsalar
kaynaşamazlar.
Bu hadisi,
Nevevi: “Ruhlar, ‘toplanmış cemaatler’ veya ‘muhtelif nevler’ şeklindedir” diye
anlar. Tanışmaları için de: “Ruhları yaratırken hepsinin fıtratına koyduğu
müşterek bir hassa sebebiyledir.” Bazıları: “Ruhların sıfatlarının ve
ahlaklarının uygunluk içinde yaratılmış olmaları sebebiyle tanışıp kaynaştıklarını”
söylemiştir. Bazı alimler de: “Ruhlar toplu olarak yaratıldılar, sonra
bedenlerine taksim edildiler, tabiatı birbirine uyanların kaynaştıklarını,
tabiatları birbirine uzak olanların birbirlerinden nefret edip muhalefetle
dağıldıklarını” söylemiştir.”
(Kü.Sitte C.10 S.145)
Hadis: 3
İbn’i Mesud (r.a)den şöyle dediği
rivâyet olunmuştur:
Resulullah (s.a.s)’ ki doğru söyler,
sözü tasdik olunur.’ Bize şöyle buyurdu:
“Her birinizin maye-i hilkati, ana
rahminde (nutfe) olarak kırk gün toplanır. Sonra o maddeler, o kadar zaman
içinde bir kan pıhtısı olur. Sonra yine o kadar zaman içinde (muzga) et parçası
olur. Ondan sonra da Allah bir melek gönderir, o muzgaya Ruh üfler ve şu
dört kelimeyi, yani; rızkını, ecelini, amelini ve şaki (kafir) mi yoksa said
(salih) mi olacağını yazmasını emreder.”
(Buhari,
Müslim: Rz. Salihin C.1 S.433)
Hadis: 4
Ebu Hureyre’den(r.a.) “Ey Allah’ın
Resulü ! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu?
Şöyle cevap verdi.
Hz. Adem ruhla ceset arasında iken!”(Tirmizi)
Açıklama:
Ulemanın açıklamasına göre, burada Resûlullah (s.a.s.) şöyle demek
istemektedir:”Hz. Adem yeryüzüne sûret olarak atılmış, henüz ceset giymemiş bir
halde iken Peygamberlik vacib oldu.” Yani, ”Hz. Adem’in ruhu , henüz cesedine
girmemiş iken ...”
Ahmed İbnu Hanbel’in Müsnedde, Buhari’nin, el-Tarihu-l Kebir’de, Ebu
Nu’aym’ın ed-Delâil’de ve diğer birçok
alimlerce tahric edilen ve Hakim tarafından
sahih olduğu tasrih edilen bir hadis şöyledir:
“Ben yaratılışta Peygamberlerin ilki, gönderilişte ise
sonuncusuyum.”...
(Kü.Sitte
c.12.s.402-403)
Bu son hadiste de görüldüğü gibi , Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s)
ruhlar aleminde Allah’ın bildiği, bizim bilemediğimiz kadar, uzun zamanlar peygamberlere özel, ruhlar aleminde yaşamış,
dünyayı ondan sonra şereflendirmiştir.
Bu konu da böylece son bulmuş oldu. Hüseyin Hatemi ve Ahmet Hulusi’nin
zannettiği gibi Ruhların bedenlerden sonra yaratılmış olmadığı anlaşıldı.
Buraya İmam’ı Gazali’nin “KİMYAYI SAADET” kitabından da bir bölüm
alıyorum.
“Baş gözü ile
görülen her şey bu alemden olup, alem-i
şehadet denir, Kalbin yani RUH’un
hakikatı bu alemden değildir. Bu aleme garip olarak gelmiştir. Yolcu gibi
gelmiştir. Görünen et parçası yürek, onun taşıyıcısı ve aletidir. Bedenin bütün
uzuvları, onun askeridir. Bütün bedenin padişahı odur. Allah’ü Teala’yı tanımak
O’nun cemalini müşahede etmek onun sıfatıdır. Teklif ona olmaktadır. Hitab onadır.
İtab ve ikab onadır. Asıl saadet ve
şekavet onun içindir. Beden, bütün bunlarda ona uymaktadır. Onun hakikatını bilmek,
sıfatlarını tanımak, Allah’ü Teala’yı tanımanın bilmenin anahtarıdır. Onu
bilmeye çok uğraş ki, o çok aziz bir cevherdir. Onun asıl madeni, Allah Teala hazretleridir. Oradan gelmiştir, tekrar
oraya dönecektir. Buraya gurbete gelmiştir.”
(Kimyayı
Saadet İ.Gazeli.s.18.Bedir Yayınevi)
Ahmet Hulusi, “Dini Yanlış
Algılama” isimli kitabında ve “Reenkarnasyon” isimli risalesinde, İmam Gazali’nin de:
“Ruhların: ana rahminde beyin
tarafından üretildiğini”yazmaktaydı. Yukarıda
okuduğunuz gibi İmamı Gazali;
Ruhların Allah’dan geldiğini ve yine Allah’a döneceğini bildirmektedir.
Böylece bu iftira da aydınlığa kavuşmuş ve İmamı Gazali hazretlerinin de gerçek
görüşü anlaşılmıştır.
Başka bir konuya geçmeden önce ruhlar hakkında genel bilgi için; diğer
ruhlarla ilgili bazı âyetleri alıyorum. Ruhların mahiyetini ancak Allah bilir.
İşte âyetler:
Âyet: 1
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ أَفَكُلَّمَا جَاءكُمْ رَسُولٌ بِمَا لاَ تَهْوَى أَنفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرِيقاً كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقاً تَقْتُلُونَ
“Meryem oğlu İsa’ ya da açık mucizeler verdik, onu Ruh’ul
Kudüs ile teyid ettik.”
(Bakara sûresi âyet:
87)
Âyet: 2
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
“İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı
kelimesi ve Allah’tan gelen bir Ruh’tur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman
edin. Allah üçtür demeyin.”
(Nisa sûresi âyet:171)
Âyet: 3
يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ
“Melekleri
kullarından dilediğine, emrinden olan Ruh (vahiy) ile indirir. (İnsanları);
“Benden başka İlah yoktur, Benden korkun diye uyarın!”
(Nahl sûresi âyet: 2)
Âyet: 4
فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا
قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا
قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا
“Onlarla
kendi arasına bir perde çekmişti, biz de Ruhumuzu (Cebrail’i) ona gönderdik.
(O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü. Dedi ki, “Ben senden çok esirgeyene
sığınırım, eğer korkuyorsan.” Ruh, “ben, dedi sadece Rabb’inin elçisiyim; sana
tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim)”
( Meryem sûresi âyet: 17-19)
Âyet: 5
“Dereceleri
yükselten arşın sahibi emrinden olan Ruh’u kullarından dilediğine indirir ki,
buluşma gününe karşı (insanları) uyarsın.”(
Mü’min sûresi âyet: 15)
Âyet: 6
“Allah
onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir Ruh ile
desteklemiştir... Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
ebedi kalacaklar. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ ndan razı olmuşlardır.
İşte onlar Allah’ın hizbidir. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olan Allah’ın
tarafında olanlardır .”
( Mücadele sûresi âyet: 22)
Âyet: 7
“Melekler
ve Ruh, mikdarı ellibin yıl süren bir günde, O’ na yükselir.”
( Mearic sûresi âyet:
4)
Âyet: 8
“(Ey Resulüm) işte böyle, sana
emrimizden bir Ruh vahyettik.”
( Şûra sûresi âyet:
52)
Yukarıdaki âyetlerde: Diğer RUH’ların çeşitli görevler
ve manalar aldıklarını görmüş olduk. En doğrusunu Allah bilir, bir de
bildirdikleri bilir.
Bu bölümde: Ruh ile ilgili mutasavvıfların görüşünü içeren; Sülemi
Tefsiri’nden bir parça alıyorum:
Ruh ve nefis
hakkında mutasavvıfların umumi görüşleri şöyle özetlenebilir:
İnsan ruhu
maddeden mücerred iken çok yüksek bir cevherdi. Buna nefsi natıka da denilir. Bu nefs’i natıka, madde ile
birleşince, yedi perde ile asli haletinden yedi perde ile perdelenmiş oldu.
İşte nefs’i natıka üzerine çekilen bu perdelerin her biri nefs’in, bir
mertebesi addedilerek, yedi mertebe tesbit edildi.
Nefs’in mertebeleri şunlardır:
Nefs’i Emmare, Nefs’i Levvame, Nefs’i Mülhime, Nefs’i Mutmainne, Nefs’i
Zekiyye, Nefs’i Radiye, Nefs’i Mardiyye. Bu isimler Kur!an’da vardır. Yalnız
Nefs’i Mülhime ile Nefs’i Zekiyye tabirleri
sarahaten değil de; zımnen âyetten çıkarılabilir, “Kad eflaha men tezekka” âyetinde Nefs’i Zekiyye; “Feelhemaha fucureha ve takvaha”
âyetinden Mülhime.
Şu halde mücerred ruh’un tam yedi
perde ile perdelenmiş şekli, Nefs’i Emmare, bu perdelerden birinin kalkmasıyla
Nefs’i Levvame,ikisinin kalkmasıyla Nefs’i Mutmainne, dördünün kalkmasıyla
Nefs’i Zekiyye, beşinin kalkmasıyla Nefs’i Radiye, altısının kalkmasıyla Nefs’i
Mardiye meydana çıkar.
Ruh’da bulunan
her perde kalktıkça , ruha asıl manevi alemden ışıklar sızar. “Ey mutmain olan nefs, razı ve marzı olarak
Rabb’ine dön”âyeti nefs’ten nefs’e
terakki ve tekamülü ima etmiş bulunmaktadır.”
(Sülemi Tefsiri s.151-152)
NETİCE:
Âyetlerde, Hadislerde ve diğer kaynaklarda görüldüğü gibi; Ahmet Hulusi
ve Hüseyin Hatemi’nin ve o görüşte olanların: “Ruh’ların beyin tarafından
üretildiği” veya
Hüseyin Hatemi’nin
dediği gibi ”Ruhlar bedenlerden
sonra yaratıldı.” seklindeki iddialarının hakikatle hiçbir
ilişkisi yoktur. Âyeti kerime ve hadisi şeriflerde de bildirildiği gibi, ruhlar
aleminde cemaatlar olarak yaşamakta iken sırası gelen ruh; ana rahmine görevli
melek tarafından üfleniyor. Ölümünde de, yine görevli ölüm meleği tarafından
vücuttan alınıp Allah’a döndürülüyor.
Yukarıdaki Adına
Evlendirme, Yargılama, Katletme!.
Ahmet Hulusi şöyle devam ediyor :
“İslâm dini” yerine; kapsamlı fevkalade daraltılmış ve bir kozaya
dönüşmüş, yalnızca şekil ve tapınma dini diye anlaşılmış, gök Tanrıdan umut
beklenen “ müslümanlık dini” ile daha nereye varılabilirdi ki.
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.148)
Anlayışı kıt o çoğunluğa göre... Hz. Muhammed
(a.s.) sanki sirrus yıldızında oturmakta olan Tanrının, oradan tebliğ edilmek
üzere emirlerini gönderdiği dünya üzerinde şeçilmiş postacısıdır!...
Tanrının aklına estiği gibi
yolladığı fermanları, Cebrail adlı aracı kurumdan (!) alıp, insanlara tebliğ
ile görevli adli tebliğ bürosu memuru sanki!.
Yukarıdaki ferman buyura; postacı
tebliğ ede; biz kapı kulları da buyrukları tuta!.
Tutmayanları da kraldan kralcı
yukarıdakinin kulları döve, öldüre, katlede; “ katli vacib” fermanı çıkara!.
Yukarıdaki adına evlendirme, yargılama, katletme!.
Sayın Hulusi,
burada da her şeyi birbirine karıştırarak; sanki emirleri, yasakları, cezası,
mükâfatı
olmayan, bir Allah tasavvur ederek; her şeye karşı gelmiş olmuyor musunuz? Elbette
ki en yüce Allah, emir ve yasaklarını, her türlü bildirilerini Cebrail isimli
melek vasıtasıyla diğer peygamberlere olduğu gibi yüce peygamberimize de
ulaştırmış, O yüce peygamber de, insanlara tebliğ etmiştir. Bazısı kabul edip
mümin, bir kısmıda inkar ederek kafir olmuşlardır. Müminler imanları gereği
Allah tarafından gönderilip, peygamberimiz efendimiz tarafından uygulanmak
üzere bildirdikleri emirleri uygulamaktadırlar. Bunun alay konusu edilecek yadırganacak
neresi vardır?
İşte Ayetler:
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُم مَّا وَرَاء ذَلِكُمْ أَن تَبْتَغُواْ بِأَمْوَالِكُم مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُم بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا {24}
“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da
size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu
olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size
helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan
mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı
anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”
(Nisa Sûresi
âyet:24)
وَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ مِنكُمْ طَوْلاً أَن يَنكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِن مِّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَانكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَن تَصْبِرُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa Sûresi âyet:25)
يُنفَوْاْ مِنَ الأَرْضِ ذَلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde
(hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya
asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları
yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette
de büyük azap vardır.”
( Maide sûresi âyet: 33)
فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde
öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde
oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse
artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.”
(Tevbe
Sûresi âyet:5)
Yine saçma sözlerinize
şöyle devam ediyorsunuz:
“Kısacası, yukarıdaki Tanrının yer
yüzündeki gölgesi ya da hoparlörü olan bir peygamber!.
Ve, vehmiyle peygambere tabi olan
çoğunluk!.
Tabi olacak ki, daha az azap çeksin gelecekte, cehennemden kurtulsun;
zevk ve saadet içinde bir cennet yaşasın sonsuza dek!!!.
Sopa korkusu ve havuç
beklentisiyle koşturanlar gibi...
Bir yandan bu korku ve ümitle yap
denilenleri yapmağa çalışırlar olabildiğince; bir yandan da yukarıdaki görmez
ya da takmaz diye olabildiğince yasakları delmeye ve bunun getirisi olan zevkleri
yaşamaya çalışırlar...
Sorgulama, araştırma, tefekkür
yoktur bunlarda!. Beyinlerden geçmez hiç “ neden-nasıl-niçin” türünden
kelimeler!. Böyle buyurulmuş böyle olacak! Yapmıyorsan cehennemliksin; yaparsan
cennetliksin!!!...
Neden cehennem, nasıl cennet,
türünden soruların bırakın cevaplarını; bu soruları bile akıllarına
getirmemişlerdir!... peygamber yukarıdakinden öyle almış ve hoparlör olarak
bize iletmiş ya!. Gerisini koyver gitsin!.
Namaz kıl, demiş; günde beş defa
yatıp kalkıyorum ya!... bunu ne amaçla mı yapıyorum? Bu önemli değil; önemli
olan benim yalnızca bu hareketleri yapıp, anlamını bilmediğim sözcükleri
tekrar
etmem!. Ben madem yukarıdakinin buyruğunu tutuyorum; O da beni cennete
sokacak!...
Sene de bir ay aç
kalıyorum ya buyruğu üzere; kainatı yaratan nasıl benim aç kalmamdan yarar
sağlıyorsa, elbette karşılığında da bana cenneti verecek!... ben peygamberini
dinleyip fermanını yerine getiriyorum da O beni niye cennetine sokmasın?...
Hem ben bu kadar taşa-
toprağa para harcayıp, din adına okullar- camiler yapıp, saraylar gibi
süslüyorum Onun evlerini de, O bana cennette niye bir köşk vermesin ki? bu
arada insanlar dinin ne olduğunu bilmiyormuş, sorularına cevap alamıyormuş; din
anlayışı çağa hitap etmez hale gelmiş; onlara parasız hiç bir din bilgisi
ulaşmıyormuş, bana ne!.
Tonlarla insan
açlıktan ölecek hale gelmiş, ne umurum; yarattığı gibi kendisi düşünsün!
Milyonlarla insan umurumda değil; ben elli –yüz çocuğa bina yapıp onları
okutuyorum ya!. Bunun için yüz milyarlar harcıyorum ya!.
Elbette O da beni
cennetine sokup yetmiş huri, yetmiş köşk verecek!...
Ve daha nice böylesine
gökte Tanrı ve hoparlörü- postacısı peygamber anlayışından kaynaklanan bakış
açısıyla yapılan değerlendirmelerle oluşmuş müslümanlık anlayışı!.
Vehmin getirdiği, peygambere tabiiyet!.
Anlayışı kıtaların Tanrı-din ve peygamberi sistemi; ve
buna dayalı yaşam düzenleri...
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama
S.161-164)
Sayın Hulusi!
Allah’a (c.c.), Peygamberimize ve inançlı insanlara bu yakıştırmaları nasıl
yapabiliyorsunuz ? Bunu yaparken vicdanınız sızlamıyor mu? Bu deli saçması yakıştırmalarınızın takdirini önce Allah’a
(c.c.), sonra okurlarıma bırakıyorum. Sizden başka bu sözleri hiç
kimse, hatta kafirler dahi kullanmamıştır, bunlar inananlara apaçık birer
iftiradır. Aynen size iade olunur. Elbette bizleri yaratıp imtihan için dünya
nimetleriyle bizlere ikram eden Allah’ın
(.c.c.) bazı emirleri yasakları olacak ahireti kazanmamız için yapmamız gerekli
hükümleri; Cebrail vasıtasıyla resullerine, resuller vasıtasıyla da bizlere
bildirecek, bizim imtihanımızı tamamladıktan sonra; ahiret hayatında
karşılığını verecektir. Bundan daha
tabii ne olabilir? İşte yapmamızı emrettiği bazı hüküm ayetlerini ve kazananlara
vadettiği cennetleri açıklayan ayetleri aşağıya alıyorum.
Âyetler
:
الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır.
Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, Hıristiyan vb. nin) yiyeceği size
helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar
ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini
vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere
size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa
gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.”
(
Maide sûresi âyet: 5)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِن كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَـكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi,
dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı
yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk
halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız
(cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla
teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin.
Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve
size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.”
(Maide sûresi
âyet:6)
“Andolsun ki Allah, İsrail oğullarından söz almıştı. (Kefil olarak)
içlerinden on iki de başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: Ben
sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime
inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz (ihtiyacı
olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz) andolsun ki sizin
günahlarınızı örterim ve sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım.
Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur.”
( Maide sûresi
âyet: 12)
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” ( Maide sûresi âyet: 38-39)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
¢7“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman,
onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların
inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin.
Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların
(kocalarının) sarf ettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine
verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları
nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini
istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet
sahibidir.”
( Mümtehine sûresi âyet: 10)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ
“
(O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından,
eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de her
kapıdan onların yanına varacaklardır “.(Rad suresi.
Ayet: 23)
“ (Melekler:)
Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!
(derler).”(Rad suresi.
Ayet: 24)
“ (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.”(Vakıa suresi. Ayet: 10)
أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
“
İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır, (Vakıa suresi. Ayet: 11)
“ Naîm cennetlerinde.” (Vakıa suresi. Ayet: 12)
عَلَى سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ
“ Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,” (Vakıa suresi. Ayet: 15)
مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ
“ Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.” (Vakıa suresi. Ayet: 16)
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ
“ Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;” (Vakıa suresi. Ayet: 17)
“ Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.” (Vakıa suresi. Ayet: 18)
“ Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.” (Vakıa suresi. Ayet: 19)
“ (Onlara) beğendikleri meyveler, “ (Vakıa suresi. Ayet: 20)
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
“
Canlarının çektiği kuş etleri,”
(Vakıa suresi. Ayet: 21)
“
İri gözlü hûriler, “
(Vakıa suresi. Ayet:22 )
“ Saklı inciler gibi.”
(Vakıa suresi. Ayet:
23)
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
ادْخُلُوهَا بِسَلاَمٍ آمِنِينَ
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ
=6§“(Allah'ın azabından
korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında
olacaklar.”
"Oraya emniyet ve selâmetle girin" (denilir, onlara).”
“Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar
artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar”
(Hicr Suresi.Âyet:45-47)
“ İşte böyle. Bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hûrilerle evlendiririz. (Duhan Suresi Âyet:54)
“ Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak"Onları,ceylan
gözlü hûrilerle evlendirmişizdir:”
(Tur Suresi.Âyet:20)
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ
§6¤“Müttakîlere vâdolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan
ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan
ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır...”
( Muhammed
Suresi.Âyet:15)
A. Hulusi Diyor Ki;
Cehennemin
odunu da, kömürü de bizzat insandır,
buyruğu ile; Allah cennetde
hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir dimağın düşünemediği
şeyler yarattı kulları için, hadisleri hep buna delalet etmektedir.
“ ONLARA
RABLERİ TEMİZ BİR ŞARAP İÇİRİR.”
(76/21)
Buyuruluyor,
Rableri gerçek aşkı tadtırır onlara, demektir bu... Nasıl ki, bal iman ile, süt
ilim ile – ki ilmi ledündür bu – su marifetullah ile tevil edilmekte ise...
Muhterem kişi
bil ki, Kur’an’ın bir tefsiri vardır, bir de gerçek anlamı... Tefsir, çalışıp
çabalama sonucu, kişinin uzun seneler sonunda elde ettiği ilim ile, zahir
manasının genişletilmesi demektir. Gerçek anlamı ise, ancak Allah’ın indinden
ilim ihsan ettiği RASİH kişiler tarafından bilinir... ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S: 27)
Sayın Hulusi! Şu ayeti kerimeleri iyice anlayarak bir
okuyunuz. Bu ayetlerin neresinde mecaz var. Öyleyse: Nimet olarak cennetteki
her şeye; üzüme, hurmaya, dalbastı kiraza, nehirlere, hurilere ve her şeye,
mecaz diyeceksiniz! Cennette geriye ne kalıyor!
İşte Ayetler :
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
“(Cennet ağaçlarının)
gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine
sunulur “ ( İnsan
Suresi. Ayet: 14)
“ Yanlarında gümüşten
kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır “
( İnsan Suresi. Ayet: 15).
“ Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.” ( İnsan Suresi. Ayet: 16)
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا
“ Onlara orada bir
kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.” ( İnsan Suresi. Ayet: 17)
“ (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebîl denir.” ( İnsan Suresi. Ayet: 18)
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا
“ O insanların
etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp
dağılmış inciler sanırsın.”
( İnsan Suresi. Ayet: 19)
“ Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.” ( İnsan Suresi. Ayet: 20)
“ Üzerlerinde yeşil
ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri
onlara tertemiz bir şarap ( içki)
içirir.
( İnsan Suresi. Ayet: 21)
“ (Onlara şöyle
denir:) Bu, sizin için bir mükâfattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.”
( İnsan Suresi. Ayet: 22)
“Yüce bir
cennettedirler.” (Ğaşiye
Suresi ayet: 10)
“Orada boş bir söz işitmezler.” (Ğaşiye Suresi ayet: 11)
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ
“ Orada (cennette) devamlı akan bir pınar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 12)
فِيهَا سُرُرٌ مَّرْفُوعَة
ٌ
“ Yükseltilmiş tahtlar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 13)
وَأَكْوَابٌ مَّوْضُوعَةٌ
“Konulmuş
kadehler,”
(Ğaşiye Suresi ayet: 14)
“Sıra
sıra dizilmiş yastıklar,” (Ğaşiye Suresi ayet: 15)
“Serilmiş halılar vardır.” (Ğaşiye Suresi ayet: 16)
A. Hulusi Diyor Ki;
Allah adıyla, işaret edilenin “ veli” oluşunun, ne demek olduğu kavranmadan...
“ Sema” nın Kur'an’da pek çok yerde “ gök” anlamından ziyade “ boyut”
anlamına olarak kullanılmakta olduğu değerlendirilmeden...
“ Nazil” olmanın, gökten dünya üzerine değil; birimin hakikatından
bilincine doğru özden gelen bir akış olduğu idrak edilmeden...
“ Uruç” un, bilinçten, varlığın hakikatına doğru yapılan düşünsel bir
yöneliş-yükseliş olduğunu hissetmeden...
Yalnız bir köşeye çekilip, sistemli bir şekilde düşünmeye başlayın!.
Milyarlarca galaksiyi içinde
barındıran bu evreni, bir “nokta” dan
halk eden; ve indinde sayısız “ nokta” lar ve o “ nokta” ların her birinden
sayısız evrenler yaratmış bulunan; ve dahi, her an bu işlevi devam eden “
Allah” adıyla işaret edileni; nasıl olurda sirrus yıldızında oturan bir Tanrı
gibi düşünür ve O nun yer yüzünde hoparlör-postacı arası bir peygamberi
olabileceğini kabul edersiniz?
Eğer hala böyle düşünüyorsanız,
kozanızda mutluluklar dilerim sizlere!.
Yok eğer; artık böyle düşünmem
mümkün değil; diyebiliyorsanız...
O zaman “ Allah resulü ve
nebisi Muhammed Mustafa” isimli “ oku” nması gereken ve hala “ oku”
nmamış gibi olarak rafta bulunan “ kitap” ı, bu güne kadar ki tüm değer
yargılarınızı bir yana bırakarak, yeniden elinize alınız!. (Anlayışı kıtlara:
sayfaları ve cildi olan kağıttan mamül bir kitaptan söz etmiyorum!.)
(Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.166-168)
Kim “Allah”a ermişse,
afaktan-dıştan değil, varlığından, özünden, derunundan, hakikatından ermiş;
bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayal; varlığı “
yok” tan ibarettir; yalnızca var olan “ Allah” adıyla işaret edilendir!.
Sayın Hulusi!
Kur’an’da geçen “Nazil” “İnzal” ve “Uruc” kelimelerini yanlış manalara
tevil ederek gerçek manasına zıd bir şekilde yorumlayarak; asıl manalarını çürütmeye
çalışırken: Kur’an’ın açık ayetlerini tahrif etmiş, bozmuş olmuyor
musunuz? Zaten 161 inci sayfanın son satırında “Cebrail” kelimesinin sonuna parentez
içinde ünlem işaretini koyarak istihza
ediyorsunuz! Cebrail (a.s.)’ın varlığına,
bütün Peygamberlere a.s. vahiy getirdiği gibi, Peygamber Efendimize de
vahiy getirdiğine inanmıyor musunuz? İnanmıyorsanız bunu açıkça yazmaya
korkuyor musunuz? İşte gerçeği açıklayan âyetler:
Âyet-1.:
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ
الْغَفُورُ
“Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor ve gökten ne iniyor ve onda ne yükseliyor, hepsini de bilir, ve o râhimdir, gafurdur.”(Sebe Suresi. Ayet: 2)
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“
O, o -zat- dır ki: Gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva
buyurdu. Yerde dahil olan şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semadan iniveren şeyi, ve
onda yükselen şeyi bilir. Ve O, her nerede olsanız sizinle beraberdir. Ve
Allah, ne işlediğinizi hakkıyle görücüdür.”
(Hadid Suresi.ayet: 4)
حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ
“ Adil kimseler olduğunuz. Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde -o fenalıklardan kaçınınız- ve her kim Allah'a ortak koşarsa artık o sanki gökten düşmüşte kendisini kuşlar kapışmıştır veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir, gibi bulunur .” (Hac Sures. Ayet:31)
“ Ve göklerde ve yerde kim varsa ve gölgeleri de sabah ve akşam vakitleri ister istemez Allah Teâlâ'ya secde eder.” (Rad Suresi. Ayet 15)
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde inzal ettik (indirdik.)”
“Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan
hayırlıdır.”
“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için
iner dururlar.”
“O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar”
(Kadir Sûresi
âyet:1-5)
Âyet –2:
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ
“De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle
Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve
müminler için de müjdeci olarak o inzal etmiş (indirmiş)tir.”
“Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman
olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.”
(Bakara Sûresi âyet
: 97-98)
İnzal kelimesinin “inmek” manasına geldiğini ayetlerden
öğrendikten sonra; “Uruc” kelimesinin manasını yine Kur’an’dan öğrenelim:
“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu
işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun
nezdine uruc eder. çıkar.”
(Secde Sûresi âyet: 5)
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ
“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan
rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı
kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde
çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.”
(Sebe Sûresi
âyet:12)
الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ın üzerine istivâ
edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir.
Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve
yerin mülkü O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür. Geceyi gündüze katar,
gündüzü de geceye katar. O, kalplerde olanı bilir.”
(Hadid Sûresi
âyet:4-6)
Görüldüğü
gibi ,yerin ve göklerin mülkü O’nun yani Allah’ın c.c. dır. Eğer sizin iddia ettiğiniz
gibi , her zerrede, zatıyla, sıfatıyla ve isimleriyle yalnız Allah (c.c.) vardır. O’ndan başka hiçbir şey yoktur
diyerek, her şeyi Allah (c.c.) bilirsen; zerreler adedince Allah (c.c.)
olacağından ,en büyük şirke siz düşmüş olursunuz. Ve zerreler adedince Allah
(c.c.) icad etmiş duruma düşmez misiniz ?
Allah
(c.c.) ancak: İlim ,hikmet kudret ve her türlü tecellisiyle her zerreyi
kuşatmaktadır. Her an her zerrenin doğuşları ve ölüşleri devam etmektedir. Bizlere
şah damarımızdan daha yakındır. Kalbimizle bizim aramızda O vardır.. O
dilemezse biz dileyemeyiz. O müsaade etmezse biz iman edemeyiz.
İşte Ayetler:
وَمَا
كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ
الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ
يَعْقِلُونَ
“Allah'ın
izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı)
kılar.” (Yunus
Suresi.Ayet: 100)
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
“Andolsun,
insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona
şah damarından daha yakınız.”
(Kaf Suresi.Ayet:16)
“
Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne
uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun
huzurunda toplanacaksınız..”
(Enfal Surei.Ayet: 24)
Tüm bunları yaşamış ve sonucunda,
Allah resulü olarak tüm insanlara gereken bildirimi yapıp, ebedi saadete
ermeleri için yol gösteren bir zat‘a, nasıl peygamber denilir; postacı ya da hoparlör
gözüyle bakılır, aklınızı başınıza toplayın!...(Ahmet Hulusi.Dini Yanlış Algılama.Sayfa: 167)
Sayın Hulusi
! Yukarıdaki satırlarda :Resûlullah (s.a.s.) efendimize”Peygamber” denmesini hangi mantıkla kınıyorsunuz ? Yüzlerce yıldır
Farscadan Osmanlıcaya, dolayısıyla Türkçemize ; Resûl ve Nebi karşılığı olarak
girerek, Osmanlıca ve Türkçe lugat ve sözlüklerin hepsine yerleşmiş ve milletimizce severek
kullanılan bu güzel ismi reddetmekle vede inananların zihinlerini karıştırarak
onları şüpheye düşürmekle ne kazanacaksınız?
Okuyucularımızın şüphesi kalmasın diye; “Peygamber “kelimesinin sözlük manalarını aşağıya alıyorum:
Sözlük –1:
Peygamber: is.Far.peygam-ber “mesaj taşıyıcı” Tanrı’nın
buyruklarını bildiren, haber getiren kimse, yalvaç, elçi, resûl, nebi.
( Türk Dil Kurumu Türkçe
Sözlük 2 S. 1182)
Sözlük –2:
Peygamber:
İ. Far. 1. Vahiy yoluyla gelen Allah’ın emirlerini
insanlara duyuran elçi, nebi, resûl 2. Haberci
( A.Salih Erüz, Kahraman Aklsakal.Şamil Yayınevi. Türkçe
Sözlük S. 778)
Sözlük
–3:
Peygamber: ( Peygamber) F. Allah’tan haber getiren. Allah’ı,
ahireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi.
( Bak: Mefhar-ı Kainat Muhammed (a.s.)
Nübüvvet-Resûl)
(Abdullah Yeğin,A.K.Badıllı.Hekimoğlu
İsmail.İlham Çalım.. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat S.808)
Sözlük
–4:
Peygamber:
Farsça kökenli bir kelime olup “ Haberci”, “ Allah’tan
haber getiren” demektir. Dilimizde bu kelimeyi “ elçi” sözü karşılar. “ Resûl”
ve “ Nebi” kelimeleri de Arapça kökenli olup takribi olarak aynı anlamda
kullanılmaktadırlar. Yalnız bu son iki kelime ( Resûl ve Nebi)’ nin ifade
ettikleri mananın aynı olduğunu savunanlara karşılık, aralarda nüans ( ince bir
fark) olduğuna dikkati çekenler de vardır. Buna göre “ Resûl”: Kendisine Allah tarafından kitap verilen, yeni ahkamla
gelen ve bunu insanlara tebliğ eden kimsedir; “ Nebi” ise: Müstakil şeriatı olmayan ve kendinden önce gönderilmiş
peygamberin ahkami ile amel eden ve bunu insanlara anlatan Allah elçisidir.
( Hikmet Yayımevi.İslami Bilgiler
Ansiklopedisi: C.1.S.15)
Öte yandan...
Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “veli” lere “ nebi” ; şeriat
getirmeyip, insanaları hakikatlerinin gereğini yaşamaya davet edenlere “
resûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “ veli” denilmiştir...
“ Velayet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin hakikati olan “
Allah” adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.
“ Velayet” kemalatının dayandığı hakikatin, bir “ nebi” veya “ resûl”
de “ tenezzül” hükmüyle açığa çıkan ilmine “ vahiy”; velayet kemalatının “
uruç” hükmüyle bir “ veli” de açığa çıkışına da “ ilham” denilir. (Ahmet
hulusi dini yanlış algılama S.179-180)
Sayın Hulusi!
Burada da bin küsür yıldır gelen ilmi tariflere ters düşerek :Allah tarafından
görevlendirilmiş olup kendisine kitap ve yeni şeriat verilmiş olan velilere Nebi
kendisine kitap verilmeyen fakat önceki kitap ve şeriatla halkı aydınlatan
velilere Resûl diyorsunuz. Bunun
böyle olmadığını azıcık ilmi olan herkes bilir.
A. Hulusi Diyor Ki;
“Arap harfleriyle ( manasını bilmeden de olsa) kelimeleri okuyabilmek,
günümüzde “ Kur'an okumak” zannedilmektedir... bazıları da, meal okumayı “
Kur'an okumak” diye yorumlamaktadır. Oysa bunlar, Kur'an “ oku” manın ön
aşamalarıdır, ancak...
Bu tarz okuyuşlar, Kur'an’ı “ oku” mak sayılmaz kanaatimce!. “(Ahmet
hulusi dini yanlış algılama S.191)
Sayın Hulusi; Bu husustaki yanlışlarınızı da, inşeallah bu ayetleri ve hadisleri okuduktan sonra düzeltirsiniz !
إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ
“Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz
rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç
umabilirler.”
(Fatır Sûresi âyet: 29)
İlgili Hadis-i Şerifler:
Ebu Ümame Radıyallahü Anh’dan:
Resûl’i Ekrem (s.a.s):
“ Kur’an okuyunuz; zira Kur’an, okuyanlara, kıyamet gününde şefaatçı
olarak gelir.”
Buyurmuştur.
(Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi
Hadis: 995)
Nevvas B. Sem’an Radıyallahü
Anh’dan:
Resûl-i Ekrem (s.a.s):
“ Kur’an ve onunla amel edenler mahşer yerine getirilirler. Bakara ile
Al-i İmran sûreleri, kendilerini okuyup
amel eden kimseler hakkında birbirleriyle “ ben şehadet edeceğim.” Diye
mücadele ederek ( o kimselerin ) önlerine gelirler.” Buyurmuştur.
( Müslim,
Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 996)
Osman B. Affan Radıyallahü Anh’dan:
Resûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz:
“ Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı öğrenen ve onu öğretendir.” Buyurdu
( Buhari,
Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 997)
Aişe Radıyallahü
Anha’dan:
Peygamber (a.s.):
“ Kur’an okuyan ve bu hususta mahareti olan kimse,
mukarreb meleklerle beraberdir. Kur’an-ı kekeleyip zorlukla okuyan kimseye iki
kat ecir vardır.” Buyurmuştur
( Buhari ve Müslim Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 998)
Ebu Muse’l-Eş’ari
Radıyallahü Anh’dan:
Resulullah (s.a.s):
“ Kur’an okuyan mü’min ütrücce ( ağaç kavunu) gibidir.
Kokusu da, taamı da hoşdur. Kur’an okumayan mü’min, hurma gibidir. Rayihası yok
fakat tadı hoştur. Kur’an okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı
acıdır. Kur’an okumayan münafık, Ebu Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı
gibi tadı da acıdır.”
Buyurmuştur
( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin
Tercemesi Hadis: 999)
Hz. Ömer Radıyallahü
Anh’dan:
Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.):
“ Allah’ü Teala şu Kur’an’la ( amil olan) kavimleri
yükseltir. Ve onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”
Buyurmuşlardır.
(
Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1000)
İbn-ü Ömer Radıyallahü
Anhüma’dan:
Resûl’i Ekrem (s.a.s):
“ İki kimse gıpta edilmeye şayandır: Birisi Kur’an
öğrenmiş olup onunla gece gündüz meşgul ve muktezası ile amil olandır. Diğeri
de Allah’ın kendisine mal ihsan ettiği kimsedir ki, gece gündüz o malı Allah
yoluna sarf eder.” Buyurmuştur
( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1001)
Bera’b. Azib
Radıyallahü Anhüma’dan:
Bir adam kehf sûresi’ni
okuyordu ve yanında iki iple bağlanmış atı vardı. Bu adamın üzerine bir bulut
geldi ve ona yaklaşmaya başladı. Atı da bundan ürktü. Sabah olunca o adam
vak’ayı Resulullah (s.a.s.) arzetti. Peygamber (a.s.) “ O bulut Kur’an için inmiş bir sekinedir.” Buyurdu.
(
Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1002)
İbn-ü Abbas Radıyallahü
Anhüma’dan:
Resulü Ekrem (s.a.s.)
Efendimiz:
“ Kalbinde hiçbir âyet bulunmayan kimse, harap bir ev
gibidir.” Buyurmuştur.
( Tirmizi, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1004)
Ebu Musa Radıyallahü
Anh’dan:
Nebi ( s.a.s.)
Efendimiz:
“ Şu Kur’an-ı her vakit tekrarlayınız. Muhammed’in
nefsi, yed-i kudretinde olan Zat’a yemin
ederim ki, Kur’an’ın hafızadan kaçması, kösteklenmiş devenin kaçmasından daha
şiddetlidir.” Buyurmuştur.
( Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1006)
İbnü Ömer Radıyallahü
Anhüma’dan:
Resulallah (s.a.s.) Efendimiz:
“ Kur’an’ı hıfzeden kimse, kösteklenmiş deve sahibine
benzer ki, onu sık sık yoklarsa elinde tutar; bırakıverirse kaçırır.”
Buyurmuştur.
(
Buhari ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1007)
Enes Radıyallahü Anh’dan:
Rivayete göre Resulallah (s.a.s.)
Efendimiz:
“ Şüphe yok ki, bu mescidler yalnız Allah’ı zikretmek ve Kur’an okumak
için te’sis edilmiştir.”
( Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 1727)
A. Hulusi Diyor Ki;
“ İman” sahibi
cehennemden geçer, fakat yanmaz!... “ yanma” olayı kesinlikle bilelim ki, “
imansızlıktan”dır!... “ yanma”, seni üzen, sıkan, bunaltan, yaşamından nefret
ettiren; hemen kurtulmak istediğin, içinde bulunduğun “ hal”dir!.
(Ahmet hulusi
dini yanlış algılama S.211)
İman yaşantısı
demek, kişinin idrak ettiği iman gerçeği istikametinde düşünüp, olayları ve
yaşamı “ İman nuru” nun aydınlattığı şekilde değerlendirmesidir...
Kişi yaşamı ve
olayları, ya “ İman nuru” ışığında değerlendirir ve “ radiyye” nefs noktasına
ulaşır; ve imanlı bir kişi olarak en azından bu mertebede yaşar...
Ya da “ İman”
yetersizliğinin getirdiği ateşte yana yana, sonunda yanmaz olur!...(Ahmet Hulusi.
Dini Yanlış Algılama.s.214)
Sayın Hulisi, bu sözleriniz
de, Allah’ın (c.c.) Kur’an’da bildirdiklerine ters düşmektedir.Yazıklar olsun!
İşte Ayetler:
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların
derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz
ki acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hakîmdir.”
(Nisâ Sûresi âyet:56)
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ
يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ
وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ
كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ
“Şu iki grup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkâr edenler
için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su
dökülecektir! Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri
eritilecektir! Bir de onlar için demir kamçılar vardır! Izdıraptan dolayı
oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve: "Tadın bu
yakıcı azabı!" (denilir).”
(Hac Sûresi âyet:19-22)
وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا
“Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de
hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet
gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların
varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.”
( İsra
sûresi âyet: 97)
Sayın Hulusi, bu ayetlerden de
habersiz olduğunuz anlaşılıyor. Bu kısmı bir daha okuyalım ! “onların derileri pişip acı duymaz hale
geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar!” Böylece bu iddianızın da asılsız olduğu
görülmüş oldu.
İnsan, gittiği
ortamda, yanında götürmediğinin eksikliğini duyacak; ve bunun sonucuna çok acı
bir şekilde katlanacaktır!.
Dışardan biri
onu yargılamayacak; o kendi
yapmadıklarının sonucunu yaşayacaktır!.
Sistemde ve
sistemin işlemesinde duyguya yer yoktur!.
(Ahmet hulusi dini
yanlış algılama S.234)
Aynı şekilde,
ölüm ötesi yaşamın ihtiyaçlarından olan bedeni ibadetleri, çalışmalara da
gereken önem ve değeri vermezsen, bununda sonuçlarına orada otomatik olarak
yaşayacaksın...
Belki gökteki
bir Tanrı seni cezalandırmayacak; ama gittiğin ortamda, çok kuvvetsiz olduğun için, o ortamın yaşam koşulları
içinde perişan olacaksın!.
Bundan seni ne
Ahmet Hulusi kurtarabilir; ne de bir başkası!.
Çünkü sen
dünyada, şefaat olarak Allah resulünden gelip sana ulaşan ilmi, inkar anlamına
gelen yaşam biçimini seçtin!.
Defalarca
söyledik ve yazdık ki; “ salât” , “ oruç”, “ hac” ve diğer teklif edilenler,
hep senin kendini geliştirmen içindir; yukarıdaki bir Tanrı’nın gönlünü
alman için değil!.
(Ahmet
hulusi dini yanlış algılama S.234-235)
Sayın Hulusi,
şu gelecek ayeti kerimeleri gör de bak; işler sizin dediğinize hiç benziyor mu
?
İşte ayetler:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden
beri kaçtığın şeydir, denir.”
( Kaf sûresi âyet: 19)
“Sûr'a üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür.”
( Kaf sûresi âyet:
20)
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına gelecektir.” ( Meryem sûresi Ayet: 95)
وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ
“Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber
gelir.”
(
Kaf sûresi âyet: 21)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً
“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” ( Nisa sûresi âyet: 47)
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize
elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.”
(Yâsin sûresi âyet:
65)
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ
وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ
“Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve
yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin,
onlar ayağa kalkmış bakıyorlar! Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanır,
kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle
hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez. Herkes ne yaptıysa, karşılığı
tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.”
(
Zümer sûresi âyet: 68-70)
وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ
وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
“O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne
eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder
de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir
görsen! Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat,
"Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım"
diye benden kesin söz çıkmıştır.
(
Secde sûresi âyet: 12-13)
حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ
لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip
çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder; "Ta ki boşa geçirdiğim
dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz
(boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar
(süren) bir berzah vardır.”
( Müminun sûresi
99-100)
تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ
أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ
رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ
قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ
“Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç
bir halde bulunurlar. Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız
değil mi? Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar
topluluğu idik. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize)
dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız. Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın
orada! Bana karşı konuşmayın artık!”
( Müminun
sûresi âyet: 104-108)
ALLAH’I (C.C.) RAZI ETMEKLE İLGİLİ ÂYET VE HADİSİ ŞERİFLER
“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve
malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.”
(Bakara Sûresi
âyet:207)
وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“Allah'ın rızasını kazanmak
ve ruhlarındaki cömertliği
kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş
güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün
vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir).
Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”
(Bakara Sûresi
âyet:265)
لاَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
“Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur.
Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi
isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını elde etmek için
bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”
(Nisa
sûresi âyet:114)
¬b èî©Ï
åí©¡Ûb ¢b è¤ã üa b è¡n¤z m ¤å¡ß
ô©¤v m ¥pb £ä u ¤á¢è Û6¤á¢è¢Ó¤¡
åî©Ó¡
b £Ûa ¢É 1¤ä í ¢â¤ì í
a ¨ç ¢é¨£ÜÛa 4b Ó
¢áî©Ä ȤÛa¤ì 1¤Ûa Ù¡Û¨
6¢é¤ä Ç aì¢ ë ¤á¢è¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa
ó¡ a6¦ 2 a
“(Bu konuşmadan sonra) Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur
.
يَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَاللّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ
“ Rızanızı almak için size (gelip) Allah'a and içerler. Eğer mümin iseler
Allah ve Resûlünü razı etmeleri daha doğrudur.”
(Tevbe Sûresi
âyet:62)
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe Sûresi âyet:100)
لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا
“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o
müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu
vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.”
(Fetih Sûresi
âyet:18)
لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele Sûresi âyet:22)
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl, Ve cennetime gir!” (Fecr Sûresi âyet:27-30)
جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ
“Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden
ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah
kendilerinden razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Bu söylenenler
hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.”
(Beyyine Sûresi âyet:8)
Ebu Hureyre Radıyallahü Anh’dan:
Resûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz şöyle
buyurmuştur:
Allah’ü Teala, “
Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım.
Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden bana daha sevimli bir amel ve
ibadetle yaklaşamamıştır. Kulum bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır, nihayet
onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık ben o kulumun işiteceği kulağı,
göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum, ( fena
şeyleri dinlemekten, fena şeylere bakmaktan, helal olmayan şeylere el
uzatmaktan, fena yolda yürümekten onu korurum). Eğer benden bir şey dilerse,
onu verir; bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim,” buyurdu.
( Buhari Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis:
387)
Ebu Hureyre Radıyallahü Anh’dan:
Nebi (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet
olunmuştur:
Allah’ü
Teala bir kulunu sevdiği vakit Cibril’e:
Allah filan’ı
seviyor, onu sende sev, diye emreder. Cibril de onu sever ve ehl-i semaya:
Allah filan’ı seviyor, sizde onu seviniz, diye seslenir. Bunun üzerine gök
halkı o kimseyi severler. Sonra da yer yüzünde onun sevgisi kalplerde yerleşir.
( Buhari
ve Müslim, Riyazüs-salihin Tercemesi Hadis: 388)
A. Hulusi Diyor Ki;
MELEK CEBRAİL :1
-“ HİÇ BİR ŞEY
HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O’NU HAMDIYLA TESBİH EDER... FAKAT, SİZ ONLARIN
TESBİHİNİ KAVRAYAMAZSINIZ!...”
(17-44)
İşte bu canlı bilinçli katmanların varlıkları “ Din” terminolojisinde
“ MELEK” diye adlandırılmıştır...
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:76)
Sayın Hulusi; başka bir bölümde her şey ruhtur
demiştiniz, yukarıda ise her şey melektir diyorsunuz. İnananları Haktan
uzaklaştırmak için neden kendinizi bu kadar zorluyorsunuz? Her şeyin Allah’ı
tesbih etmesi için melek olma zaruretini nerden çıkarıyorsunuz? Sizin de
bildiğiniz gibi, en küçük zerre olan atomun, protonları ve elektronları
çekirdeğin etrafında mevleviler gibi süratle dönerek Allah’ı zikretmiyor mu?
Bunlara melek derseniz bu atomlardan meydana gelen insanlara ve tüm canlılara
da melek dersiniz, zaten diyorsunuz. Bu nasıl anlayış!
Ahmet Hulusi diyor ki:
İşte Cebrail adlı “ MELEK” yapısını
oluşturan “ ALİM”, “ BASİR”, “ FETTAH”,
“ HAKİM” ve “ MUHYİ” gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak
görev ifa eden bir üst boyut bilincidir...
Ve görevi, seçilmiş kişileri “
SIKARAK” açmak; ve daha sonra da “ Allah’ın evrensel düzeni ve değerleri
hakkında bilgilendirerek” o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!... ( Ahmet Hulusi
Hz.Muhammed Neyi Okudu S:77)
Sayın Hulusi “SIKARAK” açmak” diyorsunuz.
Tek bir defaya mahsus olmak üzere Peygamberimiz Efendimizi sıkmıştır. Fakat
o’ndan başka bir kimseyi sıktığına dair hiçbir delil gösteremezsiniz. Zaten
böyle bir bilgi yoktur. Hep yapa geldiğiniz gibi bu da sizin bir
yakıştırmanızdır. Bir deliliniz varsa yazsaydınız ya!
İşte Adem(a.s.) meleklerle imtihan olup onlara
galip gelirken; Cebrail (a.s.) diğer meleklerin safında ve Hz.Adem’e secde eden
meleklerle beraberdi.
Cebrail (a.s.) derken ilk akla gelen
O’nun vahiy getiren, Emin bir Resul, çok
güçlü, çok şerefli bir elçi olduğunu ve bilhassa başlıca görevinin
vahiy getirmek olduğunu unutarak, veyahut kasıtlı atlatarak, insanları sıkar
derken hedefiniz nedir ? Burda da, ayetlere karşı tavır alır duruma düşmüyor
musunuz? Ayrıca Hz. Cebrail’in görevi bir SIKMAKLA son bulmamış, yirmi
üç sene boyunca; Kur’an-ı Kerim’i
Resulullah efendimizin kalbine O indirmiştir.
Ayrıca her peygambere olduğu gibi sevgili peygamberimize de Allah’ın izniyle sürekli
olarak yardımcı olmuştur.
İşte ayetler:
“ De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir”.(Bakara Suresi.ayet 97)
مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ
Kim, Allah'a,
meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki
Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara Suresi.ayet 98)
“ Andolsun ki sana
apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder” (Bakara Suresi.ayet 99)
“ Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir.”(Mumin Suresi.ayet 15)
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
“ Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti.(Necm Suresi.ayet 5)
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
“ Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu (Necm Suresi.ayet: 6)
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
“Andolsun o, Rabbinin
en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. (Necm Suresi.ayet 18)
A. Hulusi Diyor Ki;
“Mutlak manada
kainatı meydana getiren ve kainat içinde yer alan her nesnenin, birimin
orijinini teşkil eden ana yapının adıdır “ MELEK”
Evrende
algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey bu “ melek” adı
verilen yapıyla oluşmuştur...Yapıları tamamıyla “ NUR” ya da tasavvuf
deyimiyle tamamıyla “ esma terkibidir”... ve bunun sonucu olarak da
hepsi, yapılarının ve boyutlarının gerektirdiği ölçüde bilinç ve güç
sahibidirler...
Evrende
meydana gelen her şey ve her olay, bu
“ bilinç+enerji” terkiplerinin yapısal
oluşumları sonucudur...
İşte bütün bu
evreni meydana getiren ve “ melek” ismiyle dinde tanıtılmış olan sayısız
varlıklar – canlılar, ve onlardaki, türlü özellikler, “ FİİLLER ALEMİ” dediğimiz
boyutu oluşturur..”.
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu
S:91)
Sayın Hulusi
yukarda: “Mutlak manada kainatı
meydana getiren ve kainat içinde yer alan her nesnenin, birimin orijinini teşkil
eden ana yapının adıdır “ MELEK”
Evrende algılayabildiğimiz veya
algılayamadığımız her şey bu “melek” adı verilen yapıyla oluşmuştur...”diyorsunuz başka bir bölümde”Evrendeki her şey
ruhtur” demiştiniz.
Burada da, her şey melektir diyorsunuz ! Bunu
çocuk söylemez ! Çünkü melekler : Yemezler, içmezler, uyumazlar ve onlarda
erkeklik dişilik olmaz; çiftleşmezler, doğurmazlar, yorulmazlar; halbuki bizim
algıladığımız bütün canlılar ve biz insanlarda, cinlerde ; erkeklik dişilik
vardır, çiftleşmek, yemek, içmek, doğmak, ölmek, uyumak ve yorulmak vardır. Siz
nasıl bütün her şey melektir diyebiliyorsunuz? Halbuki melekler masumdur, günah
işlemezler; yaratılışlarda bambaşkadırlar.
İşte ayetler ve hadisler:
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
“Şüphesiz,
Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler
iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.”
(Fussilet Suresi. Ayet:
30)
Sayın Hulusi ! Her şey melek ise ; insanların da melek olması gerekmez mi ? Öyle ise insanların üzerine yine insanlar mı iniyor (?)
نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ
“ Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet Suresi. Ayet: 31)
نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ
“Ğafûr ve Rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.” (Fussilet Suresi. Ayet: 32)
يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ
“Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile, "Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun" diye gönderir.” (Nahl Suresi. Ayet: 2)
“ Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! “ (Sa’d Suresi. Ayet: 72)
“ Bütün melekler toptan secde ettiler.” ( Sad Suresi. Ayet: 73)
“ O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? “ (Al-i İmran Suresi. Ayet: 124)
“ Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder." (Al-i İmran Suresi. Ayet: 125)
وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ
“ Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir. “(Hakka Suresi. Ayet: 17)
اللّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ
6¡“ Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile tesbih eder. Melekler de
O'nun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar, Allah hakkında mücâdele edip
dururken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Ve O, azabı pek
şiddetli olandır.”
(Ra’d Suresi ayet: 13)
“ İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (Kaf Suresi. Ayet: 17)
“Şunu
iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var,”
(İnfitar Suresi. Ayet:10)
“Değerli
yazıcılar var,”
(İnfitar Suresi. Ayet:11)
“Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler” (İnfitar Suresi. Ayet:12)
اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
”
Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile
tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok
bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Şura Suresi. Ayet: 5)
إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرَّعْبَ
فَاضْرِبُواْ فَوْقَ الأَعْنَاقِ وَاضْرِبُواْ مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ
“Hani
Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere
destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun
onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu.” (Enfal Suresi. Ayet: 12)
Sayın Hulusi şimdi biraz öz eleştiri yaparak; bu ayetleri
birkaç kere daha okuyunuz. “Evrende algılayabildiğimiz her şey MELEK’tir”
şeklindeki iddianızdan vaz geçiniz ve insanların zihinlerini karıştırarak
günaha girmeyiniz..!
A. Hulusi Diyor Ki;
-Va’bud rabbeke hatta ye’tiyekel YAKIYN!
(15-99)
-Kulluk et RABBİNE, YAKIYN gelene kadar!
Şayet çeşitli meal ya da tercümelere bakacak
olursanız...
“ YAKIYN” kelimesinin hep “ ÖLÜM” olarak dilimize
çevrilmiş olduğunu görürsünüz... Halbuki, Cenab-ı Hakk dileseydi ve burada
özellikle “ ölüm”ü kastedseydi, “ yakıyn” yerine “ mevt” kelimesini
kullanırdı... Ki zaten pek çok yerde “ ölüm” kelimesinin karşılığı olarak
Kur’an-ı Kerim’de “ mevt” kelimesi kullanılmıştır...
“ Mevt” kelimesinin dilimizdeki karşılığı “
ölüm”dür!..
Oysa “ÖLÜM”, “YAKIYN” türlerinden sadece biridir..(Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu
s:86-87)
Sayın Hulusi;
-Va’bud rabbeke hatta ye’tiyekel YAKIYN!
(15-99)
-Kulluk et RABBİNE, YAKIYN gelene kadar!
Ayetindeki “YAKIYN”
kelimesi “ölüm” değilse, haşa
peygamberimiz efendimize ömrünün sonuna kadar hiç “YAKIYN” gelmedi, gerçeklere
yakıynen eremedi mi ki ? ömrünün sonuna, vefatına kadar, bütün ibadetlerine ve
namaza devam etti ve son namazını Hz.
Ebu Bekrin arkasında kıldı. Bu nasıl
mantık? Halbuki kimseye açılmamış olan “gayb’ın sırları” Allah (c.c.)
tarafından Peygamberimize açılmış
, kıyamete kadar olacak olayları ve ahiret alemini; Cenneti ve Cehennemi;
dolmadan evvel, dolmuş gibi, en son şekliyle göstermiştir.
İşte Hadisi şerifler:
ـ5150
ـ8ـ وعنه
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ رَسُولُ
اللّهِ #: إنَّ
إبْرَاهِيمَ يَرى أبَاهُ آزَرَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ الْغَبْرَةُ وَالْقَتَرَةُ. فَيَقُولُ لَهُ إبْرَاهِيمُ: ألَمْ أقُلْ لَكَ َ تُعْصِنِي. فَيَقُولُ لَهُ أبُوهُ: فَاليَوْمَ َ أعْصِيكَ. فَيَقُولُ إبْرَاهِيمُ: يَا رَبِّ ألَمْ تَعِدْنِي أنَّكَ َ تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ، فأىَّ خِزْيٍ أخْزَى مِن أبِي ا‘بْعَدِ. فَيَقُولُ اللّهُ: إنِّي حَرَّمْتُ الْجَنَّةَ عَلى الْكَافِرينَ. ثُمَّ يُقَالُ: يا إبْرَاهيمُ: مَا تَحْتَ رِجْلَيْكَ؟ فَيَنْظُرُ فإذَا هُوَ بِذيخٍ مُلْتَطِخٍ، فَيُؤْخَذُ بِقَوائِمِهِ، فَيُلْقَى في النَّارِ[. أخرجه البخاري.»القتَرةُ« غبرة معها سواد.و»الذِّيخُ« ذكر الضباع
.
(5150)-
Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular
ki:"Hz. İbrahim aleyhisselam, kıyamet günü,
babası Azer'i [yüzü] üzerinde bir siyahlık ve toz toprak olduğu halde görür. Babasına:"Ben sana dünyada iken, "Bana asi
olma!" demedim mi?" der. Babası ona:"İşte bugün ben artık sana asi
olmayacağım!" der. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam:
"Ey Rabbim! Sen yeniden diriltme gününde
beni rüsvay etmeyeceğini vaadetmiştin. Rahmetten
uzak babamın halinden daha rüsvay edici başka ne var?" diye
yakarır. Allah Teala hazretleri:"Ben cenneti kâfirlere
haram kıldım!" cevabında bulunur. Sonra
şöyle nida
edilir:"Ey İbrahim, ayaklarının altında ne var, biliyor musun?" İbrahim
yere bakar ve kana bulanmış bir sırtlan görür.
Derhal ayaklarından tutulup ateşe atılır. (İşte bu, İbrahim'in babasıdır, o çirkin surete sokulmuştur)." [Buhârî, Enbiya 8, Tefsir, Şuara
1.]AÇIKLAMA:1-
Bu
hadiste, ahirette kâfir olarak ölenlere rahmet edilmeyeceği, kişi
kâfir olarak öldüğü takdirde en yüce makama bile sahip olsa oğlunun hiçbir
fayda sağlayamayacağı
ifade edilmektedir. Halilullah olan Hz. İbrahim, babasına
yardımcı olmak isteyecek, ancak
babası kâfir olarak öldüğü için
şefaati
kabul edilmeyecektir.2- Azer'in sırtlan suretine çevrilmesi
iki sebebe dayandırılarak
izah edilmiştir:1) Ahmaklığı
sebebiyledir. Çünkü sırtlan uyanık
olması gereken
şeylerde gafletiyle bilinir ve hayvanların
en ahmağı addedilir. Azer de oğlunun uyarılarına
rağmen ahmaklık edip, eliyle yonttuğu putlara uluhiyet izafe
etmekten vazgeçmemiştir.2) Azer'in o pis ve çirkin
surete çevrilmesi, Hz. İbrahim'in ondan teberri etmesini sağlamak içindir.
Tabii görünüşüyle ateşe
atılsa, Hz. İbrahim üzülecek idi. Böyle olunca
nefsi ondan nefret etmiştir.*
(Kütübü Sitte. C.14, S:464-465)
عن
جابر بن
سَمُرَة
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ: إذَا
هَلَكَ
كِسْرَى فََ
كِسْرَى
بَعْدَهُ،
وَإذا هَلَكَ
قَيْصَرَ فََ
قَيْصَرَ
بَعْدَهُ.
فَوَالّذِي
نَفْسِي
بِيَدِهِ
لَتُنْفَقَنَّ
كُنُوزُهُمَا
في سَبِيلِ
اللّهِ
تَعالى[.
أخرجه
الشيخان .
(5572)- Cabir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kisra ölünce, ondan sonra başka kisra yoktur. Kayser de öldü mü ondan sonra
kayser yoktur. Nefsimi kudret elinde
tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, siz her ikisinin de hazinelerini
Allah yolunda harcayacaksınız."
[Buharî, Menâkıb
25, Humus 8, Eyman 3; Müslim, Fiten 77, (2919).]
AÇIKLAMA:
Kisra
kelimesi, eski İran'da devlet başkanının lakabıdır. Osmanlılarda padişah, cumhuriyet
Türkiyesinde reisicumhur dendiği gibi, İran'da da hep kisra denmiştir. Aynı
şekilde kayser
de Rumlarda başa geçen
liderin lakabıdır.
Hadis, Kisra
ve Kayser'in ölümleriyle saltanatlarının sona ereceğini
ifade etmektedir. Halbuki fiiliyatta, Kisra'nın memleketi devam etmiş, sonuncu kisra, Hz. Osman zamanında öldürülmüştür. Keza Rum
hakimiyeti daha fazla baki kalmıştır. Dolayısıyla hadisin hükmü fiilî durumu
aksettirmediği için, hadiste müşkil olduğu söylenmiştir. Ancak İslam alimleri bu
muşkili:
"Bundan murad Kisra'nın Irak'da,
Kayser'in de Şam'da hakimiyetinin
kalmayacağıdır" diyerek halletmişlerdir.
Bu yorum İmam Şafii'den nakledilmiştir. İlaveten der ki: "Hadisin vürud sebebi
şudur: Kureyşliler Şam ve
Irak'a tüccar olarak giderlerdi.
وعن عَدِىِّ
بْنِ حَاتِمٍ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قاَلَ:
]بَيْنَا أنَا
عِنْدَ
رَسُولِ اللّهِ
# إذْ أتَاهُ
رَجُلٌ،
فَشَكَا
إلَيْهِ الْفَاقَةَ،
ثُمَّ أتَاهُ
آخَرُ
فَشَكَا
إلَيْهِ
قَطْعَ
السَّبِيلِ.
فَقَالَ: يَا
عَدِيُّ! هَلْ
رَأيْتَ
الْحِيَرَةَ؟
قُلْتُ: لَمْ
أرَهَا،
وَقَدْ
أُنْبِئْتُ
عَنْهَا.
فقَالَ: فَإنْ
طَالَتْ بِكَ
حَيَاةٌ
لَتَرَيَنَّ
الظَّعِينَةَ
تَرتَحِلُ
مِنَ
الْحِيَرَةِ
حَتّى تَطُوفَ
بِالْكَعْبَةِ،
َ تَخَافُ
أحَداً إَّ
اللّه.
قُلْتُ:
فِيمَا
بَيْنِي
وَبَيْنَ نَفْسِي:
فَأيْنَ
دُعَّارُ
طَىِّءٍ
الّذِينَ
صَعَّرُوا
الْبَِدَ.
وَلَئِنْ
طَالَتْ بِكَ
حَيَاةٌ
لَتُفْتَحَنَّ
كُنُوزُ
كِسْرَى.
قُلْتُ: كِسْرَى
ابْنِ
هُرْمُزَ؟
قَالَ:
كِسْرَى بْنُ هُرْمُزَ.
وَلَئِنْ
طَالَتْ بِكَ
حَيَاةٌ لَتَرَيَنْ
الرَّجُلَ
يَخْرُجُ
مِلْءَ كَفِّهِ
مِنْ ذَهَبٍ
أوْ فِضَّةٍ
يَطْلُبُ مَنْ
يَقْبَلُهُ
فََ يَجِدُ
أحَداً
يَقْبَلُهُ
مِنْهُ،
وَلْيَلْقَيَنَّ
اللّهَ
أحَدُكُمْ
يَوْمَ يَلْقَاهُ
لَيْسَ
بَيْنَهُ
وَبَيْنَهُ
حِجَابٌ وََ
تَرْجُمَانٌ
يُتَرْجِمُ
لَهُ. فَلْيَقُولَنَّ:
ألَمْ
أبْعَثَ
إلَيْكَ
رَسُوً فَيُبَلِّغَكَ!
فَيَقُولُ:
بَلَى.
فَيَقُولُ: ألَمْ
أُعْطِكَ
مَاً
وَأُفْضِلْ
عَلَيْكَ؟
فَيَقُولُ:
بَلَى يَا
رَبِّ.
فَيَنْظُرُ
عَنْ يَمِينِهِ
فََ يَرى إَّ
جَهَنَّمَ،
وَيَنْظُرُ
عَنْ
يَسَارِهِ
فََ يَرَى إَّ
جَهَنَّمَ.
قَالَ عَدِيٌّ:
سَمِعْتُ
رَسُولَ
اللّهِ #
يَقُولُ: فَاتَّقُوا
النَّارَ
وَلَوْ
بِشِقِّ تَمْرَةٍ،
فَمَنْ لَمْ
يَجِدْ شِقَّ
تَمْرَةٍ فَبِكَلِمَةٍ
طَيِّبَةٍ.
قَالَ عَدِيّ
رَضِيَ اللّهُ
عَنه:
فَرَأيْتُ
الظَّعِينَةَ
تَرْتَحِلُ
مِنَ
الْحِيَرَةِ
حَتّى
تَطُوفَ
بِالْبَيْتِ
َ تَخَافُ إَّ
اللّهَ،
وَكُنْتُ
فِيمَنِ
افَتَتَحَ
كُنُوزَ
كِسْرَى
ابْنِ هُرْمُزَ،
وَلَئِنْ
طَالَتْ
بِكُمْ
حَيَاةٌ لَتَرَوُنَّ
مَا قَالَ
أبُو
الْقَاسِمِ #
يُخْرِجُ
الرَّجُلُ
مِلْءَ
كَفِّهِ
ذَهَباً أوْ
فِضَّةً فََ
يَجِدُ مَنْ
يَقْبَلُهُ
مِنْهُ[.
أخرجه البخاري
.
(5573)- Adiyy İbnu
Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve
fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol kesilmesinden
şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Ey Adiyy dedi,
sen Hire şehrini gördün mü?"
"Hayır görmedim,
ancak işittim!" dedim. Bunun üzerine:
"Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine
binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu
seyahatini yaparken Allah'tan başka hiçbir
şeyden korkmayacak!"
Adiyy der ki: "İçimden, kendi kendime,
"memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?"
dedim. Resulullah sözlerine devam etti:
"Eğer ömrün olursa Kisra'nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!
"Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye
araya girdim.
"Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!"
buyurdu ve devam etti:
"Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere fakir arayacak fakat kendinden onu kabul
edecek bir tek adam bulamayacak. Her
biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi
bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala hazretleri:
"Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim
mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!"
diyecek. Rabb Teala:
"Ben sana mal vermedim mi, ikram
etmedim mi?" diye soracak, kul:
"Evet! Ey Rabbim verdin" deyip sağına bakacak, cehennemden
başka bir
şey görmeyecek,
soluna bakacak cehennemden başka bir
şey görmeyecek."
Adiyy der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
şöyle söylediğini işittim:
"Bir hurmanın yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun! Kim yarım hurma
bulamazsa güzel bir sözle korunsun!
"Yine Adiyy (radıyallahu anh) dedi ki:
"Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı tavaf
eden ve Allah'tan başka kimseden
korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz'ün hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa
mutlaka, Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
şu söylediğini de göreceksiniz:
"Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu
kendinden (sadaka olarak) kabul edecek
adam bulamayacak."
[Buharî, Menakıb
25.]
AÇIKLAMA:
1- Hadisin
ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sehavetiyle meşhur Hatim-i
Tai'nin oğludur. Kabilesinin reisidir.
Tay kabilesi Irak'la Hicaz arasında
yeralmaktadır. Kendilerinden önceden izin almadan,
bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler. Böylece eşkiyalıklarıyla
şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir kadın kendi yurtlarından korkusuz
nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek
diye hayrete düşer. Adiyy'i hayrete düşüren diğer bir
ifade "Kisra'nın
hazinelerinin fethi." O zaman için iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?" Bir yanlış anlama olmasın? Sorar:
"(Yani
şu İran Devleti'nin kisrası olan) İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet!
O kisra, İbnu Hürmüz olan kisra!" der.
2- Hadiste
temas edilen diğer bir husus yol emniyetini getirecek adalet-i İslamiye'nin hasıl edeceği maddî refah
seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek kasdıyla evden çıkan kimsenin,
bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine döneceği" derecede refahın artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur.
Bazı alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti sırasında hasıl olacak
bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma işaret edildiğini
belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre, "Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife ölmezden önce, büyük
miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize verin" derdi.
Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için" bunu
verecek bir kimse bulamadan parasıyla geri dönerdi." Beyhakî, rivayeti kaydettikten sonra ilave
eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der ki, "Bu ihtimal öncekinden daha kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e:
"Eğer ömrün uzun olursa göreceksin" denmiştir.
3- Hadiste,
bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu, ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc için bunun caiz olduğunu
söylemiştir. Bu husus daha önce yeterince açıklandı.
فإنَّ
لَهُمْ
ذِمَّةً
وَرَحِماً[.
أخرجه مسلم
وعن أبي ذَرٍّ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
سَتَفْتَحُونَ
مِصْرَ، وَهِيَ
أرْضٌ
يُسَمَّى.
فِيهَا
الْقِيِراطُ.
فَاسْتَوْصُوا
بِأهْلِهَا
خَيْراً.
(5574)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizler Mısır'ı fethedeceksiniz. Orası (paraya) "kirat" denilen yerdir. Oranın halkına hayır tavsiye edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır."
[Müslim,
Fezailu's-Sahabe 226, (2543).]
İşte Ayet :
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا
إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا
“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye açmaz. Ancak razı olduğu
elçiye (Resule) açar. Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler
(koruyucular) koyar.” (Cin Sûresi
Âyet: 26-27)
İbadet konusunda Rabbimiz, sevgili peygamberimizin duygularını ayeti kerimede şu şekilde bildirmektedir:
قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“ De ki: Şüphesiz
benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah
içindir.”(Enam Suresi.
Ayet : 162)
“Sana yakıyn gelinceye kadar Rabbine ibadet
et.” Emrinin ne demek olduğunu; Meryem suresinde Allah (c.c.), İsa (a.s.)ın sözü olarak işte bu
ayette gayet güzel açıklamaktadır:
"Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı;
yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti."
(Meryem Suresi. Ayet: 31)
"Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht
bir zorba yapmadı."
(Meryem
Suresi. Ayet: 32)
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri
olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır."
(Meryem Suresi. Ayet:
33)
Sayın Hulusi, görüldüğü gibi bu okuduğumuz ayeti kerime;
ibadetlerin ölüme kadar yapılacağını bildirmekle,” Yakıyn “ kelimesini
de açıklamış bulunmaktadır. Ve de yakıyn ölüm demektir.
A. Hulusi Diyor Ki;
-EY ÖRTÜYE BÜRÜNMÜŞ OLAN, KALK ve UYAR!...
( 74-1/2)
İşte bu emir gereğince insanları uyarmaya başladı...
Evet... Sanırım, bütün bu izahlardan sonra, açık-seçik ve
kesin bir şekilde “ OKU” manın bizim klasik manada anladığımız şekilde “
okur-yazarlıkla” bir ilgisinin olmadığı; “ OKU” ma olayının ele verilmiş
bir yazılı kağıt ya da kemik parçasıyla alakası bulunmadığı iyiden iyiye
anlaşılmıştır...” (
Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu S,92)
Sayın Hulusi, bu konuda da yine Kur’an gerçeklerine ters
düşmektesiniz. Okumakla, örtünmekle ilgili ayetleri aşağıya alıyorum. Bakınız
sizin bu yanlış yorumlarınıza müsaade edecek bir benzerlik var mı ! İddianızı bir daha okuyalım: “Evet...
Sanırım, bütün bu izahlardan sonra, açık-seçik ve kesin bir şekilde “ OKU” manın
bizim klasik manada anladığımız şekilde “ okur-yazarlıkla” bir ilgisinin
olmadığı; “ OKU” ma olayının
ele verilmiş bir yazılı kağıt ya da kemik parçasıyla alakası bulunmadığı iyiden
iyiye anlaşılmıştır.”
Sayın Hulusi ! Önce : Siz her okunan şeyin; ancak yazılı
bir kağıt veya kemik parçasından olabileceği hükmünü nereden çıkarıyorsunuz?
Siz namaz kılarken, Kur’an ayetlerini hangi kağıt veya kemik parçasından
okuyorsunuz(!) Resulullah (s.a.s.) Kur’an’ı Kerimin tümünü kağıt parçalarından
mı okudu; yoksa Cebrail aleyhisselam; kalbine okurken tüm ayetleri
ezberledikten sonra ,o ayetleri vahiy katiplerine ezberden okuyarak mı
yazdırırdı! Elbette öyle olurdu; Cebrail (a.s.)
kalbine okurken ezberler, sonra onları
vahiy katiplerine ezberden okuyarak yazdırırdı .
Sayın Hulusi! Siz hiç şiir yazdınız mı? şair olup şiir
yazsaydınız daha önce onu bir kağıttan mı okuyacaktınız. O vakit size şair
denir miydi? Şairler: ilk defa okudukları şiirlerini; bir kağıttan mı
okuyorlar; yoksa kalplerine gelen ilhamı mı okuyor, yazıyorlar veya yazdırıyorlar
?
İşte ayetler:
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
“De ki: Her kim
Cibrîl'e düşman olmuş ise -Kahrolsun-. Çünkü Kur’an'ı, önündeki kitapları
tasdik edici ve mü'minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci olmak üzere
Allah Teâlâ'nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki odur”.(Bakara Suresi. Ayet:
97)
Bu ayeti kerimede;
Kur’an-ı Kerimin Cebrail a.s.) tarafından peygamberimiz efendimizin
kalbine indirildiği bildirilmektedir.
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ
فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ
“ Onu -Kur'an'ı- acele
alasın diye onunla dilini kımıldatma.” ( Kıyamet Suresi.ayet .16)
“ Şüphe yok ki: Onu
toplamak da, onu okutmak da bize aittir.” ( Kıyamet Suresi.ayet .17)
“ İmdi onu biz
okuyunca artık sen onun okumasına tâbi ol.” ( Kıyamet Suresi.ayet .18)
“Sonra şüphe yok ki:
Onun açıklanması da bize aittir “
( Kıyamet Suresi.ayet .19)
Yukarıda geçen ayeti
kerimelerde ise; Peygamberimiz efendimizin vahyi almadaki heyecanı ve ezberlemek için acele ettiği ifade edilerek: “
Onu -Kur'an'ı- acele alasın diye onunla dilini kımıldatma.” Onu toplamak da, onu okutmak da bize aittir.”
buyurulmaktadır.
Bu ayetlerden de açıkça anlaşılan şudur ki ki:
Peygamberimize ayetler okuması için indirilmiştir. Hatta o kadar ki Resulullah
Efendimiz, kendisine emredilen “OKU”kelimesini dahi okumuş ve Kur’an’ı Kerim’e
yazdırmıştır. Bu da gösteriyor ki “Okumak sayın Hulusinin dediği gibi
tefekkür ile kainatı okumak değil, kendisine vahyolunanı insanlara okumaktır.
Zaten tefekkür tüm insanlara farzdır.
Ayrıca aşağıdaki ayeti kerimede görüleceği
gibi ; Kur’an ayetlerini okumaya başlamadan önce, Allah’ın ismiyle başlanması
yani, “Bismillahirrahmanirrahim” denilmesi de emredilmektedir. Her halde sayın
Hulusi sizin iddia ettiğiniz gibi, bu
okumak tefekkür olsa idi ona başlamak için besmeleye gerek olmazdı !
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ
اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ
الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَى
أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى
إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى
“Oku, O Rabb’in ismiyle ki: Yaratmıştır. insanı bir uyuşmuş kandan yaratmıştır. Oku ve Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. Ki: O, kalem ile öğretmiştir. İnsana bilmediği şeyleri bildirmiştir. Sakın: Şüphe yok ki: insan elbette azar. Kendisini ihtiyaçtan kurtulmuş görünce. Muhakkak ki: Dönüş, ancak Rabb’inedir” ( Alak Suresi ayet: 1-8)7¢¢
يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ
قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا
نِصْفَهُ أَوِ انقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا
إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْءًا وَأَقْوَمُ قِيلًا
إِنَّ لَكَ فِي اَلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا
6e=¢==66 “
Ey örtüsüne bürünüp örtünen!. -Yüce Peygamber!.
-
(Müzemmil Suresi.ayet:1)
“Geceleyin kalk,
birazı müstesnâ.
(Müzemmil Suresi.ayet:2)
“Onun yarısı -kalk- veya ondan biraz, eksilt
-yarısından az kalk”- (Müzemmil Suresi.ayet:3)
“Veya onun üzerine artır ve Kur'an-ı güzelce tane tane
oku.”
(Müzemmil Suresi.ayet:4)
“
Şüphe yok ki: Biz sana ağır bir söz vahy edeceğizdir.” (Müzemmil Suresi.ayet:5)
“Şüphe
yok ki: Geceleyin kalkış, o daha uygundur ve kıraatca da daha sağlamdır”
(Müzemmil Suresi.ayet:6)
“Muhakkak
ki, senin için gündüz de uzunca bir meşguliyet vardır.” (Müzemmil Suresi.ayet:7)
Yukarıdaki ayetlerde : Peygamber Efendimizin ibadet olarak gecenin son kısmında uykudan uyanarak Kur’an ayetlerini tane tane okuyarak daha da yücelmesi istenmektedir. Burada da istenen Peygamberimizin kalbine indirilmiş ve fakat kağıt üzerinde olmayan ezberindeki Kur’an ayetleridir.
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَم
ْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ
“Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri temizliyor ve sizlere kitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor” (Bakara Suresi. Ayet :151)
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Melik, Kuddûs, Azîz, Hakîm olan Allah için göklerde ne varsa ve yerde ne varsa tesbihte bulunur”.(Cuma Suresi. Ayet : 1)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
“O, - O Kerem Sahibi Mâbut-dur ki: Ümmîler
arasında kendilerinden bir Peygamber gönderdi, onlara karşı âyetlerini okur
ve onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki: Onlar
evvelce pek açık bir sapıklık içinde idiler.
.(Cuma Suresi. Ayet : 2)
“Ve onlardan
başkalarına da göndermiştir ki, henüz onlara erişmemişlerdir. (Kıyamete kadar
gelecek bütün insanlara)Ve O Azîz’dir, Hakîm’dir.“.(Cuma Suresi. Ayet : 3)
“Ve sen ondan evvel
hiçbir kitap okur olmadın ve sağ elin ile onu yazmadın. Öyle olsa idi elbette iptal etmeye çalışanlar, şüpheye
düşmüş olurlardı.”(Ankebut
Suresi. Ayet: 48)
Bu ayeti kerimede ise
Peygamber Efendimizin: Herhangi bir kimseye talebe olarak onlardan okuma yazma
öğrenmediği halde Kıyamete kadar baki kalacak olan eşi ve benzeri bulunmayan;
kalbine indirilmiş bulunan Kur’an’ı Kerimi vahiy katiplerine yazdırmış.ve Kur’an mucizesiyle tüm insanlığı aydınlatmıştır; tabi kalp gözü kör olanlar
bunun dışındadır Onun için peygamberimiz Efendimize :
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
” Ey Peygamber!. Şüphe
yok ki, biz seni bir şâhit ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak göndermişizdir.”
“ Ve Allah'ın izni ile
bir dâvet edici ve nurlar saçan bir kandil olarak –gönderdik”-.(Ahzab Suresi. Ayet:45- 46) “buyurulmuştur.
Her şeyin en doğrusunu
Allah bilir.
A. Hulusi Diyor Ki;
“ Semavi”nin manası “ GÖKTEN GELEN” demektir!..
“ Sema” yani
“ GÖK” dediğiniz anda dikkat ediniz, bir “ MEKAN” belirlemiş
olursunuz!..
Oysa...
İSLAM Dininin anlattığı madde ötesi yapıda “ GÖKTE BİR
MEKAN” asla söz konusu
değildir...
“ALLAH”, asla bir “ GÖK TANRISI” değildir!.. SEMADA
BELLİ BİR MEKANI YOKTUR!
“ALLAH” katından,
indinden nazil olan “ ALLAH KELAMI KUR’AN”, SEMADA BELLİ BİR
MEKANDAN
GELMEMİŞTİR!..
CEBRAİL dahi semadaki falanca ya da filanca yıldızda
belirli bir mekandan Dünyaya inmemiştir...”
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:95)
A. Hulusi şöyle devam ediyor:
Geçmişte kullanılan klasik anlatıma göre, dünyanın
yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer
vardır...
Ve bu anlayışa göre biz, şu anda yedi kat yerin dibinde
yaşamaktayız...
Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci kat yer
ve Ay’ a kadar birinci kat yer vardır...
Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır...
Atmosfer dışında birinci semada yani gökte Ay vardır,
ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta
Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur...
Bundan sonra “ yıldızlar feleği” denen
“ galaksiler” vardır...
“ KÜRSİ”
ismi ile tanımlanan “ Samanyolu “Galaksisi”’ dir...
Mekan kavramı, Güneş sistemi dışında,
galaksiye uzanır...
“ Din”’
deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise
tamamiyle BOYUTSALDIR!.. “( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:104)
Sayın Hulusi, bu görüşleriniz de aşağıdaki ayeti kerimelere ters düşmektedir.
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Onun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin
ve yerin korunması ona ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur...”..(Bakara Suresi. Ayet :255)
Sayın Hulusi! Bu ayeti kerimede “O’nun kürsüsü”
YERDEN VE SEMALARDAN DAHA GENİŞTİR
buyurulurken; siz nasıl “ KÜRSİ” ismi ile tanımlanan “
Samanyolu “Galaksisi”’ dir...” diyebiliyorsunuz.
! Artık uzayda, milyonlarca Galaksinin varlığının tespit edildiğini bilmiyor
musunuz ! Samanyolu Galaksisi ancak
onlardan bir tanesidir. Şimdi BOYUTSALLIK
konusunu açıklayıcı ayeti kerimelere
gelelim:
İşte Ayetler:
وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ
“Sûr'a üfürüldüğü gün, -Allah'ın diledikleri müstesna-, GÖKLERDE ve YERDE bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.”(Neml Suresi. ayet : 87)
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ
فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا
طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
“
Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de
günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır?
Derler”. (Fussilet Suresi. Ayet: 11)
فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
“ Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, Azîz, Alîm Allah'ın takdiridir.” (Fussilet Suresi. Ayet: 12)
“ Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah'a secde ederler”.(Ra’d Suresi. Ayet: 15)
فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Allah
kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak
isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların
üstüne işte böyle murdarlık verir”.(Enam Suresi. Ayet: 125)
“ Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Al-i İmran Suresi. Ayet: 133)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ
“ (O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.”(Ra’d Suresi. Ayet: 23)
“ İman edip güzel işler yapanları, (evet) muhakkak ki onları, içinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Böyle iyi) işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!”(Ankebut Suresi. Ayet: 58)
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
“Güneş katlanıp dürüldüğünde,” (Tekvir Suresi.ayet: 1)
خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْس
َ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
“ Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı.
Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve
ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat
et! O,Azîzdir, ve çok bağışlayandır.“(Zümer Suresi. Ayet: 5)
Ahmet Hulusi diyor ki;
“ Semavi”nin manası “ GÖKTEN GELEN” demektir!..
“ Sema”
yani “ GÖK” dediğiniz anda dikkat ediniz, bir “
MEKAN” belirlemiş olursunuz!..
Oysa...
İSLAM Dininin anlattığı madde ötesi
yapıda “ GÖKTE BİR MEKAN” asla
söz konusu değildir...” Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:104)
Sayın Hulusi ! Kurgu filim gibi durmadan aslı
esası olmayan bir şeyler üretmeye çalışıyorsunuz. Fakat bunları yaparken ayet
ve hadislere hiç bakmıyor musunuz?.
Bu sizin için büyük bir vebal olmuyor mu? Göklerin mekansal olduğunu bildiren ayetleri dikkatle okuyalım:
“Melekler ve ruh oraya bir günde çıkarlar ki: Oranın mesafesi Elli bin yıldır.” (Mearic Suresi. Ayet: 4)
“ Muhtelif yörüngeleri olan gök hakkı için.” (zariyat Suresi. Ayet :7)
”Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o -iş-
ona bir günde yükselir: O -gün-ün miktarı,
sizin saydığınızdan bin yıl -kadar- bulunmuştur.”
(Secde Suresi. Ayet : 5)
£3¢× ó¨Ü Ç é¨£ÜÛa £æ a a¬ì¢à Ü¤È n¡Û £å¢è ä¤î 2 ¢Š¤ß üa
¢4 £Œ ä n í 6å¢è ܤr¡ß ¡¤‰ üa å¡ß ë §pa ì¨à ɤj Õ Ü ô©ˆ £Ûa ¢é¨£ÜÛ a
¡£b¦à¤Ü¡Ç §õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2
Âb y a ¤† Ó é¨£ÜÛa £æ a ë =¥Ší©† Ó §õ¤ó (
“Allah
O’dur ki: Yedi kat göğü ve yerden de onların mislini
yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder. Tâ ki: Bilesiniz ki:
Şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen Kaadirdir ve muhakkak ki: Allah, her
bir şeyi ilmen kuşatmıştır.”
(Talak Suresi. Ayet: 12)
“Yedi sema vardır. Her semanın da birer dünyası vardır” hadisi şerifi bu ayetin tefsiri mahiyetindedir.
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
“ Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir”.(Zuhruf Suresi. Ayet: 84)
“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “DABBE”yi (canlıları) yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da Kadirdir”.(Şura Suresi. Ayet: 29)
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ
¢
“ Andolsun ki biz,
(dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış
taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.”(Mülk Suresi. Ayet: 5)
Sayın Hulusi! Sema ve gökler “mekansal değil, boyutsaldır”. Diyorsunuz. Şu kadar ayetlerden her bir tanesi dahi,
göklerin mekansal olduğunu açıkça bildirmekte iken; bu ayetleri görmemezlikten
gelerek nereye varmak istiyorsunuz ?
A. Hulusi Diyor Ki;
“RUH İNSAN CİN”
“En büyük hatayı, bizim gibi, maddi dediğimiz beden
sahibi UZAYLILARI düşünmekle yapmaktayız!”. ( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:19))
“İnsan
tipinde “ şuur” sahibi olarak ve insana benzer bir yaşantıda sadece cinler
mevcuttur...
Bunların
haricinde diğer gezegenlerde dahi, insan ve cine benzer fizik-maddi bedenli
yaratıklar mevcut değildir... ve bu sebeple de insanlık alemi, ilmini ne
derece geliştirirse geliştirsin, müsbet ilme dayalı olarak bu dünyalardan
hiçbirinde insan tipi madde bedenli varlık bulamayacaktır!...”( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:190)
Sayın Hulusi,
bu iddianız da diğerleri gibi bilgisiz ve asılsız. Niçin mi: “ insan
tipinde “ şuur” sahibi olarak ve insana benzer bir yaşantıda sadece cinler
mevcuttur...
Bunların haricinde diğer gezegenlerde dahi, insan
ve cine benzer fizik-maddi bedenli
yaratıklar mevcut değildir.” Diyorsunuz. Halbuki; böyle söyleyebilmeniz için bütün
semavatı (Gökleri) gezmiş, dolaşmış ,aramış ve bulamamış olmanız lazım. Siz
bu arama işlemini nasıl yaptınız ! Hangi vasıtayla ,nasıl gerçekleştirebildiniz!Yapamadığınıza
göre; ve de, gerçekte cinler yerde olduklarına ve göklere çıkamayacaklarına
göre; tam tersine ”Göklerde
cinlerden başka canlılar yoktur” iddiasını nasıl yapabiliyorsunuz ! Bu konudaki ayetler biraz ileride gelecektir.
İnşallah doğruya ulaşırsınız.
Göklerde hayat olup olmadığını,
varsa orada yaşayanların nasıl varlıklar olduklarını, herkes merak ediyor. Tabi
biz onları görmediğimiz için, net olarak görmüş gibi söyleyemiyoruz. Fakat şu
muhakkak ki; ayetlerde ve hadislerde
bildirildiğine göre: Yakinen biliyor ve görmüş gibi inanıyoruz ki;
göklerde bizler gibi sudan yaratılmış
sorumlu kimseler vardır.
Burada ikinci bir soru akla gelebilir.
Göklerde yaşayanlar melekler midir? Ayrıca cinler de , göklerin bir bölümüne
çıkabiliyor, kulak hırsızlığı yaparak,
meleklerden bazı haberler çalabiliyorlar. Gök taşlarıyla taşlansalar
dahi.Göklerde yaşayanlar onlar olabilir mi?
Bu soruya en net cevabı “İsra”sûresinde buluyoruz:
” Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz,
peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.
(İsra sûresi âyet
:55)
Ayrıca aşağıdaki ayetleri de okuyalım , asıl açıklamayı ayetlerin sonunda yapacağız
.
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Göklerde ve yerde olan herkes
istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir.
O, bunların hepsini kuşatmış ve
sayılarını tesbit etmiştir.
Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek
başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi âyet :93-95)
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ
“Ve Sûr üfürülmüştür. Hemen göklerde kim var ise ve yerde
kim var ise ölüvermiştir. Allah'ın dilediği kimse müstesnâ. Sonra Sûr tekrar
üfürülmüştür. O anda onlar kalkarak bakışırlar”.(Zümer
Suresi. Ayet : 68)
Bu
ayeti kerimelerden; göklerde yaşayanların, melekler’den başka, günah ve
sevap işleyen kimseler olduğu anlaşılıyor.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay,
yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde
ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir
kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini
yapar.” (Hac sûresi âyet : 18)
Bu ayeti kerimede; Allah’a (c.c.)
secde etmeyen bütün insanlar ile şeytanlar kasdedilmektedir.
وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda
bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler
ve yorulmazlar.
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.” (Enbiya sûresi âyet :19-20)
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile
tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.
O, Halîmdir, bağışlayıcıdır.”(İsra sûresi âyet : 44)
Bu ayeti kerimede ise; yedi tabaka
olarak yaratılmış bulunan göklerin her tabakasında da; Allah’a (c.c.) ibadet
ve O’nu tesbih eden kimselerin var olduğu bildirilmektedir.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
“Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih
ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş)
bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.”(Nur sûresi âyet :
41)
Bu ayetlerde de;
Allah’a ibadet eden , yerdekiler ile göktekiler, eşit tutulmakta ve
birbirlerine benzerlik sergilenmektedir.
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ
“ Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı,
mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz
onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt
çevirdiler.”
(Mü’minun sûresi âyet : 71)
Bu ayeti kerimede de yine göklerde bulunanlarla, yerde
bulunanlar eşit tutuluyor ve “Her
ikisinde de bulunanlar bozulurlardı.”buyuruluğundan; göktekilerden kasıt ,
melekler değil, belki insanlar gibi iyiliğe de, kötülüğe de müsait kimseler
oldukları anlaşılıyor.
أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
“ Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim
olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Halbuki O'na döndürüleceklerdir.”(Âl-i İmran sûresi âyet
:83)
Bu ayeti kerimede, göktekilerle
yerdekiler arasında bir eşitlik sergilenmektedir.
Buraya kadar geçen ayetlerden ,
Yerde yaşayan insanlar gibi ,göklerde de iyilik ve kötülük yapabilecek irade ve
güce sahip kimselerin olduğu anlaşılmaktadır. Böylece diyebiliriz ki ,
buralarda yaşayan kimseler meleklerden başkalarıdır. Çünkü melekler Allah'a karşı
gelemezler. Onlar birçok ayetlerde bildirildiği gibi ; tesbih, takdis ve
Allah’a (c.c.) itaatten başka bir şey yapmazlar. Çünkü onlar nur’dan
yaratılmışlardır. Onlarda kötülük yapma hisleri yoktur.
Göklerde yaşayanlar cin’ler de
olamazlar; mesken olarak onlar yerde yaşarlar. Göklere çıktıklarında, melekler
tarafından gök taşlarıyla taşlanırlar. Aynı zamanda okuyacağımız ayette
görüleceği gibi, yerde ve göklerde yaşayanlar; su’dan yaratılmış olduğu
halde cin’ler dumansız ateşten, alevden
yaratılmışlardır.
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ
“ Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.”
“ Cinleri öz ateşten yarattı.”
(Rahman sûresi âyet :14-15)
Şimdi asıl konuyu açıklığa
kavuşturan anahtar ayetleri okuyalım:
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ
“ Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “dabbe’yi” canlıları
yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya
da Kadirdir.”
(Şura sûresi âyet :29)
Görüldüğü gibi bu ayette:”Gökleri yeri ve bunların içine yayıp
ürettiği, “dabbe’yi yaratması da ; O’nun ayetlerindendir.” (delillerindendir)
buyuruyor. Böylece ; yerin göklerin yaratılışıyla beraber oralarda yaşamak
üzere: “Yerde ve gökte “Dabbe” yaratarak yayıp ürettiği” bildirilmektedir.
Öyle ise, yerde ve göklerde yaşamak
üzere Allah’ın (c.c.) yarattığı ve halen yerde ve göklerde yaşamakta olan bu “Dabbe’yi açıklayan ikinci anahtar
ayeti okuyalım:
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“ Allah, her “dabbe’yi” “su’dan” yarattı. İşte
bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört
ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye
Kadirdir.”(Nur sûresi âyet : 45)
Bu ayeti kerimede
görüldü ki; aynen yerde yaşayanların birer benzeri göklerde de yaşamaktadır. Diğer
bölümlerde de arz ettiğimiz gibi: Melekler nurdan yaratılmış; cinler ateşten
yaratıldıkları halde: Göklerde yaşayan ve yerde yaşayan insan dahil her canlı su’dan
yaratılmıştır. Göklerdekilerin de , insanlar gibi sorumlulukları vardır.
Mahşerde tek tek bir şahit bir sürücü ile beraber, Allah’ın (c.c.) huzuruna
çıkarılacaklar; ya cehenneme, ya da cennete gireceklerdir. Sayın Hulusi’nin
dediğinin aksine bunlar da ; aynen dünyamızdaki gibi su’dan
yaratılmışlardır. Onlardan kimi, karnı üstüne sürünen sürüngenler, kimi iki
ayakla yürüyenler, kimi de dört ayakla
yürüyen canlılardır.
Bu konuyu açıklığa
kavuşturan, anahtar iki ayeti buraya alıyorum:
وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
“ Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler
vardır.”(Zariyat sûresi âyet : 22)
Bu ayeti kerimede ise,
semaya, göklere çıkılması için açık bir
davet vardır.
الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ
“O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü tabaka tabaka
yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk
göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?”
(Mülk sûresi âyet: 3)
Bu ayette; göklerin yedi
tabaka olarak yaratıldığı bildirilmektedir.
فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ
وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ
وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ
“ Hayır! Şafağa, yemin ederim ki ,”“Geceye ve onda basan
karanlığa,”“ Dolunay olmuş aya ,”“ Ki, siz elbette binip tabakadan
tabakaya geçeceksiniz .”(İnşikak
sûresi âyet : 16 -19)
Okuduğumuz bu ayette ise, semanın tabakalarına çıkacağımız yeminle ifade edilmektedir.
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ
“ Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin
çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle
çıkıp gidebilirsiniz.”( Rahman sûresi âyet : 33)
Görüldüğü gibi bu ayeti
kerimede de; göklerin burçlarına çıkabilmemiz için, kuvvet yani; vasıtayı hazırlamamızın lüzumu ve
gerekliliği hatırlatılmakta ve telkin edilmektedir.
Netice olarak: Rahman sûresinin 33
ncü ayetinde; “göklerin “Burc”larına,
ancak büyük bir güçle çıkabilirsiniz.” buyurularak, hedef gösterilmekte ve
o kuvvetin temin edilmesi, bulunması, telkin ve teşvik edilerek, insanların
bunu başararak göklere çıkabilecekleri bildirilmektedir.
Zariyat Sûresi’nin 22 nci ayetinde
ise: “Semada rızkınız var. Başka
vadedilenler de var.” buyurularak, oralarda açlık endişesine mahal
olmadığı gibi, başka vadedilen ikramların da
bulunduğu ifade edilmektedir.
İşte Hadisler:
1-“Ümmetim mübarek bir ümmettir. İlki mi sonu mu daha hayırlı olacağı
bilinmez.” (Camiüssağir ,Hadis Nu.1620)
Böyle buyuran sevgili Peygamberimiz diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle
buyurmuşlardır.:
Bir yıldıza işaret ederek:
1-“Nefsim kudret elinde olanın
hakkı için derim ki: “Gece ve gündüz oluşu bitmeden BU DİN mutlaka (Şüphesiz)
şu yıldızın varacağı yere kadar ulaşacaktır.”
(Ramuz-ül Ahadis şerhi Levami,c.1.s.562)
Bu hadisi şerif insanın yerden sema ülkelerine çıkacağını bildirirken
şanlı ve azametli dinimiz islamiyetin o ülkelere varacağını müminlere müjdeler.
أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam burç’larda
(Göklerde, kalelerde) olsanız bile!
Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir
kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"
de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”
(Nisâ sûresi âyet
:78)
Bu son ayette ise: Göklere
çıktıktan sonra; ölümsüz hayata kavuştuk zannedilmesin. Veya burç’lara, göklere çıkarsak ölümden kurtuluruz diye
ümide kapılınmasın diye uyarılmaktayız.
En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.
A.
Hulusi Diyor Ki;
“Fatiha: “ Hamd”ı Allah Yapar”
“-Aklınızı başınıza alın ve O’nu
basit bir gök Tanrısı gibi düşünüp, övmeye, methetmeye, O’na yaranmak için bin
türlü hallere girmeye kalkmayın!.. Siz bu konuda O’nu değerlendirmekten acizsiniz....
ALLAH’ ı ancak ALLAH değerlendirip ALLAH’ a ancak ALLAH HAMD eder!.. Size de yakışan , HAMD’i ancak ALLAH’ın
yapabileceğini idrak ederek bu konuda yetersizliğinizi farketmiş bir halde haddinizi
bilmektir!.. Evet ,Hamd ALLAH’a mahsustur ;ALLAH’ın hakkıdır. Ancak O hamd edebilir; ALLAH’ın
tasarrufu altındadır. Ancak O değerlendirebilir; çünkü Allah’tır, gayrı mevcut
değildir...Bütün bunları bilen , bilir; bilmeyen ne bilir.” ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu
S:135 -137)
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
“
Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrail oğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim,
benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında
bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık
deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler. “(Saff Suresi.ayet: 6)
Sayın Hulusi , bu ayeti kerimede geçen “Ahmed” isminin
manası; en çok hamd eden, (en çok öven) demektir. Şimdi söyler misiniz en çok
hamd eden ( en çok öven) manasına gelen ayetteki bu “Ahmed” ismi,
Allah’ın (c.c.) ismi midir? Yoksa peygamberimiz efendimizin ismi midir? Yani
Hz.. Allah’a en çok hamd eden, O’nu en
çok öven Allah (c.c.) mıdır? Yoksa peygamberimiz midir ? Gayet tabii Ahmed ismi
peygamberimizin olduğuna ve de bu ismi O’na Allah (c.c.) verdiğine göre;
Allah’a en çok hamd eden, Elbette peygamberimiz
Hz.Muhammed (s.a.s.) efendimizdir.
Bu husus böylece açığa çıktıktan sonra
aşağıdaki ayetlere doğru mana verebilir ve doğru anlayabiliriz.
İşte hamd edenlerle ilgili ayetler:
وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ
“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd
edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip
kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri
müjdele!” (Tevbe Suresi.ayet :112)
بسم الله الرحمن الرحيم يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“
Göklerde ne var ise ve yerde ne var ise, Allah için tesbihte bulunur. Mülk ve hamd
ona mahsustur ve O, her şey üzerine tamamen Kaadirdir.”
(Teğabun Suresi. Ayet: 1)
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Hatırla
o zamanı ki, Rabbin meleklere: "Ben yer yüzünde muhakkak bir halife
kılacağım" diye buyurmuştu. Melekler de: "Yer yüzünde fesat çıkaracak,
kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih
eder, seni takdis eyleriz." demişlerdi. Allahü Teâlâ da: "Şüphe
yok ki sizin bilemeyeceğiniz şeyleri ben bilirim." diye buyurmuştur.” (Bakara Suresi. Ayet::
30)
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّح
ْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
“ (Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd( övgü) ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).”(Taha Suresi.ayet:130)
إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
“ Bizim âyetlerimize
ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük
taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler”.(Secde Suresi.ayet15)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ
“
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı gideren Allah'a hamd olsun.
Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir”.(Fatır Suresi.ayet::34)
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" denilmiştir.” (Zümer Suresi.ayet:75)
¡ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
”Rabbine
hamdederek (O’nu överek) O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O,
tevbeleri çok kabul edendir”
(Nasr Suresi. Ayet.: 3)
Yukarıdaki
ayeti kerimelerde görüldüğü gibi; Hamd Allah’a mahsustur. demek, gerçek manada, yaratıcı olarak her şeyi
yoktan var eden, Allah’a (c.c.) mahsustur, demektir. Çünkü öğülen beğenilen her
şeyin yaratıcısı Allah’tır (c.c.)
A. Hulusi Diyor
Ki;
“ HAREKET
HALİNDE OLAN HİÇ BİRŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, TÜMÜNÜ ALNINDAN ÇEKİP YÖNETEN O’
DUR!..” (11-56)
Öyleyse bizim algılamakta olduğumuz ya da algılayamadığımız
her “ şey” her an, O’ nun
ilmi ve iradesi altında, O’ nun kudretiyle yaşamını sürdürüp, fiillerini ortaya
koymakta dır!..” (
Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:138)
Sayın Hulusi, sizin yukarıya aldığınız ayetin tamamını
aşağıya alıyorum.
إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“ Şüphe yok ki, ben,
benim Rab'bim ve sizin Rab'biniz olan Allah Teâlâ'ya tevekül ettim. Hiçbir
hareket sahibi canlı yoktur ki, illâ
onun perçeminden tutan o'dur. Muhakkak ki, benim Rab'bim dosdoğru bir yol
üzerinedir.” (Hud
Suresi.ayet :56)
Sayın Hulusi! Bu ayeti okuduğunuz halde;
nasıl “dini yanlış algılamak isimli kitabınızda”: “Allah’tan
başka hiç bir şey yoktur. Allah her zerrenin içindedir”diyebildiniz?
Ayeti Kerimede görüldüğü gibi; Perçemden tutan
Allah (c.c.) olduğuna göre ; perçeminden tutulanların, Allah’tan (c.c.) başka
varlıklar olması gerekmez mi?
Demek ki sizin ; “Allah (c.c.) her zerrenin içindedir “
iddianız, Allah’a iftira, O’nu maddeye hapsetme büyük bir günahtır! O, Her zerreyi yaratan,
yöneten ve her an onlara hakim olan ve onların perçeminden tutandır.
A.Hulusi Diyor Ki;
“ Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir
ki; bu “ rahmet” sonucu, ölüm ötesi yaşamda, tüm
insanların azabları, bir gün gelir sona erer... Ebediyyen cehennem ortamında
kalacak olsalar bile!... “ rahman” ın rahmeti cehennemdekilere bile
erer!. ( Ahmet Hulusi
Hz.Muhammed Neyi Okudu S:141)
Bir kısım insanların “ ebeden Cehennemde kalacaklarına”
dair Kur’an-ı Kerim’de hüküm bulunmasına rağmen, ebeden azab
çekeceklerine dair bir açıklama mevcut bulunmamaktadır!
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:142)
Sayın Hulusi ! Burda da ayni şekilde Kur’an ve İslama
ters düşen fikirler üretmek görevi verilmiş gibi aslı esası olmayan iddialarda
bulunuyor, haddiniz olmadığı halde ; Allah adına hükümler veriyorsunuz:! “...“
Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir ki; bu “ rahmet” sonucu,
ölüm ötesi yaşamda, tüm insanların azabları, bir gün gelir sona erer.”diyorsunuz.
.
Halbuki Allah
(c.c.) sizin dediğinizin aksine ; Kafirlerin
azaplarının ebedi olduğu, ateşlerinin hiç sönmeyeceğini, yandıkça derilerinin
tazeleneceğini ve rahmetini ancak
ayetlere iman edenlere,
sakınanlara ve zekat verenlere
yazacağını buyurmaktadır!
İşte ayetler:¢
وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ
“Ve
bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana
döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise her
şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize
imân edenler için elbette yazacağım.”
( Araf suresi ayet: 156)
Okuduğumuz ayeti kerime de görüldüğü gibi Allah’ın
(c.c.) rahmeti: Yalnız iman eden,
Allah’ın (c.c.) yasaklarından ve emirlerini yerine getirmemekten sakınanlar ile zekat verenlere yazacağı bildirilmektedir. Siz bunun dışına
çıkıyor ve insanları şaşırtıyor, onlara yanlış bilgiler aktarıyorsunuz! Şu
ayetleri ibretle okuyunuz!
يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ مِنَ النَّارِ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ
“Ateşten
çıkmak isteyeceklerdir. Halbuki, onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Ve
onlar için dâimî bir azap vardır.
( Maide suresi ayet: 37)
الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى
ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى
“O
kimsedir ki: En büyük ateşe yaslanacaktır.
Sonra orada ne ölür ve ne dirilir”
( Ala suresi ayet: 12-13)
إِنَّهُ مَن يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيى
“Şüphe
yok ki, her kim Rabbine inkârcı olarak gelirse elbette ki, onun için cehennem
vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.”
( Taha suresi ayet: 74)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ
الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا
“Şüphesiz
o kimseler ki, bizim âyetlerimizi inkâr ettiler, onları elbette bir ateşe
yaslayacağız. Onların derileri her piştikçe azabı tatmaları için onları başka
deriler ile değiştireceğiz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ Azizdir, Hakimdir.”
( Nisa suresi ayet: 56)
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ
يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ
وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ
كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ
“Şu
ikisi, iki düşmandır. Rableri hakkında çekişmede bulunmuşlardır. Artık o
kimseler ki, kâfîr olmuşlardır, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir.
Başlarının üzerine de kaynar su dökülür. . Onunla karınlarındakiler ile
derileri eritilir. Onlar için demirden kamçılar da vardır. Her ne zaman ondan,
gamden çıkmak isterlerse onun içine iade edilirler ve yangın azabını tadın
denilir.”
( Hac suresi ayet: 19-22)
وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا
“Ve
Allah kime hidayet ederse işte hidayete eren o’dur ve kimi saptırırsa artık
onlar için Allah’tan başka asla yardımcılar bulamazsın ve onları kıyamet
gününde körler, dilsizler, ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşrederiz.
Onların varacakları yer, cehennemdir. Her ne zaman alev azalırsa onlar için
cehennem ateşini arttırırız.”
( İsra suresi ayet: 97)
وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“Ve
o kimseler ki kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar ateş
sâhipleridir, onlar o ateşte ebediyyen kalıcılardır.”
( Bakara suresi ayet: 39)
¥Sayın Hulusi! Bu ayetleri okuduktan sonra şimdi ne kadar hata ettiğinizi anlıyor
musunuz !
A. Hulusi Diyor
Ki;
“Muhterem kişi bil ki, Cehennem şuurun ve bedenin,
azap duyacağı, Cennet ise huzur bulacağı yerdir!.. Fakat orada ne odun
vardır, ne de kömür...
Gerçek anlamıyla Cehennem günümüz pozitif ilminin
tasdik ettiği şekilde Güneştir!..Ancak ne var ki Güneş’in Cehennem
olması gözümüzle gördüğümüz atom üstü boyutuyla değil onun ikizi olan atom altı
ışınsal boyutu itibariyledir.
Dünya tüm içindekilerle birlikte gelecekte Marsı da içine
alacak şekilde büyüyecek olan Güneşin içine gidecek ve orada buharlaşacaktır!.. Dünyadan, Cennetler diye anlatılan yıldızların bir alt
boyutundaki ışınsal alemde yer alan sonsuz zevk ortamına gidemeyenler burada
ebedi olarak Güneşin içinde hapis kalacaklardır. “ Semum” yani
zehirleyici radyasyon olarak tarif edilen güçlü güneş ışınımı insanların
manyetik-astral bedenlerinin sürekli rahatsız edip, büyük azaplar
çektirecektir. Şeytaniyet vasfıyla anlatılan cinler dahi buradadırlar ve güçsüz
insan ruhlarıyla top gibi oynarlar.”
( Ahmet Hulusi,Tecelliyat.. S:: 26)
وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَه
ُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Onlar
Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun
tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin
ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.”
(Zümer Suresi. Ayet: 67)
Sayın
Hulusi ! Dürülen göklerin içinde, cehennem dediğiniz güneş ne hale gelir hiç
düşündünüz mü !
فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ
“Bedbaht
olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır
ki.”
(Hud
Suresi. Ayet: 106)
خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
“Rabbinin
dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.
Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.”(Hud Suresi. Ayet: 107)
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
“Güneş katlanıp dürüldüğünde,”
(Tekvir
Suresi. Ayet: 1)
وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ
“Gökyüzü
sıyrılıp alındığında,”
(Tekvir Suresi. Ayet: 12)
وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ
“Cehennem
tutuşturulduğunda,”
(Tekvir
Suresi. Ayet: 13)
Sayın Hulusi! Yukarıda
gördüğümüz ayetlerde; göklerin ve
güneşin dürüleceğinden ve onüçüncü
ayette ise; halen tutuşturulmamış olan cehennemin, kıyametten sonra
tutuşturulacağından bahsedilirken, siz neye dayanarak halen yanmakta olan
güneşe cehennemdir diyebiliyorsunuz ?
A. Hulusi Diyor Ki;
“Buna karşın, mutlak Cehennem, bizim müşahedemize göre
Güneş’ tir... Ancak bu göze görünen şekli ve yapısıyla değil şu anda da mevcut
olan ışınsal ikizi itibariyledir “ Ölerek” Dünyanın ışınsal ikizine geçenler bu
durumu seyrederler
Bir süre sonra
Güneş, bugünkünün 400 katı büyüklüğü, hacme ulaşacak ve bu süreç içinde de
çevresindeki Merkür, Venüs, Dünya ve Ay’ı yutup, eritip, buhar edecek; sınırları
Mars yörüngesine ulaşan, Dünyanın 400 milyon katı büyüklüğünde, bir kızıl dev
halini alacaktır...
İşte o zaman Dünyanın çekim alanına
bağlı tüm insan “ ruhları” yani “ hologramik bedenli insanlar”,
Dünyanın çekim alanının gücünü yitirmesi sebebiyle Dünyadan kaçmak
isteyeceklerdir.
ALLAH’ a tapınma amacıyla değil;
kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle önerilmiş ibadetleri,
zikirleri yapmış olanlar, elde
ettikleri “ nur-enerji” nisbetinde Dünya üzerinden, Güneşin radyasyon
alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “ sırat” diye
anlatılmıştır; sembolik bir “ köprü-yol” tanımlaması ile!... ?
Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim
alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan ışınsal dünya yani “
berzah” aleminde yaşayan “ ruh” lar; kıyametle birlikte, ya yetersiz
enerjileri dolayısıyla dünyayla birlikte güneşin ışınsal ikizi olan “ cehennem”
in içinde yerlerini alırlar; veyahut ta kaçabilen diğer “ ruhlar”la
birlikte “ cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların ışınsal
boyutu içinde yolculuğa çıkarlar...
( Ruh insan cin, S:56-57)
Sayın Hulusi:
“ALLAH’ a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal
enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle önerilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış
olanlar,” Dünya üzerinden, Güneşin radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir”
diyorsunuz.
Önce: ”Allah rızası için yapılmayan,
cehennemden kaçmak için yapılacak ibadetleri kim önermiş hangi
kitapta ve hangi dinde var ! Bu İslam Dinine büyük bir iftira değil mi?
Ahiret’te Allah’ın iradesi, kudreti, melekleri
yok mu ki, insanlar kendi başlarına kaçsın? Nereye , nasıl kimden kaçsın? Yerde
ve göklerde yaşayanlar,Allah’ın (c.c.) huzuruna tek tek getirilmeyecekler mi?
Ne kadar gülünç bir iddiada bulunuyorsunuz
!
İşte Fatiha suresi:
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
Hamd; âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olup Cezâ gününün
sâhibi olan Allah Teâlâ'ya mahsustur.( Ey Allah'ım) yalnız sana ibâdet
ederiz ve ancak senden yardım dileriz. Bizleri doğru yola ilet, O
kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve
sapmışların yoluna değil!”
( Fatiha
suresi ayet: 1-7)
İşte diğer ayetler:
وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ
“ O küfredenler, bölükler halinde
cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri
onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı
ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. "Evet geldi" derler ama,
azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur.”
(Zümer Suresi. ayet: 71)
Sayın Hulusi! Bu okuduğumuz ayette bildirilen
kapılar, sizin cehennem dediğiniz
güneşin acaba hangi kısmındadır !
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“Bugün onların ağızları üzerine mühür basarız
ve bize elleri söyler ve neler kazanır olduklarına dâir ayakları şahitlikte
bulunur.”
(Yasin Suresi.ayet : 65)
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
“Ve hatırla -o günü ki- dağları yürütürüz ve yeri apaçık görürsün. Ve
onları haşretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir. .(Kehf Suresi. Ayet: 47)
وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا
“ Ve Rabbine bir saf
olarak arz edilmişlerdir. Muhakkak ki, siz, kendinizi ilk defa yarattığımız
gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır.. Siz iddia etmiş idiniz ki, sizin için hiçbir
mevid tayin etmiyeceğiz”
.(Kehf
Suresi. Ayet: 48)
وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا
”Ve kitap -amel
defterleri meydana- konmuştur. Artık günahkarları onda olanlardan dolayı korkar
kimseler görürsün ve derler ki: Eyvah bizlere!. Bu kitaba ne oluyor ki: Küçük,
büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş!. Ve yapmış oldukları
şeyleri hazır buldular ve Rabbin hiçbir kimseye zulm etmez”.(Kehf Suresi. Ayet:
49)
Sayın Hulusi! Hani siz: “Sizlerden
kimse hesap sormaz. İbadetler kimsenin gönlünü hoş etmek için değil ; cehennem
olan güneşin çekiminden kurtulabilmek
amacıyla ruhu kuvvetlendirmek içindir” diyordunuz. İnsanların
ağızlarına mühür basılacağından hiç bahsetmiyor; herkesi başıboş gibi
gösteriyordunuz. Halen aynı görüşte misiniz acaba?
A.Hulusi Diyor ki:
“ Zebani”lere gelince...
Bilelim ki, her ortamın kendine has canlı türleri
vardır!..
Her gezegenin ve yıldızın, kendisine has canlı bilinçli
birimleri var olduğu gibi; evrenin farklı boyutlarının oluşturduğu değişik
katmanların dahi, farklı canlı türleri vardır; ve bütün bunlar hep bilinçli
varlıklardır!.. İşte bunların hepsi birden Din terminolojisinde sadece “
melek” kelimesiyle tanımlanmıştır... ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu, S:146-147)
Her neyse!..
İşte, Güneşin içinde yaşamını sürdürmekte olan canlılara, bilinçli varlıklara da Kur’an-ı Kerim de “
zebani” denmiştir.
Bunlar bir tür “ melek” lerdir!.. “ NUR” yapılı
olmaları; ve o ortam içinde meydana gelmeleri sebebiyle, diğer ortamlardan
oraya girecek varlıklara GÖRE çok zor olan şartlara rağmen; içinde bulundukları
şartlardan hiç etkilenmeden; tıpkı bizim yaşayamadığımız su ortamında
balıkların yaşaması gibi; Güneşin çok yüksek radyasyon ortamında doğal
hayatlarını sürdürmektedirler.
Çok iri bedenleri ve dışarıdan o ortama gireceklere göre
de, çok seri hareket kabiliyetleri mevcuttur!.. Balığın suyu yutup suyu
çıkarması gibi, onlar da “ ATEŞ” YERLER VE “ ATEŞ” ÇIKARIRLAR!..
Oraya gidecek olan gerek insten gerek cinden tüm canlılarla top gibi oynarlar, “
aklınız olsaydı buraya düşmezdiniz, sizi uyaranlar gelmedi mi? ” derler...
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu
S:147-148)
Sayın Hulusi:
Yukarıdaki satırlarınızda; zebaniler aslında melektirler , onlar ateşin
içinde “ ateş yer ve ateş çıkarırlar” diyorsunuz. Meleklerde:
Erkeklik dişilik, doğmak,doğurmak,ölmek, yorgunluk, uyumak olmadığı gibi yemek içmek de olmadığını
bile bile yine birçok yanlışlarla kurgu film mi yazıyorsunuz...!
İkinci olarak yukarıdan beri cehennemin GÜNEŞ olduğunu
söylüyor ve bu istikamette yorumlar üretiyorsunuz! Hayret yoksa haşa mahşerde
divanı siz mi kurup cenneti, cehennemi siz mi tanzim edeceksiniz? Zaten
kitaplarınızda zebaniden başka hiçbir görevli melekten bahsetmiyor, her şeyi
başı boş bırakıyorsunuz ; kaçanlar güneşin çekiminden, yani cehennemden kurtulacak
diyorsunuz.! Sayın Hulusi ne olur biraz kendinize gelin! Kur’an’a aykırı
davranış ve iddialardan vazgeçin. Huzuru İlahide perişan olur; bahsetmediğiniz
sorgu meleklerinden yakanızı kurtaramazsınız! Yani hesaptan ve cehennemden kaçamazsınız.
Sayın Hulusi ! Kur’an’ı Kerim; cehennemin halen tutuşturulmamış olduğunu, kıyamet koptuğunda
tutuşturulacağını bildirirken; Siz bu ayetlerin aksine halen yanmakta olan
güneşe nasıl cehennem diyebiliyor, Kuran ayetlerine ters düşüyorsunuz !
Cehennemin tutuşturulduğu zamanda, güneşin katlanmış
olduğu ve göklerin sıyrıldığını bildiren Tekvir suresinin, ilgili ayetlerini
tekrar okuyalım.
İşte
ayetler:
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
“ Güneş katlanıp
dürüldüğünde,” (Tekvir
Suresi. Ayet: 1)
وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ
“ Gökyüzü sıyrılıp
alındığında,” (Tekvir
Suresi. Ayet: 11)
وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ
“ Cehennem tutuşturulduğunda,” (Tekvir Suresi. Ayet: 12)
وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ
“
Ve Cennet yaklaştırıldığı zaman.
(Tekvir Suresi. Ayet:13)
فَادْخُلُواْ أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ
“ Artık giriniz,
cehennemin kapılarına, içinde ebedî olarak kalmak üzere. Artık
kibirlenenlerin yurdu ne kadar fena!”.
(Nahl Suresi. Ayet :29)
وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
”Ve
-müşrikler- Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Ve kıyamet günü yeryüzü
toptan O'nun tasarrufundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüşlerdir.
O ortak koştukları şeylerden uzaktır, ve yücedir.” (Zümer Suresi. Ayet:
67)
¤
وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Ve yer Rab'binin nuruyla parlamaya başlamıştır ve kitap
-meydana- konulmuştur. Ve Peygamberler ve şahitler getirilmiştir ve onların
aralarında hak ile hükmolunmuştur ve onlar hiç zulme uğramazlar. “(Zümer Suresi. Ayet:
69)
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ
“Ve
her nefs, ne yapmış ise kendisine -karşılığı- ödenmiştir ve O -Hikmet Sahibi
Yaratıcı- ne yaptıklarını çok iyi bilendir.” (Zümer Suresi. Ayet: 70)
وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ
“Ve
kâfir olanlar, bölük bölük cehenneme sürülmüşlerdir. Oraya geldikleri
zaman, kapıları açılıverdi ve onlara bekçileri dedi ki: Size
içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve size bugüne kavuşacağınızı ihtar eden
Peygamberler gelmedi mi?. Dediler ki: Evet. Fakat azap kelimesi, kâfirler üzerine
hak oldu.
(Zümer Suresi. Ayet: 71)
قِيلَ ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ
”Denildi
ki: Cehennemin kapılarına içinde ebediyyen kalmak üzere giriniz. Artık
böbürlenenlerin yeri ne kötü!. “(Zümer Suresi. Ayet:72)
وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ
“
Ve Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise cennete bölük bölük sevk edildi. Oraya
gelip kapılar açıldığında bekçileri onlara dedi ki: Selâm size, tertemiz
geldiniz. Artık buraya ebedîyyen kalıcılar olmak üzere giriniz”(Zümer Suresi. Ayet:
73)
Bu ayeti kerimede ise; İddia edildiği gibi cennete;
cehennemden kaçarak değil; tam aksine melekler tarafından sevk edileceği
ve de kapılarından girileceği bildirilmektedir.
A. Hulusi Diyor Ki;
“DİN”
kelimesinin anlamlarından biri “yapılan işlerin karşılığına ermek” olarak
anlaşılabilir...Ayrıca “Kesin itaat ve boyun eğme”manâsına da
gelir... Fark edersek eğer, her iki anlam da, her an geçerli olan
vâkıadır; gelecekte bir zamanda oluşacak bir olay değil!..
Ama “Din”,
“kıyamet” demek de değildir!..
Bu gerçeğe rağmen
her an içinde yapılan tüm
işlerin karşılığı –oluşmuyormuş-
verilmiyormuş gibi anlaşılması
yüzünden; hayallerde , son bir gün düşünülmüş ve “o son günde herkes yaptıklarının karşılığını alacaktır”, sanılmıştır!.. ( Ahmet Hulusi, Hz.Muhammed Neyi Okudu.
S:153)
Sayın Hulusi! Aynı bilgisizce yanlışlıkları,Kur’an’a ters
düşmeleri bu konuda da yapıyorsunuz. Bu
okuyacağınız ayetleri hiç görmediniz mi !
İşte ayetler:
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
“Ve dediler ki: Ey Rabb’imiz!. Bizim için amel defterimizi hesap gününden evvel çabukça ver.” (Sad Suresi . ayet: 16)
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
“Ey
Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar
arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan
şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap
gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.”
(Sad Suresi . ayet: 26)
هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
“İşte
hesap günü için size va'dedilen şeyler bunlardır -denilecektir-.”
(Sad Suresi . ayet: 53)
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ
“Ve
derler ki: Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz ne vakit bu vâd? Deki: Sizin
için vaad edilmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve
ne de ileri geçebilirsiniz.”
(Sebe Suresi.ayet: 29-30)
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ
“Sûr'a
üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür.”
(Kaf
Suresi.ayet:20)
وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ
“Herkes,
yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir “
( Kaf Suresi.ayet: 21)
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَـذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ
“ Ey cin ve insan
topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair
sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: "Kendi aleyhimize şahitlik
ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine
şahitlik ettiler “
(Enam
Suresi.ayet130)
لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
“ (Sakınanlar) En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz.
Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu)
gününüzdür”.(Enbiya
Suresi.ayet: 103)
فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“ (O gün onlara şöyle
diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu
bizde sizi unttuk;yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın””
(Secde Suresi. Ayet:14)
وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنسَاكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا وَمَأْوَاكُمْ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّاصِرِينَ
“ Denilir ki: Bu güne
kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir,
yardımcılarınız da yoktur!”
(Casiye
Suresi. Ayet:34)
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ
“ Nihayet Sûr'a
üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine
giderler.”(Yasin Suresi.
Ayet: 51)
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَن بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
“(İşte o zaman:)
Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vâdettiğidir. Peygamberler
gerçekten doğru söylemişler! derler. “.(Yasin Suresi. Ayet: 52)
إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ
” Olan müthiş bir
sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar. “.(Yasin Suresi. Ayet: 53)
Sayın Hulusi, Yukarıdaki
okuduğumuz ayetlerle, bu konu da açıklanmış oldu.
A. Hulusi Diyor Ki;
Zaten daha dar kapsamlı
olarak, insan ve cinlerin dahi
kulluk etmek için yaradılmış olduklarına da şu ayet işaret etmektedir:
CİNLERİ VE İNSANLARI SADECE KULLU
ĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM!...
(51/58)
Kulluğu yerine getirmeleri için yaratılmış olanların; o
gayeye yönelik olarak yaratılmış olanların , bu kulluğu ifâ etmemeleri acaba mümkün olabilir mi?
( Ahmet Hulusi,, Hz.Muhammed Neyi Okudu.
S:159)
Sayın Hulusi ! Yukarıdaki sözünüz doğru ise: Cehennem
niçin yaratıldı ? O ateşte kimler niçin yanacak? Bu sözleri nasıl söyleyebiliyorsunuz ?!
A. Hulusi Diyor Ki;
“Böylesine geniş kapsamlı
ve tüm varolmuşları içine alan manaları ihtiva eden ayetlerin anlamının ; son derece dar sahada ,
“namaz kılan kişinin rabbine kulluk
itirafında bulunması ve ondan yardım
istemesi” şeklinde anlaşılması Kuran-ı Kerim ’in “evrensel sistemi açıklayan kitap”
oluşuna uygun düşmemektedir müşahademiz e göre... (Ahmet Hulusi .Hz.Muhammed Neyi
Okudu.S:160)
Sayın Hulusi !
Önce Fatiha Suresini buraya alıyorum beraber okuyalım :¡
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
¢¤1. Rahman ve
Rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).
2. Hamd; âlemlerin
Rabbi, 3. Rahman ve Rahim olup
4. Cezâ gününün sâhibi
olan Allah Teâlâ'ya mahsustur.
5.
(Ey Allah'ım) Yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.
6.
Bizleri doğru yola ilet,
7.
O kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların
ve sapmışların yoluna değil!
Sayın Hulusi! Her
namazda okunması emredilen Fatiha Suresi
için:
“namaz kılan kişinin rabbine kulluk itirafında bulunması ve ondan yardım istemesi” şeklinde anlaşılması Kuran-ı Kerim ’in “evrensel sistemi açıklayan kitap”
oluşuna uygun düşmemektedir müşahedemize göre...“
diyorsunuz. Cenabı
Allah(c.c.) Kur’anı Kerim’in en başında: Her namazda bana bu şekilde hitab edin
ve benden bu şekilde yardım isteyin buyururken ; siz bu emri nasıl beğenmez ve
yadırgarsınız! Günah olmuyor mu! En azından; şu ayeti kerimeyi
inkar mı ediyorsunuz ?
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Ey iman edenler!
Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle
beraberdir”. (Bakara
Suresi. Ayet: 153)
A. Hulusi Diyor Ki;
“Bu arada şu soru
akla gelebilir...
Bütün varlıklar yaradılış gayelerine hizmet eder bir
biçimde yaşam sürerek “kulluk”ediyorlarsa; bu durumda bizim “İbadet”lerimizin
anlamı ne?.. Neden ibadet edelim?..Biz Allah’a tapmak için namaz kılmıyor muyuz
? İbadet etmedikleri için cehenneme
gitmiyorlar mı ?
Önce “kulluk” kavramının iki anlamına işaret edelim
...
Birinci manada “kulluk”geniş kapsamlı ve “mutlakıyet “ifade eder
şekliyledir...Bu gerçek anlama , yukarıda işaret ettiğimiz ayetler toplu olarak
değerlendirildiğinde kavuşmaktayız...
Bu manada “kulluk”evrensel sistem içindeki tüm
yaradılmışların,
“mutlak kulluk”
için varedilmiş oldukları ve her an da buna devam
ettiklerini açıklama sadedindedir...
-“CİNLERİ
VE İNSANLARI SADECE KUL LUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM...”(51-58)
şeklindeki Kur’an
hükmü buna işaret eder. Buna “fıtri
kulluk “da denir!.
İkinci manada izafi
–göresel “kulluk”ise, bireyin “Rabbi olan Allah’ı
farketmesi O’na kulluk için var
olduğunu ve bu görevi yaptığını kavraması ve nihayet bu halinin devamı için de
her an gene
ALLAH’ a muhtaç olduğunu hissetmesidir...” Ki bu da “ göresel”
anlamda,
“ bireysel kulluktur...”
“ALLAH”’ a
“ tapınma”
konusuna gelince...
“
TAPINMA”,
asırlardır, çeşitli toplumların şuursuz bir biçimde putlarına,
Tanrılarına yaptıkları saygı, yakarış gibi davranışları tarif için kullanılan
bir kelimedir... Asla
“ kulluk”
diye çevirdiğimiz “ ibadet”
kelimesinin manasını ifade
etmez ve
“
ibadet” kelimesini
Türkçeleştiriyorum diye
“ tapınma”
kelimesini kullanmak, oldukça önemli bir hatadır!..
Kullanan kişinin Türkçe bilgisinin yetersizliğine verilir!..
Diğer taraftan,
-“
CİNLERİ ve İNSANLARI SADECE KULLUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM...”
(51/58)
Ayetinde geçen “ ibadet”
yani “ KULLUK”
kelimesinin İbn-i Abbas R.Anh.
tarafından
“ liya’rifun”
diye yorumlandığı ve ayetin böyle anlaşılması
gerektiği yaygın olarak bilinen bir husustur...
Şayet, “ liya’bidun”
kelimesini bu manada anlayacak
olursak ve
“ iyyake’nabubu” ifadesindeki “ kulluğun”
da “ irfan”
manasına işaret ettiğini düşünürsek; o
takdirde şöyle bir anlam ile karşılaşırız:
“Alemlerin
Rabbi olan ALLAH ’ın bizim Rabbimiz olduğunun bilinciyle, her an O’nun varlıkta
tasarrufunu seyretmekte olduğumuzu itiraf eder ve bu bilinçli kulluğumuzun
devamı için de o’ndan yardım bekleriz”...
Peki biz ibadetlerimizle
Cennete gitmeyecek miyiz, bunun için ibadet etmiyor muyuz?
İşte tamamıyla asılsız bir
kabulleniş daha!.. Hiç kimse ibadet ettiği için Cennete girmez!..
Çok bilinen bir hadisi
şerifinde Hazreti
Resulullah
(s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur:
--“ Hiç
kimse ameliyle Cennete gidemez”... ( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:161-163)
“ İBADET”
e gelince... Esas itibariyle “ itaat” manasınadır... Gerekçe sormasızın,
mükemmel bir şekilde görevi yerine getirme, anlamını ifade eder... Esasen
herkes, varoluşunun gereğini otomatik olarak ve mükemmel bir şekilde yerine
getirmektedir... Yani kulluğun ifa etmektedir...
( Ahmet Hulusi ,Hz.Muhammed Neyi Okudu
.S:-166)
Sayın Hulusi! Şu söylediklerinize gerçekten siz inanıyor
musunuz ? Yani herkes Önce yaratıcısına, sonra da insanlığa karşı vazifelerini
yapıyorlar mı? Cuma günleri bir İslam memleketi olan ülkemizde , cuma namazı
için dükkanların yüzde kaçı kapanıyor? Kaldı ki siz tüm varlıkları ve tüm
insanları kaydediyorsunuz, dünya nüfusunun çoğunluğunun Çinliler gibi ateist, Hintliler ve diğerleri gibi müşrik olduklarını bilmiyor
musunuz? Ve;
“cinleri ve insanları yaratmadım, ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım” ayetini bildiğiniz
halde insanları niçin aldatıyorsunuz ? Bu
konuyla ilgili ayeti kerimeleri beraber okuyalım:
İşte ayetler:
بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ
“Hayır.. Yalnız
Allah'a ibadet et. Ve şükr edenlerden ol.” (Zümer Suresi. Ayet:66)
“(Ey Allah'ım) yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden
yardım dileriz.” ( Fatiha
suresi ayet: 5)
فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“ Fakat tevbe eder,
namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen
bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. “(Tevbe Suresi. Ayet: 11)
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey insanlar! Sizi ve
sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz ki sakınmış olasınız.”
( Bakara suresi ayet: 21)
“Ve cinleri ve
insanları yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye -yarattım.”
(Zariyat Suresi.ayet: 56)
وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
“Ve Allah Teâlâ'ya
ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak
koşmayınız. Ve anaya, babaya iyilik ediniz. Ve akrabalara ve yetimlere ve
yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu
olana ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna -da iyilik ediniz- şüphe yok ki, Allah
Teâlâ kendini beğenen, böbürlenip duranları sevmez.”
( Nisa suresi ayet: 36)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ
“Ve senden evvel
hiçbir Peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik. Muhakkak ki,
benden başka ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz.”
( Enbiya suresi ayet: 25)
Sayın Hulusi ! Uzun uzun
sözler söyleyerek “İBADET” kelimesi
için:
“ İBADET”
e gelince... Esas itibariyle “ itaat” manasınadır... Gerekçe sormasızın,
mükemmel bir şekilde görevi yerine getirme, anlamını ifade eder... Esasen
herkes, varoluşunun gereğini otomatik olarak ve mükemmel bir şekilde yerine
getirmektedir... Yani kulluğun ifa etmektedir...
( Ahmet Hulusi Hz.Muhammed Neyi Okudu S:-166)
diyorsunuz.
Bakınız, bu büyük yanlışı da Enbiya Suresinin okuyacağımız
73. ayeti nasıl düzeltiyor :
وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ
= “Ve onları imamlar kıldık ki, bizim emrimizle hidayet
rehberi bulunurlar ve onlara hayırlı işleri yapmayı, namaz kılmayı, zekât
vermeyi vahyettik ve bize ibadet edenler oldular.”
( Enbiya suresi ayet: 73)
Burdan şunu öğreniyoruz ki; “İBADET” ayette
bildirildiği üzere; Namaz kılmak ,zekat vermek gibi; Kur’an’ı
Kerimde yapılması istenen: Oruç,
hac ve saire, bütün emirleri yerine
getirmek ve haramlardan, yasaklardan
sakınmaktır.
A. Hulusi Diyor Ki;
“DE Kİ: HEPSİ PROGRAMLARINA (Şakül lerine) GÖRE
HAREKETLERDE BULUNURLAR...”
(17/84) Buyruğu her
şeyi ortaya koymaktadır...
Bundan Sonra haddimize değildir ki, herhangi bir
yaradılmışı suçlayalım veya itham edelim...
Başarı, alemlerin Rabbı olan ALLAH’ tandır.
(Ahmet
Hulusi.Tecelliyat, S: 12)
Sayın Hulusi! Yukarıdaki satırlarınızda: “Bundan
Sonra haddimize değildir ki, herhangi bir yaradılmışı suçlayalım veya itham edelim...”diyorsunuz
Allah’a (c.c.) inanmayan, itaat etmeyen kulları; Bizzat Hz.Allah ve Resulullah
kınamıyorlar mı? Cehennemle tehdid etmiyorlar mı? İyi de, birçok yerlerde sizin“ Aklı
kıtlar” diye tenkid ettiğiniz guruplar kimler? Bizzat okurlarınıza kullandığınız ağır ifadeler neden ! İşte örnekler:
“Belki gökteki
bir Tanrı seni cezalandırmayacak; ama gittiğin ortamda, çok kuvvetsiz olduğun
için, o ortamın yaşam koşulları içinde perişan olacaksın!.
Bundan
seni ne Ahmet Hulusi kurtarabilir; ne de bir başkası!.
Çünkü
sen dünyada, şefaat olarak Allah resulünden gelip sana ulaşan ilmi, inkar
anlamına gelen yaşam biçimini seçtin!.
Defalarca
söyledik ve yazdık ki; “ salât” , “ oruç”, “ hac” ve diğer teklif edilenler,
hep senin kendini geliştirmen içindir; yukarıdaki bir Tanrı’nın gönlünü alman
için değil!.” (Ahmet hulusi dini yanlış algılama S.234-235)
A.Hulusi
diyor ki:
“Anlayışı
sınırlı ve anlayışı kıt bazı tanıdıklara ve sistemin seslenişi yazıları ile
diğer yayınlardaki bir kısım açıklamaları yanlış yorumlayanlara, son bir uyarı
da bulunmak istiyorum.
Biz,
Allah’ın lütfu ihsanı, inayetiyle, bu güne kadar çeşitli zatlar tarafından
yapılmış açıklamalara ilaveten, bu güne kadar hiç değinilmemiş bir kısım konulara
değindik.
Bu
güne kadar söylenmemiş bazı şeyleri söyledik..
Bu
güne kadar açıklanmamış bazı sırlara işaret ettik...
Kur’an
ayetlerinin işaret ettiği, bu güne kadar üzerinde durulmamış bazı deruni
muhtevalarına temas ettik...
Takdirimizdeki
kadarıyla bunları ele alıp; ortamın ve insanlık bilgisinin kaldırabileceği
nispette açıklamalar yaptık...
Ne
var ki...
Bazı
anlayışı sınırlı ve anlayışı kıt insanlar bütün bunlardan yanlış hükümler
çıkardılar!.
Adeta
ibahaya sapacak oldular!.
Bilgi
yüklü bilgisayarlara döndüler yazdıklarımızı ezberleyip!.
Sistemi
açıklamaya çalıştık; “ sistemi fark ettiklerini söyleyip”; sonra da sisteme
kafa tutup, savaş açan bir zihniyet içine girdiler!.
Silindirin
önünde durmayın, ezer geçer; dedik; “silindirin ezip geçeceğini fark ettik”,
deyip; silindirin önüne uzandılar!!!
“
Ateş yakar, acıma duygusu yoktur ateşin; su boğar” dedik... “ anladık, fark
ettik ateşin yakacağını, suyun boğacağını”, deyip; içine atladılar ateşin,
suyun, güya sistemi anlamış (!?) olarak!.
Yuh
olsun!.
Bu
ne anlayış?
Bu
ne gaflet!.
Bu
ne ters kavrayış!.
Akılla
yaşadığını söyleyen güya hesap-kitap adamları, nasıl bu kadar akılsız
olabiliyorlar!.
Sanırım
bu da bir tür ters mucize!?
Tüm
yayınlarımda, Allah resulünün “ ikra=oku” yup bildirdiği “ din” i=sistemi bir
kere daha açıklamaya çalıştım...
“
Salât” ın batın boyutuna işaret ettim; ancak bütün batını yaşamların bedensel
beyin çalışmalarıyla birlikte değerlendirilebileceğini defalarca anlattım!
Ayrıca,
bedensel boyutuyla “ salât” ın yeterli olmayacağını, gönül=şuur yanının
yaşanmasının da şart olduğunu anlatmaya çalıştım... bunu ters anlayıp, “ beş vakit
salât” ın bedensel yanını rafa kaldırdılar bazıları!.
(Ahmet hulusi.
Dini Yanlış Algılama, S.231-233)
Bu sözleriniz birbiri ile çelişmiyor mu ?
Hani kimseye karışmak kimin haddine diyordunuz !
Sayın Hulusi;
sık sık keşfinizden bahsediyor ve
insanları bindörtyüz senedir geleduran batıl inançlarından kurtarmak için bu
güne kadar açılmamış Kur’ani gerçekleri açıklamak için geldiğinizi söylüyorsunuz.
Ayrıca; herkes yaratıldığı doğrultuda yaşayacağı için de; hiç kimsenin
yaptığından dolayı kınanamayacağını savunuyorsunuz. Şimdi ne oldu da:
Aydınlattığınız, eğittiğiniz binlerce okurunuz namazı ve diğer ibadetleri
terk etti diye: Onlara akılsızlar, aklı kıtlar diyorsunuz! Hani :
Allah, ötede bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi
kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, “ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır.
Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla,
sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur. (Ahmet hulusi. Dini Yanlış
Algılama,S.41) diyordunuz.Ne ne
oldu? Tanrıdan başka bir şey yoksa bu
aklı kıtlar kimler ve neyler! Demek ki ; her şeyi yoktan
vareden Allah (c.c.) var, bir de yarattıkları her şey var. Bizler de O’nun
kullarından birileriyiz.
Sayın Hulusi;
halk arasında güzel bir söz var: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.”
derler. Siz bu hatayı binlerce
okuyucularınıza yükleyeceğinize biraz da öz eleştiri yapsanız daha güzel olmaz
mı ? Bakın bu ayetlerden kendimize düşeni alalım:
وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar
ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve
cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”
(Nisa sûresi âyet:115)
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine
verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de
alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye
kadirsin.” (Al-i İmran
Suresi. Ayet: 26)
اللّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ
“O
Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı
kâfirlerin vay haline!”
(İbrahim
Suresi.Ayet: 2)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز
ُ الْحَكِيمُ
“
(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi
kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de
doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.”
(İbrahim Suresi:Ayet: 4)
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
“Andolsun
ki, cinler ve insanlardan çoklarını cehennem için yarattık. Onların kalbleri
vardır, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır , onlar ile göremezler
ve onların kulakları vardır, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler,
belki onlar daha sapıktırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.”(Araf Suresi.ayet :179)
إِنَّ شَرَّ الدَّوَابَّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ
“Şüphesiz
Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir”.(Enfal Suresi. Ayet: 22)
وَلَوْ عَلِمَ اللّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَّأسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ
“ Allah onlarda bir
hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar
yüz çevirerek dönerlerdi “
(
Enfal Suresi.ayet: 23)
إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
“ Allah katında,
yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler”.(Enfal Suresi.ayet: 55)
لِلَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُواْ لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لاَفْتَدَوْاْ بِهِ أُوْلَـئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
“İşte Rablerinin
emrine uyanlar için en güzel (mükâfat) vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer
yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında bir misli daha kendilerinin olsa,
(kurtulmak için) onu mutlaka feda ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü
onlaradır. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır! “
(Rad Suresi. Ayet: 18)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ أُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
“Gerçekten, inkâr edip
kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu
altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır;
hiç yardımcıları da yoktur.”
(Al-i İmran Suresi. Ayet:91)
A. Hulusi Diyor Ki;
“ BİZ DÜNYANIN SEMAINI YILDIZLARLA DONATTIK VE BÜTÜN
AZGIN ŞEYTANLARDAN KORUDUK...”
( 37/6-7)
Bilenler, idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık
şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış,
cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir. Allah dostlarından, korunmuşlardan olmuşlardır... (
Ahmet Hulusi Tecelliyat S: 46)
Sayın Hulusi! Yine bilmeden neler söylüyorsunuz! Haşa
peygamber gibi, insanlara vaatlerde
bulunuyorsunuz. Allah’ın Resulü Hz.
Muhammed ancak on kişiyi cennetle müjdelemişti, Siz ne cesaretle: “Bilenler,
idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat
duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı
mertebelere yerleşmişlerdir” diyorsunuz ?
Onlar kimlerdir! Neyi bilmiş, neyi idrak etmişlerdir.
Cinlerin dahi ulaşamayacakları mertebelerde yerleşmiş olarak onları gördünüz mü
? O mertebelerin sözlükte yeri var mı ? Yerleşmişlerdir derken elinizle yerleştirmiş
gibi olmuyor musunuz !
Sayın Hulusi! Hz. İsa hariç; her doğan çocuğa bir melek,
bir de cin yani şeytan verildiğini; yine peygamberler dahil ,her insanın bir
şeytanı olduğunu; Ayşe annemizin, hadisinden biliyoruz. Ancak yalnız Peygamberimiz
Efendimiz “Benim şeytanım bana teslim oldu, bana zarar vermiyor”
buyurmaktadır.İşte Hadis:
وَعَنْ
عَائِشَةَ
رَضِيَ
اللّهُ
عَنْها: ]أنَّ
رسولَ اللّهِ
#: خَرََجَ
مِنْ عِنْدِنَا
لَيًْ.
قَالَتْ:
فَغِرْتُ
عَلَيْهِ أنْ
يَكُونَ أتَى
بَعْضَ
نِسَائِهِ،
فَجَاءَ
فَرَأى مَا
أصْنَعُ.
فَقَالَ:
أغِرْتِ. فَقُلْتُ:
وَمَا
لِمِثْلِى َ
يَغَارُ عَلى
مِثْلِكَ؟
فقَالَ #:
لَقَدْ
جَاءَكِ
شَيْطانُكِ.
قُلْتُ:
أوْمَعِى
شَيْطَانٌ؟
قَالَ: لَيْسَ
أحَدٌ إَّ
وَمَعَهُ
شَيْطانٌ.
قُلْتُ:
وَمَعَكَ؟
قَالَ:
نَعَمْ.
وَلكِنْ
أعَانِى
اللّهُ عَلَيْهِ
فَأسْلَمَ[.
أخرجه مسلم
والنسائي.قوله:
»فَأسْلَمَ«
أى إنقاد
وأذْعَنَ
وَصَارَ طَوْعاً
فَ َيَكَادُ
يَعْرِضُ لى
بِمَا َ أُرِيدُهُ،
وَلَيسَ مِنَ
ا“سَْمِ
الَّذِى هُوَ
بِمَعْنى
ا“يمان .
(4309)- Hz. Âişe (radıyallahü anhâ) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde)
hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve: "Kıskandın mı yoksa?" dedi. Ben de:
"Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm:"Sana
yine şeytanın gelmiş olmalı" dedi.
Ben:"Benim şeytanım mı var?" dedim."Şeytanı olmayan kimse yoktur" dedi."Senin de var mı?"dedim."Evet, ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da müslüman oldu!" buyurdu."
[Müslim, Münafikun 70, (2815); Nesâî, İşretü'n-Nisâ 4,(7, 72).]
Sayın Hulusi ! ilk insan ve atamız olan Hz.Adem “Allemel esma” olarak; ilmi
imtihanda meleklerden üstün gelmiş ve “isimleri öğreten” ünvanını almamış mıydı
ve de melekler O’na saygı secdesi yapmamışlar mıydı? Sonra şeytan O’na ve Havva annemize yasak meyveyi yedirerek
cennetten çıkmalarına sebep olmamış mıydı? Hz. Adem; sizin bilenler, idrak
sahipleri dediğiniz kimseler kadar bilmiyor muydu! Meleklerden üstün geldiği ;
bütün melekler kendisine ,Allah’ın emriyle secde ettikleri halde!
İşte ayetler:
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Ve
-Allahu Teâlâ- bütün eşyanın isimlerini Adem'e bildirdi. Sonra da bu eşyayı
meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru
söylüyor iseniz, diye buyurdu.”(Bakara
Suresi. Ayet 31)
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
”
Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim
bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin.” (Bakara Suresi. Ayet 32)
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْض
ِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
“ Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere
haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki;
Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini
bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.”
(Bakara
Suresi. Ayet 33)
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ
“Hani biz meleklere demiştik ki Adem'e secde ediniz.
Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve
kâfirlerden olmuştu.”
(Bakara Suresi. Ayet 34)
وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِن
َ الْظَّالِمِينَ
“Ve biz demiştik ki ey Adem! Sen ve eşin şu cennette
oturun. Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca
yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.”
(Bakara
Suresi. Ayet 35)
فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْض
ِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
“İmdi şeytan, Adem ile Havva'yı cennetten kaydırdı,
oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: Bâzınız bâzınıza
düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz, sizin için yer yüzünde bir vakte kadar
bir ikametgâh ve bir nasip vardır.” (Bakara Suresi. Ayet 36)
Hz. Ademin durumunu gördükten sonra; Peygamberimiz Efendimizin,”O
insanların en mükerremidir; çünkü, peygamber oğlu, peygamber oğlu peygamberdir”
buyurduğu Hz.Yusuf ‘un ifadesine bakalım:
وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Yusuf: Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum.
Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka.
Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”
(Yusuf
suresi.ayet.53)
Yusuf
aleyhisselam ; nefsi böyle tarif ederek Allah’a sığınırken:
Kendi
şahsi şeytanını İslam eden Resulullah Efendimize, tüm şeytanlardan O’nu koruması
için ; Rabbimiz şöyle buyuruyor:
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Ve şâyet seni şeytan
tarafından bir vesvese -bu affedici muameleden- çevirmek isterse hemen Allah'a
sığın. Şüphe yok ki, O'dur -her şeyi gerçekten- işiten, bilen O'dur.”(Fussilet Suresi. Ayet :36)
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
“Ve de ki: Yarabbi!.
Ben şeytanların vesveselerinden sana
sığınırım!.(Müminun
Suresi.ayet :97)
وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
“Ve yarabbi!, sana
sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden.” (Müminun Suresi.ayet :98)
Başka konularda ise: O’nun şahsında şeytanların
tehlikesini şöyle anlatıyor Rabbimiz:
وَإِن كَادُواْ لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذًا لاَّتَّخَذُوكَ خَلِيلاً
“ Müşrikler, sana
vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni,
nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan
dost kabul edeceklerdi. (İsra
:Suresi.ayet:73)
وَلَوْلاَ أَن ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدتَّ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلاً
“ Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” (İsra :Suresi.ayet:74)
Sayın Hulusi, alemlere rahmet
olarak gönderilen ve tüm insanlığın efendisi olan: Resulullah Efendimize;
Katiyyen şeytanın şerrinden emin olmaması bildirilirken, tekrar ediyorum siz
nasıl:
£“Bilenler,
idrak ehli yıldızlar misalidir... Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından,
kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere
yerleşmişlerdir” diyebiliyorsunuz !
A. Hulusi Diyor Ki;
“Mesela Azrail isimli, canlıların “ ölüm” üne vesile olan
melek... sorulur... tek midir, çok mudur?... bir anda sayısız canlıyı nasıl
öldürür?...
Bunu basit bir misal ile açıklamaya çalışayım... Uranüs’e
gitmekte olan gök aracı, NASA merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile
yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır...
Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA
merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...
İşte, Azrail isimli melek te yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki
bir tür kontağı etkilemekte ve “ ölüm” denilen beynin durmasını
oluşturmaktadır..”.
( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:25)
Sayın Hulusi! Azrail aleyhisselam hakkında da yanlış
yorumlar yapmış; yanlış bilgiler vermişsiniz. Çünkü işin kolayına gitmiş bu
konudaki ayetleri araştırmamışsınız.; Daha önceki tarihlerde de bu çeşit sorulara yanlış cevaplar verilmiş.
Bir anda tek başına Hz. Azrail dünyanın her köşesindeki insanların canlarını
nasıl alabiliyor şeklindeki bir soruya : Bir şehrin her tarafındaki
elektrikleri; ana santraldaki bir kolu indirmekle nasıl hepsini birden
söndürmek mümkün oluyor ise ; Hz.Azrail de o şekilde birçok ruhları bir anda alabilir demişler.
Tabii bu cevap da sizinki kadar yanlış.
İşin doğrusu: İlerideki ayeti kerimelerde okuyacağımız
gibi sayısız insanları korumakla görevli melekler vardır. Bunlar hayatımız
devam ettiği müddetçe bizleri korurlar; fakat ecel gelince bir saniye geciktirmeden
ruhlarımızı alırlar. Bu konuyla ilgili ayetlerde ölüm melekleri hep çoğul
olarak kullanılır. Yani ölüm meleği denmez; ölüm melekleri tabiri kullanılır.
Azrail aleyhisselamdan bahsedilmez.
İşte ayetler:
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ
“ O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf
sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi
elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.”(Enam Suresi.ayet: 61)
ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ
“ Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur.”(Enam Suresi. Ayet: 62)
وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواْ الْمَلآئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ
“ Melekler yüzlerine
ve arkalarına vurarak ve "Tadın yakıcı cehennem azabını" (diyerek) o
kâfirlerin canlarını alırken onları bir görseydin!”
(Enfal Suresi. Ayet 50)
قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ
“De ki: Size müvekkel
olan ölüm meleği, sizin canınızı alacaktır. Sonra da Rabbinize döndürüleceksinizdir.”(Secde Suresi. Ayet 11)
الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“ (Onlar,) meleklerin,
"Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete
girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.”
(Nahl
Suresi. Ayet: 32)
Bu yukarıdaki ayet de ; Allah’ın (c.c.) hoşnut olduğu kullarının melekler tarafından
ruhlarının, müjdelenerek sevgiyle
alınacağını bildirmektedir.
A.Hulusi diyor ki:
“Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur...
Mesela yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir
amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede
bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!...
( Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:60)
Diyor ve şöyle devam ediyor:
Manevi
yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından
başka bir şey değildir...
Esasen, burada ayrıca belirli bir “ meleki” veya
kendilerine “ uzaylılar” olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak
için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek
istemiyoruz...
RİCALİ GAYB
denilen yüksek manevi güç sahibi kişiler, “ irşad
kutupları” dahi çoğunlukla, yer yüzüne çeşitli ilimleri güçlü beyin
dalgalarıyla yayarlar... ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından
bu dalgalar alınarak değerlendirilir...” ( Ahmet Hulusi .Ruh- insan- cin. S::61)
Sayın Hulusi! Burada da yersiz yorumlara gidiyorsunuz:
Sizin gibi inançlı bir kimseden umulmayan; maddeci, ateist bir yorum olabilir
ondan dolayı bunu bir ateist yapsa hiç yadırgamaz ve üzerinde durmazdık. Bakın
yazınızı bir daha okuyalım:
Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur...
Mesela yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir
amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede
bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..
Ne diyorsunuz! Bulutları, beyinden çıkan dalgalar mı
topluyor; yoksa her şeye Kadir olan Allah’ın (c.c.) emrinde bulunan meleklerin;
rüzgarları yönlendirmesiyle, bulutları sevk edip istediği yere istediği kadar,
yağmur ve dolu yağdırıyor ?
İşte ayetler :
وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا أَنتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ
“Ve rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik, sonra
gökten su indirdik de onunla su ihtiyacınızı giderdik ve siz onu (yeterli) suyu
depolayamazdınız.” (Hicr
Suresi. Ayet:22)
فَيُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاء وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ
“.Görmedin mi ki,
muhakkak Allah Teâlâ, bir bulutu sevk ediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra
onu üst üste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve
gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet
ettiriyor ve onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı,
gözleri gideriversin.”(Nur
Suresi. Ayet: 43)
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
” Ve O ki, gökten belirli
bir miktar su indirmiştir. Artık onunla bir ölmüş beldeye -hayat- neşretmiş
olduk. İşte siz de -kabirlerinizden- öyle çıkarılacaksınızdır.”
(Zuhruf Suresi. Ayet 11)
Yazınızın şu bölümünde
bakın ne diyorsunuz:
“Manevi yardım denilen
şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey
değildir...”
“RİCALİ GAYB denilen yüksek manevi güç
sahibi kişiler, “ irşad kutupları” dahi çoğunlukla, yer yüzüne çeşitli
ilimleri güçlü beyin dalgalarıyla yayarlar... ve bu yayınları almaya istidatlı
beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir... ( Ahmet Hulusi , Ruh- insan- cin. S:61)
Sayın Hulusi ! Yukarıdaki iddialarınız da Allah’ı
(c.c.)ve meleklerini dışlamaktan başka bir mana
ifade etmiyor. Şimdi dua ile ilgili
ayetleri okuyalım:
قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
“(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) duanız( yalvarmanız)
olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resûl'ün
bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!
“
(
Furkan Suresi.ayet 77)
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
“Rabbiniz şöyle
buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar
aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mu’mın Suresi.Ayet: 60)
ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
“Rabbinize yalvara
yalvara ve gizlice dua edin. Şüphe yok ki, o haddi aşanları sevmez.”
( Araf suresi ayet: 55)
وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا
“ Ve şöyle niyaz et:
Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de
dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet
ver”
(İsra Suresi.ayet 80)
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
"Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı
gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!"(İbrahim Suresi.ayet:41)
لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
“...Rabbimiz!
Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere
yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün
yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim
mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! “
(Bakara Suresi.ayet:286)
رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ
“Ey Rabbimiz! Gerçek
şu ki biz, "Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi
(Peygamberi, Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı
bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!”
(Al-i İmran Suresi.ayet:193)
أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
“O kâfir olanlar
bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken biz
onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân
etmezler mi? (Enbiya
Suresi.ayet: 30)
وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
“Ve gökyüzünü de bir
korunmuş tavan yaptık. Halbuki, onlar onun ayetlerinden yüz çeviricilerdir.”
(Enbiya Suresi.ayet: 32)
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
“
Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki. Arkadaşınız şaşırmadı, ve bâtıla
inanmadı.”
(Necm Suresi.ayet:1-2)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
“Ve
arzusuna göre söz söylemez. O başka değil, ancak bir vahydir, vahy olunuverir.
Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. Bir kuvvet sahibi ki, hemen
dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi. Sonra yaklaştı da
aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. Hemen -Allah
Teâlâ'nın- kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı. Onun
gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?.”
(Necm Suresi.ayet:3-12)
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
“ And olsun ki, O'nu -Cibril'i- diğer bir inişinde de
gördü. Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında ise Cennetülme'va
bulunmaktadır. O vakit ki, Sidreyi bürüyen bürüyordu. Göz ne çevrildi ve ne de
sınırı aştı. And olsun ki, Rabbi’nin en büyük âyetlerinden -bir kısmını-gördü.”
(Necm
Suresi.ayet: 13-18)
A.Hulusi Diyor Ki;
“ RASULÜN ÜZERİNDE TEBLİĞDEN BAŞKA VAZİFE
YOKTUR...”
( 5-99)
“Ayetinde bulunduğu gibi; -ki bu gerçeği Muhyiddini
A’rabi ( selam ona) de Fusus nam kitabında belirtmiştir-; sadece tebliğciden,
ikaz ediciden, müjdeleyiciden, şahidden başka bir şey değilken,
kimin
haddinedir, şeyhlik, mürşidlik iddiasına kalkışmak...
Kur’an’da kendisine mürşid diye hitap edilmemiş, mürşidim
dememiş Efendimiz önümüzde dururken, bazı kişilerin böyle bir davaya
kalkışmaları elbette ki hayret vericidir...”
( Ahmet Hulusi Tecelliyat S:47 )
“KUR’AN, rabıtan Zat-ı Hak olsun!..
Bil ki, hiçbir fani mürşid olamaz ve değildir!..
O kişilerin her biri en ziyade Efendimizin
varisleridir... Varislere ise, ancak o kişilikde olanlar kalabilir..” ( Ahmet Hulusi Tecelliyat S:47 ).
Sayın
Hulusi! Bu kadar kısa görüş sahibi olacağınızı hiç tahmin edemezdim ! Size ne
oluyor da : Cenabı Allah’ın (c.c.) “Seni
ancak alemlere rahmet olarak” ve de “Nurlar saçan bir güneş olarak gönderdik”
buyurduğu; tüm insanlığın efendisine: “Mürşitlik” sıfatını çok
görüyorsunuz ? ve de ; “Allah (c.c.) O’na
”Mürşid dememiş” diyebiliyorsunuz
Bu
kanuda sizin gibi düşünen : Sayın Abdulaziz Bayındır’a cevaben yazdığım
ayetleri tekrar olmasın diye buraya almak itemezdim. Ama bu kitabı okuyanların Sayın Bayındıra cevap
olarak yazdığım kitabı görmemiş olabileceklerinden tekrar olmasına rağmen
buraya alıyorum. İnşeallah bu ayetler size birşeyler anlatır da inancınızı
düzeltirsiniz. Zaten bu sıfatı Peygamberimize çok görürken kendinize çok güzel
yakıştırıyor: “ Bu benim keşfim” “Bindörtyüz yıllık sırları açmak benim
görevim” gibi iddialardan da vazgeçmiyorsunuz (!)
İşte
Peygamberimiz Efendimizi tanıtan bazı ayetler:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
“İnsanlardan bazısı,
bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitaba
dayanmaksızın, Allah hakkında tartışır.”
(Hac Suresi. Ayet: 8)
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلآ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ
“Kâfirler diyorlar ki:
Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve
her toplumun ,hidayet edici( bir rehberi) vardır.”(Ra’d Suresi.ayet:7)
وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
“Allah'ın, göklerde ve
yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık
ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar
içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah
hakkında tartışan kimseler vardır.”(Lokman Suresi.ayet.20)
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ
“Sabrettikleri
ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla
doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik”.(Secde Suresi.ayet:24)
يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ
“İmân
eden zât ise dedi ki: Ey kavmim bana tâbi olunuz, sizi doğru yola götüreyim.”(Mümin Suresi. Ayet :39)
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber
onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl,
pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir.
O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte
gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler
onlardır.”
(Araf Suresi.ayet: 157)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا
ْ تَعْلَمُونَ
“
Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden
arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten
bir Resûl gönderdik.”
(Bakara Suresi.ayet: 151)
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan,
(kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve
hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir
lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”
(Al-i İmran Suresi: ayet: 164)
وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
”Musa'nın kavminden
hak ile doğru yola ileten ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk
vardır “(.A’raf Suresi.
Ayet: 159)
وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
“Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak
ile yerine getiren bir millet bulunur.(A’raf Suresi. Ayet:181)
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen,
kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi
kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru
yola hidayet ediyorsun. ”(Şura Suresi . ayet: 52)
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا
“Andolsun ki Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret
gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab
Suresi. Ayet 21)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
“O,arzusuna göre de konuşmaz.”(Necm Suresi. Ayet: 3)
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Halbuki
sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret
dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir
(Enfal Suresi. Ayet: 33)
يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنظُرُونَ
“Peygamber,
müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba
olanlar, Allah'ın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer
müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet
yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır.(Enfal Suresi. Ayet: 6)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“
(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.(Enbiya Suresi. Ayet:
107)
وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
“Allah'ın
izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).(Ahzab Suresi. Ayet: 46)
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki
merhamet göresiniz.(Nur Suresi. Ayet: 56)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
“Ey
iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize
bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına
varmadan amelleriniz boşa gidiverir.
(Hucurat Suresi. Ayet: 2)
إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ
“Allah'ın elçisinin
huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan
ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. (Hucurat Suresi. Ayet: 3)
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
“Hiç şüphesiz senin
için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.”(Kalem Suresi. Ayet: 3)
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Ve sen elbette yüce
bir ahlâk üzeresin.” (Kalem
Suresi. Ayet: 4)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Resûlüm! ) De ki:
Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”(Al-i İmran Suresi. Ayet: 31)
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“De ki: Eğer
babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız
kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız
meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha
sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar
topluluğunu hidayete erdirmez”.(Tevbe
Suresi. Ayet:24)
A. Hulusi Diyor Ki;
“Dünya üzerinde, anlattıklarımıza en büyük
örnek durumunda olan ve cinlerden birisine bağlı olarak yaşamış bulunun
Ahmet KADYANİ, bizzat kaleme aldığı hayat hikayesine göre, Hindistan’ın
Kadyan kasabasında doğmuştur...
Kendi anlattığına göre, keşif (!)
yoluyla ailesinin aslen Semerkand’ lı olduğunu öğrenmiştir... yaradılış olarak
kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip bir kişidir.
Sık sık yalnız bir köşeye çekilip
benliğini tanıma çalışmaları yapmaktadır...
İşte bu günlerden birinde aniden gizliden
bir ses işitir... bu sesi sadece o duyabilmektedir... kendisinden başkası o
sırada yanında olsa bile, bu sesi duymamaktadır...
İşte bu ses, babasının o gün akşam
ezanından sonra öleceğini, bildirir...
Ahmet Kadyani bunu işitince çok korkar
ve çok üzülür...
Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar
gelir:
ALLAH kuluna yetmez mi?...
Ve gerçekten o gün akşam üstü babası
vefat eder...
Ahmet Kadyani hikayesini anlatmaya şöyle
devam etmektedir:
“
O sesi, ondan sonra çok duydum... o ses, bana pek çok şey öğretti!... o ses
beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı!...fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayra
harcamak üzere servete boğdu!...”
Ahmet Kadyani’ nin bazı özelliklerinden
bahsettikten sonra, cinlerden birisinin onu kendisine nasıl bağladığını;
bazı yanlış inançlara yönelttiğini de, bunlar sanki hakikatmış çasına
bizzat kendi ağzından nakletmeye çalışacağız.
Kadyani’nin kulağına gelen ses
hakkındaki görüşleri şöyle idi:
“ Kulağıma değen sözlerin rahmani
olduğundan asla şüphe etmiyorum...çünkü, şeytan benimle alay etse, içindeki
fenalıklar dile gelse, mutlaka farkederdim...”
bazen o sözleri uzaktan işitiyordum, bazen de o sözler
bizzat benim ağzımdan çıkıyor; fakat söyleyen ben olmuyorum...
O kadar ki,
bazen hiç bilmediğim lisanlarda bile konuşuyorum...
Alelade bir ruhun veya ruhların bana
hulul ettiğine “ içime girdiğine”inanmıyorum...
Bu iş pek başka bir iş!... fakat ne
suretle başka?... başkalığını seziyorum ya!... bu kadarı bana ve bana bağlı
olanlara yeterli!...
Evet şimdi de CİNİN sonunda iğfal ederek saptırdığı
Ahmet Kadıyaninin yapığı işi görelim...
Sonunda bir gün ortaya çıkıyor ve şöyle diyor:
“ La ilahe illallah, muhammedün resulullah!... ben
peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan muhammedin kalbini dolduran şevki ile
mesih ibn-i meryem’im...
Muhammed’den başka peygamber gelmeyecek yalnız bir kişi
onun hilafeti fahiresine ( onun iftihar edilecek mertebesine) bürünecektir...
işte ben, oyum!... Kadyanlı Ahmet, efendisi muhammedin hatemün nebiliğine ( son
nebi) halel gelmeden nebi olmuş, Tanrısından mukaddes bir görev almıştır!...”
Birinci dünya savaşından sonra ölen asıl ismiyle Kadyanlı
Mirza Gülam Ahmet’ den “ keramet”
diye nitelendirilen bir çok haller de ortaya çıkmıştır...
Binlerce kişinin, gördükleri rüyalarla kendisine
bağlanmaları; yanında kırk gün kalan kimselerin semavi (!) işaret alarak bütün
inkarlarından sıyrılmaları; kötürümleri birkaç el temasıyla, hastaları birkaç
sözle iyi etmesi onun en çok görülen ve “ keramet”diye nitelendirilen
hallerinden bazıları olmaktadır. Hatta kendisiyle tartışmaya giren birkaç
kişinin sonunda ölmesi, kendisinin şöhretinin büsbütün yayılmasına sebep olmuştur...
Kendisinin mehdi olduğunu iddia eden; ve mehdi ile ahir
zamanda yer yüzüne inecek olan İsa’nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç
olarak, işte kendisinin “ bu” kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmet Kadyani,
kaba görüşle her ne kadar islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda
bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman
görülür ki, ortada, cinlerin önce bir kişiyi,sonra onun aracılığıyla binlerce
kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş içinde islamiyeti koz olarak
kullanmaları durumu mevcuttur..”.
( Ahmet Hulusi , Ruh-
insan -cin .S:119-122)
“İkinci aşamada ise, esas şeytanlığını
ortaya koymaya başlar... işte bu aşamada, ancak dini çok iyi bilen kimselerin
tesbit edebileceği inanç bozukluklarını onlara empoze etmeye başlar... ki esas
oyunda işte burada başlar...
Bazılarını “vahdet-i vücud” görüşüne
sokar!... ancak bu isim altında anlatılan gerçekte “ vahdet-i vücud” anlayışı olmayıp, “
panteist” görüştür; “ vahdet-i vücud”
asla değildir!... ki böylelikle onları, kendilerinin “ Allah” olduğuna inandırmaya çalışır..
( Ahmet Hulusi, Ruh-
insan- cin. S:137)
“Ben en son Resulüm , bana inanmaları ve
yardım etmeleri için Allah (c.c) bütün Resullerden söz aldığını Kuran-ı Kerim de bildirmektedir”
diyen ve 1991 yılında öldürülen ,Reşat Halife; aynı
şekilde iddiada bulunarak “Ben en son gelen mehdi resulüm bana inanılması ve yardım edilmesi için Allah
tarafından bütün resullerden söz alındı; ben arş-ı alada bütün peygamberlerin
ruhlarına namaz kıldırıyorum” iddiasında
bulunan: Kuran’ı yüzünden okuyamadığı için ümmi olduğunu iddia
eden, eski müsteşar yardımcısı ve D.Planlama Uzmanı İskender Evrenesoğlu veya Meryem oğlu İsa olduğunu
söyleyen, eski müftü ve millet vekili Hasan Mezarcı ve de (Ben çıplak
uyarıcıyım. Millet bugünkü dini terk etmezse İslâm gelmez. Ben çok sayıda cami
yıktım. Dinlerini şov yaparak binlerce cami yaptıran dindarların yüzünden Marmarada
7.4’ lük deprem oldu) diyen ve tepki toplayacağını bildiği için de “Mehdiyim”
kelimesi yerine; Nezir-i üryan olan, Peygamberimiz Efendimizin
sıfatınının Türkçesini, kendisine yakıştırarak: “çıplak uyarıcı”
olduğunu ilân eden, İlahiyat Dekanı Sayın Yaşar Nuri Öztürk gibi, aynı tuzağa düşerek; yukarıda cinlerin bazılarını “vahdet-i
vücut görüşüne sokar” Dediğiniz
halde; kitaplarınızın bir çok bölümünde
tam bir “Vahdet-i Vücut”çu
olarak şöyle söylemiyor musunuz?
“Allah,
ötede bir Tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde,
“ yok” iken “ var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her
zerrede tümüyle, -tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle –mevcuttur.
( Ahmet Hulusi, Dini Yanlış Algılama s.41)
diyorsunuz.
Ayrıca kendilerini: Resul, Mehdi, Nezir-i üryan
(Çıplak uyarıcı) görenler gibi ; bakın siz de neler söylüyorsunuz:
“Ancak ne var ki, Allah’ın
takdiri ve kolaylaştırmasıyla elimizden geldiğince izaha çalışacağız... Çünkü
bizim varoluş görevimiz de, bu güne kadar dinde izah edilememiş hususları
olabildiğince anlaşılır hale getirmektir...”
( Ahmet Hulusi .Hz
.Muhammed Neyi Okudu .S:78)
A. Hulusi Diyor Ki;
“İnsan uyku sırasında, beyninin
hassasiyeti oranında bedenin duyuları kaydından kurtularak, yükselmeye
başlar...bu yükselme ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur...insanın uykudaki
yükselmesi eğer yatay şekilde olursa, beş duyunun kaydından kurtulabilme,
bedenden uzaklaşabilme gücüne göre, -ki çeşitli faktörler rol oynamaktadır bu
durumda dünya üzerinde gezinti yapabilir ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve
oraları bilebilir...
Keza cinlerle de karşılaşması bu
seviyede olur.”.. (Ahmet Hulusi,Ruh- insan -cin .S:168-169)
“Misali bizzat kendimden vermek isterim
burada...1965 yılında, hacca gitmek için karayolundan güneydoğuya giderken
Gaziantep’ten geçtim... Gaziantep’ ten geçişim sırasında orada bulunan yakın
arkadaşlarımdan birinin eniştesi olan Hakim Albay N. Bey’in yanına
uğradım...işte onun yanına uğramam sırasında askeri birliğin yerleşim durumunu
ve bahçesini görünce hayretler içinde kaldım... çünkü ben orasını daha evvel
gördüğümü hatırlıyordum...
Şimdi reenkarnasyona inananlar, hemen bu
rüyayı kendi arzularına göre tabir edip diyeceklerdir ki mutlaka sen bundan
önceki gelişinde ya bir subaydın ya da er ki orada askerlik yaptın ve orasını
hatırlıyorsun...
Halbuki bu görülenin hiçbir şekilde
onların iddia ettikleriyle alakası yoktur...çünkü, ben o gün açık açık
gördüğümü, tespit edemediğim tarihte rüyamda aynen gördüğümü hatırlamaktayım...eskiden
orada yaşama durumu mevcut olsaydı, mutlaka görülen yerde bir takım
değişiklikler bulunması icab ederdi...
Dediğimiz gibi, bu durum gayet basit ve
açıktır...
Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan
üst yapı, yani “ insan”, yani “ astral beden” yatay bir geziye çıkmış ve bu
arada oraları da görmüştür...
Benim hatırlamamın sebebi de budur...
Nitekim bundan başka, gerek geçmişe ve
gerekse geleceğe ait görülen bir çok rüyalarımız, daha sonra bu şekilde
gerçekleşmiştir...işte bu tip rüyalar, -ki aslı “ rü’yet” yani “ görüş” ten
gelmektedir, -hep uyku sırasında üst yapının yatay gezisinden ileri gelmektedir...
Dikey gezi veya yükselmeye “ uruç”
gelince...
Bunu açıklamak için bir örnek vererek
konuya girelim...
Zaman ve mekan denilen şey, başta da
bilimsel olarak açıkladığımız gibi izafi bir şeydir... yani, bana veya sana
veya bize, “ göre” olarak mevcuttur.. .”
( Ahmet Hulusi , Ruh- insan -cin .S:171)
“İşte insan, madde kaydından
kurtulabildiği oranda, dikey yükselme halinde
–henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep
olan durumların neler olduğunu bilmemekteyiz- geçmişe ve geleceğe vukuf
kesbeder...
Çünkü, “ Hiçbir şey yoktan var olmaz
ve var olan hiçbir şey yok olmaz” kanunu gereğince, geçmişte şu anki
durumumuza göre geçmiş diyoruz, olmuş bütün olaylar uzayda belirli dalga
boyları halinde mevcuttur...
Ve eğer ki bizim elimizde bu dalgaları
kulağımıza adapte edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda
bir televizyon cihazı olsa, biz bütün geçmişi aynen yaşıyormuşçasına
görebiliriz...
Keza gelecek dahi, her an, çok daha üst
semadan – ki “ sema” islam terminolojisinde, çeşitli yüksekliklerdeki, değişik
özellikleri dolayısıyla, katlar, diye anlatılmıştır, -dalgalar halinde
gökyüzüne inmektedir.
İşte
insan belirli oranlarda yükselme ( uruç) ile “ geçmiş” e ve “ geleceğe” dönük
görüş sahibi olmak ta ve artık onun için bütün bunlar “ yaşanan an” boyutuna
gelmektedir.
İşte bu nedenle de bazı insanlar uykularında belirli
dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı
yaşıyorcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yani beden boyutunda
uyandığı zaman olup – biteni anlatmaktadır...”
.(Ahmet Hulusi Ruh insan cin S:171-172)
Sayın Hulusi! Yine
bu husustaki ayeti kerimeleri
görmemezlikten gelerek ve de; hadisi şerifleri hiçe sayarak gerçekleri
perdeleyen yorumlarda bulunuyorsunuz ve rüyaları yüzde yüz gerçekten görmek
olarak değerlendiriyorsunuz. Eğer rüyada yatay veya dikey ilerleme ile, beyin
dalgalarının gördükleri gerçek olsa idi; rüya tabirine lüzum kalır mıydı ? En
sadık insanlar olarak; en doğru rüyalar gören Allah (c.c.) Resullerinin rüyaları dahi tabire
muhtaç olmuyor muydu?
Önce rüya ile ilgili ayeti
kerimeleri alıyorum; onların ardından kütübü sitte’den rüyanın mahiyeti ve çeşitleri
ile ilgili bölümleri okuyacağız.
İşte ayetler:
إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ
“Bir vakit ki, Yusuf
babasına demişti: Ey babacığım!. Muhakkak ben -rüyâmda- on bir yıldız ile
güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.”(Yusuf Suresi. Ayet : 4)
قَالَ يَا بُنَيَّ لاَ تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنسَانِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
“ (Babası:) Yavrucuğum!
dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü
şeytan insana apaçık bir düşmandır.”
(Yusuf Suresi.ayet:5)
وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
“ Kral dedi ki: Ben
(rüyada) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek gördüm. Ayrıca, yedi yeşil
başak ve diğerlerini de kuru gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya
yorumluyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayınız.”
(Yusuf Suresi.ayet:43)
وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّواْ لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَا أَبَتِ هَـذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِن قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا وَقَدْ أَحْسَنَ بَي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَاء بِكُم مِّنَ الْبَدْوِ مِن بَعْدِ أَن نَّزغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِّمَا يَشَاء إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“ Ana ve babasını
tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için)
secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: "Ey babacığım! İşte bu, daha önce
(gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana
(çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle
kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim
dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Yusuf Suresi.ayet:100)
وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِّلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي القُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلاَّ طُغْيَانًا كَبِيرًا
“Hani sana: Rabbin,
insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve
Kur'an'da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz
onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz”
(İsra Suresi.ayet 60)
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
“ Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız”
.(Saffat Suresi.ayet:105)
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِن شَاء اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِن دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
“ Andolsun ki Allah,
elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı
tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah
sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.”
(Fetih Suresi.ayet :27)
اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Allah, nefisleri öldükleri zaman ve ölmeyenleri de
uykularında öldürüverir. Artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir ve
diğerini de tâyin edilmiş vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki, bunda elbette
alâmetler vardır, iyi düşünecek bir kavim için.”
(Zümer suresi ayet: 42)
SAYIN Hulusi ! Şu
okuduğumuz ayetlerdeki rüya gerçeklerinin yanında sizin aşağıdaki iddianız abes
kalmıyor mu!
“ İşte bu
nedenle de bazı insanlar uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o
devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyorcasına kendisini bulmakta;
sonra da dünyaya indiği yani beden boyutunda uyandığı zaman olup – biteni
anlatmaktadır..”
(Ahmet Hulusi , Ruh- insan- cin. S:171-172)
Şimdi Kütübü Sitte’den,
rüya konusunu inceleyelim:
KÜTÜBÜ SİTTE’DEN RÜYANIN MAHİYETİ,
ÇEŞİTLERİ VE TABİRLERİ
1. TA'BİR NEDİR?
Tabir dilimize geçmiş Arapça bir
kelimedir. Bu kelime Arapça'da da rüyayı tefsir mânasında kullanılır. Halkımız "rüyayı tâbir
etmek" yerine "düş yormak"
ifadesini de kullanır. Tabir kelimesi
lügatte, bir halden diğer bir hâle geçmek mânasına gelen
عبر
kökünden gelir. Öyle ise Tabir, "rüyanın zâhirinden bâtınına geçmek" demektir. Bu anlayışa göre, uykuda
görülen hakikat değildir, muhteva taşıyan bir zâhirdir,
tâbirle bunun içine geçilebilir, hakikatına ulaşılabilir. İbret ve itibar kelimeleri de aynı kökten
gelmektedir. Bunlar da görülen (müşahed)
şeyin bilgisinden, görülmeyen
şeye ulaşmayı sağlayan hâleti ifade ederler.
Rüya, kişinin uyurken gördüğü
şeylere denir.
2- RÜYANIN MAHİYETİ NEDİR?
Rüyanın mahiyetini açıklama sadedinde insanlar, eskiden beri uğraşmışlar farklı izahlar getirmişlerdir:
Tabipler, felsefeciler, başka dinlere
mensup olanlar vs. bunlardan hiçbirinin izahı, diğerine
benzemez. Mâzirî'nin değerlendirmesiyle,
ileri sürülen iddialar, çoğunluk itibariyle münker ve bâtıldır. "Çünkü, der, akılla idrak edilip, üzerine delil getirilemeyen
şeyleri anlamaya çalışmışlar, kesin iddialarda bulunmuşlardır. Halbuki "olabilir" diye ihtimalle söz edilecek
yerde kesin hükümde bulunmak hatadır."
Kurtubî,
şeriat alimleri
dışında kalanların rüya
konusunda birbirine zıt, tutarsız iddialarda bulunmalarını, onların bu işi yaparken, peygamberlerin gösterdiği doğru yoldan ayrılmalarıyla izah eder.
Ona göre, rüya, nefse ait idraklerdir. Halbuki nefsin hakikati bizce meçhuldür, bilinemez. Durum böyle olunca, kendisi meçhul olan nefsin idrâk ettiği
şeyleri (rüyayı) anlayamamamız, bilemememiz çok daha normaldir, tabiidir. Biz daha ziyade göz
ve kulakla idrak edilen
şeyleri
anlayabiliriz.
İslâm âlimlerinin rüya ile ilgili tavsiflerinde bazı tâbirat farklılıklarına rastlanırsa da özde ve
esasta birleşirler. Buna göre, rüya, Allah'ın yaratmasıyla vukua gelen bir hadisedir. Yaratma işinde
şeytan ve melek vasıta kılınmaktadır. Rüyanın sâdık ve sâlih olanı var, kâzip ve gayr-ı sâlih olanı var. Tâbir suretiyle rüyanın medlûlüne yaklaşılabilir.
Ebu Bekr İbnu'l-Arabî
şöyle der: "Rüya,
Cenab-ı Hakk'ın melek veya
şeytan vasıtasıyla, insanın kalb ve
şuuruna hakikat veya kinâye olarak koyduğu ruhî
idraklerdir. Bunlar ya açıktır ya da karmakarışık
şeylerdir. Rüyanın uyanık haldeki benzeri, zihne gelen hatıralardır. Zîra bunlar bazan belli bir maksada uygun olarak intizam dahilinde
zihne doğar, bazan da intizamsız ve karmakarışık
şekilde hayale dökülürler."
Bir başka izaha göre: "Allah, melek vasıtasıyla, uyuyanın idrak mahalline (şuur, kalb) görülen
şeyleri atar. Bu atılanlar orada duygularla algılanan suretlere bürünür.
Bunlar bazan haricen mevcut olmamakla birlikte aklen idrak edilen ma'kul mânalarının misalleridir. Bu görülenler, her iki halde de mübeşşir
(iyinin habercisi) veya münzir (kötünün
habercisi) olabilirler."
Ayrıca rüya: "Olmuş
veya olacaklar için Allah'ın alem kıldığı
şeyin hayalde teşekkül eden misâllerinin
uyku esnasında enfüsî olarak idrâk edilmesidir" diye de târif
edilmiştir.
İslâm âlimleri, bu mevzuda vârid olan hadisleri değerlendirerek
insanları üç gruba ayırırlar:
1-
Peygamberler: Bunların rüyalarının hepsi doğrudur. Bazan da
tâbir gerektiren
şeyler görebilirler.
2- Sâlihler: Bunların rüyaları çoğunluk itibarıyla doğrudur. Bunlar da
bazan tâbire muhtaç olmayacak açıklıkta görürler.
3- Diğer
insanlar: Bunlar, doğru ve doğru
olmayan her ikisini de görürler. Bunlar üç kısımdır.
a) Mestur (hali kapalı) olanlar: Bunların rüyaları halleriyle muvazi gider.
b) Fâsıklar: "Bunların rüyası çoğunlukla edğâs (karışık, mânasız)dır. Doğru kısmı pek azdır.
c) Kâfirler: Bunların rüyasında sıdk iyice azdır. Bu duruma:
اَصْدَقُهُمْ
رُؤياً اَصْدَقُهُمْ
حَدِيثاً"Rüyaca en doğruları, sözce en doğrularıdır" hadisi işaret eder.
MÜ'MİNİN RÜYASI:
Ebu Bekr İbnu'l-Arabî der ki: "Salih mü'minin rüyası, nübüvvetin cüzü olduğu söylenen rüyadır.
Mü'minin "sâlih" olması demek, istikamet ve
nizam üzere olması demektir... Buna göre, fâsıkın rüyası peygamberliğin cüzlerinden
sayılmaz. Mamafih en uzak cüzü sayılır diyen de olmuştur. Fakat kâfirin rüyası hiçbir surette sayılmaz.
Kurtubî der ki: "Sâdık ve sâlih mü'min, hâli,
peygamberlerin haline uyan ve bu sebeple peygamberlere ikram edilmiş olan "gayba
ıttılâ"ın bir neviyle kendisine ikram olunmuş bulunan kimsedir. Kâfir, fâsık ve karışık kimseye gelince, bunların rüyası bazan sâdık bile olsa nübüvvetten sayılmaz. Bunların rüyasındaki sıdk (doğruluk) yalancının bazan doğru söylemesine benzer. Gaybdan haber veren herkesin sözü
peygamberliğin cüzlerinden sayılmaz, kâhin, falcı, müneccim ve benzerlerinin sözü gibi."
Bazılarınca mevkuf, bazılarınca merfu olarak rivâyet edilen bir kısım hadislere göre rüyalar üç kısımdır:
1- Hak rüya: Bu, hadislerde "rüyayı
sâliha", "rüyayı sâdıka", "rüyayı hasene" gibi farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Bu isimlerle zikredilen rüyalar, edğâs'tan uzak ve halistirler.
Bu, kişinin mazhar olacağı yakın bir hayrın habercisidir. Bu sebeple Allah'tan büşra (müjde) kabul edilmiştir.
2- Kişinin nefsine konuştuğu rüya: Bu kişinin uyanık halde zihninden geçen vehimlerin tesiriyle gördüğü
rüyadır.
3-Şeytanın üzüntü verdiği rüya: Hoşa gitmeyen, can sıkıcı rüyalar
buraya girer. Bu üç kısma, İbnu Hacer dört kısım daha ekleyerek 7'ye çıkarır. Mamafih bunları da yukarıdakilerden birine dahil ederek üçü asıl
kabul etmek mümkündür.
4- Hadisu'n nefs: Nefsin konuşması, yani arzuların te'siriyle görülen rüya.
5- Şeytanın eğlenmesi: Hadiste, "Şeytan birinizle rüyada eğlenirse
bunu başkasına anlatmayın" denmiştir.
6- Uyanıkken yapmaya alıştığını rüyada görmek. Belli saatlerde
yemeyi itiyad edinen o saatte uyursa,
kendini yemek yer görmesi gibi.
7- Edğâs: (Karışık, yalancı rüyalar).Rüya ve rüya ta'biri hakkında bu kısa açıklamadan sonra asıl mevzumuza geçerebiliriz.
BİRİNCİ FASIL
عن
أبى هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
]أنَّ رَسولَ اللّهِ
# قال: إذَا اقْترَبَ
الزَّمَانُ لَمْ
تَكَدْ رُؤْيَا
الْمُؤمِنِ تَكْذِبُُ،
وَرُؤْيَا المُؤمِنِ
جُزْءٌ
مِنْ
سِتَّةٍ وَأرْبَعِينَ
جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ[.
أخرجه الخمسة إ
النسائى.وزاد بعضهم:
وَمَا كانَ مِنَ
النُّبُوَّةِ
فَإنَّهُ يَكْذُبُ
.
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Zaman yaklaşınca, mü'minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür." Buharî'nin rivayetinde
şu ziyade var: "Peygamberlikten cüz
olan
şey yalan
olamaz."
[Buharî, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8,
(2263); Tirmizî,Rüya 1, (2271); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5019).]
AÇIKLAMA:
Hadiste iki hüküm var:
1- Kıyamete yakın görülen rüyaların sâdık
olacağı,
2- Mü'minin rüyasının peygamberliğin kırk altıda biri olması.Hadiste, kıyamet tâbiri
geçmez, "zamanın
yaklaşması"
tâbiri geçer. Bundan farklı mânalar çıkarılmıştır. Mühimlerini kaydedeceğiz:
وفي
أخرى للستة إ
النسائى عن
أبى قتادة
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه:
]أنَّهُ
سَمِعَ
رَسولَ اللّهِ
# يَقُولُ:
الرُّؤْيَا
مِنَ اللّهِ،
وَالحُلْمُ
مِنَ
الشَّيْطَانِ؛
فَإذَا
حَلَمَ
أحَدُكُمُ
الحُلْمَ
يَكْرَهُهُ
فَلْيَبْصُقْ
عَنْ
يَسَارِهِ
وَلْيَسْتَعِذْ
بِاللّهِ مِنْهُ
فَلَنْ
يَضُرَّهُ[.
Ebu Katâde (radıyallahu anh)'nin anlattığına göre: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
şöyle söylediğini işitmiştir:
"Rüya Allah'tandır.
Hulm (sıkıntılı
rüya)
şeytandandır. Öyle ise, sizden biri, hoşuna gitmeyen kötü bir rüya (hulm) görecek
olursa sol tarafına tükürsün
ve ondan Allah'a istiâze etsin (sığınsın). (Böyle yaparsa
şeytan) kendisine asla zarar veremeyecektir."
[Buharî, Tıbb 39, Bed'ü'l-Halk 11, Ta'bir 3, 4,
10,14, 46; Müslim, Rüya 5, (2262); Muvatta 1, (2, 957); Tirmizî, Rüya 4,
(2288); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5021).]
"Sizden
biri sevdiği bir rüya görünce, (bilsin ki) bu Allah'tandr. Bunun için Allah'a
hamdetsin, bunu başkasına anlatsın. Hoşuna gitmeyen bir rüya görünce de (bilsin ki) bu
şeytandandır, hemen şerrinden
Allah'a istiâzede bulunsun. Rüyayı kimseye de anlatmasın, zira kendisine zarar verecek değildir."
Buharî'den
kaydettiğimiz bu rivayet, hoşumuza giden
rüyaların başkasına anlatılmasını tavsiye etmekte ise de, başka rivayetlerde rüyayı
anlatacağımız
kimseler hakkında
bâzı kayıtlar koymaktadır:
وََمُحَدِّثْ
بِهَا
اَِّ
لَبِيباً
اَوْ
حَبِيباً
Yani "Bilgili veya sevgili"
olmalıdır,
اَِّ
عَلى
عَالِمٍ
اَوْ
نَاصِحٍ
yani "Alim
veya nasih (hayırhah)" olmalıdır. Vâdd
(sizi seven), zi-re'y (isabetli, faydalı görüş
sahibi) gibi başka vasıflar da zikredilmişse de hepsi aynı
kapıya çıkar ve rüya anlatacağımız kimselerin
akıllı, bilgili, hakkımızda
hayır düşünen, bizi seven bir kimse olmasına dikkat etmemiz gereği anlaşılır.
Ebu Bekr İbnu'l-Arabî der ki: "
Alim olmalıdır, zira O, rüyayı imkân nisbetinde hayra yoracaktır.
Hayırhah (nâsih) olmalıdır, çünkü o, faydalı olana ve kendisine yardımı dokunacak hususlara irşâd
ve teşvikte bulunacaktır. Bilgili (lebib), rüyayı
anlayan demektir, böyle birisi, rüyayı görenin ihtiyaç duyduğu hususu bilip
onu öğretecek veya sükut edecektir. Sevilen (habib) de, bir hayır
görürse söyler, anlayamaz veya
şüpheye düşerse sükût eder..."
ـ1177 ـ7164
ـ3896 -حَدَّثَنَا هَارُونَ بْنُ عَبْدِ اللّهِ الْحَمَّالُ. ثَنَا سُفْيَانُ بْنُ
عُيَيْنَةَ عَنْ عُبَيْدِ اللّهِ بْنِ أَبِي يَزِيدَ عَنْ أبِيهِ عَنْ سِبَاعِ بْنُ
ثَابِتٌ عَنْ أُمِّ كَرْزٍ الْكَعْبِيَّةِ قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ للّهِ صَلَّي
اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: ذَهَبَتِ النُّبُّوَّةُ وَبَقِيَتِ
الْمُبشِرَاتٌ.فِي الزوائد: إسناده صحيح. رِجَالُهُ ثقات
Ümmü Kürz el-Ka'biyye radıyallahu
anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm buyurdular ki: "Peygamberlik gitti fakat mübeşşirat (mü'minin
göreceği güzel rüyalar) bâkidir.
قَالَ: إنَّ الرُّؤْيَا ثَثٌ:
مِنْهَا أهَاوِيلُ مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ بِهَا اِبْنَ آدَمَ. وَمِنْهَا مَا
يُهُمُّ بِهِ الرَجُلٌ فِي يَقَظَتِهِ فَيَرَاهُ فِي مَنَامِهِ. وَمِنْهَا جُزْءٌ
مِنْ سِتَّةٍ وَأرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُّوَّةِ قَالَ قُلْتُ لَهُ: أَنْتَ
سَمِعْتَ هَذَا مِنْ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ قَالَ:
نَعَمْ. أنَا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولَ للّهِ! أنا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ للّهِ
صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. فِي الزوائد: إسناده صحيح. رِجَالُهُ ثقات .
- Avf İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular
ki: "Rüya üç kısımdır: "Bir kısmı,
âdemoğlunu üzmek için
şeytandan olan korkulardır; bir kısmı, kişinin uyanıkken kafasını
megul
ettiği
şeylerdendir; bunları uykusunda görür; bir kısım rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırkaltı cüzünden birini teşkil eder."
Râvi Müslim İbnu Mişkem der ki: "Ben, Avf İbnu
Mâlik radıyallahu anh'a: "Sen, bu hadisi Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm'dan bizzat işittin mi?" dedim. Avf, (iki sefer tekrarla):
"Evet! Ben bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim. Ben bunu Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim" dedi."
-حَدَّثَنَا
عَلِيُّ بْنُ
مُحَمَّدٍ.
ثَنَا وَكِيعٌ
عَنِ
الْعُمَرِيِّ
عَنْ سَعِيدٍ
الْمُقْبِرِيِّ
عَنْ أَبِي
هُرَيْرَةَ؛
قَالَ:قَالَ
رَسُولُ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ
عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ:
إِذَا رَأي
أحَدُكُمْ رُؤْيَا
يَكْرَهُهَا
فَلْيَتَحَوَّلْ
وَلْيَتْفِلْ
عَنْ
يَسَارِهِ
ثََثاً.
وَلْيَسْألِ
اللّهَ مِنْ
خَيْرِهَا
وَلْيَتَعَوَّذْ
مِنْ
شَرِّهَا.فِي
الزوائد: فِي
إسناده العمريّ،
واسمه عبد
اللّه العمري
ضعيف .
Hz. Ebu Hureyre radıyallahu
anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm buyurdular ki: "Biriniz hoşuna
gitmeyen bir rüya görünce uzandığı zaman diğer yanına dönsün, üç sefer soluna tükürsün.
Allah'tan o rüyanın hayrını talep edip,
şerrinden Allah'a sığınsın."
وفي
أخرى ‘بى داود
والترمذى عن
أبى رزين
العقيلى:
]رُؤْيَا
الْمُؤمِنِ
جُزْءٌ مِنْ
أَرْبَعِينَ
جُزْءاً مِنَ
النُّبُوَّةِ،
وَهِىَ عَلى
رِجْل
طَائِرٍ
مَالَمْ
يَتَحَدَّثْ
بِهَا،
فَإذَا
تَحَدَّثَ
بِهَا
سَقَطَتْ[.
Ebu Rezîn el-Ukeylî
Lakît İbnu Amir İbni Sabire (radıyallahu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular
ki: "Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk cüzünden bir cüzdür. Bu rüya, anlatılmadığı müddetçe bir kuşun ayağında
(takılı vaziyette) durur. Anlatılacak olursa hemen düşer."
[Tirmizî, Rü'ya 6, (2279, 2280); Ebu
Dâvud, Edeb 96, (5020).]
وفي
أخرى للبخارى
ومالك عن أبى
سعيد رَضِىَ اللّهُ
عَنْه قال:
]رُؤْيَا
المُؤْمِنِ
جُزْءٌ مِنْ
سِتَّةٍ
وَأرْبَعِينَ
جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ[
.
Ebu Saîd (radyallahu
anh) anlatyor: "Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür."
[Buharî, Ta'bir 4, Muvaatta 1, (2, 956).]
وللترمذى
عن أبى سعيد
أيضاً. ]أنَّ
رسولَ اللّه #
قال: أصْدَقُ
الرُّؤْيَا
بِا‘سْحَارِ[ .
Tirmizî'de Ebu
Saîd'den şu rivayet kaydedilmiştir: "En sâdık rüya seher vakitlerinde görülen rüyadır."
[Tirmizî, Rü'ya 3, (2275).]
AÇIKLAMA:
Daha önce (957. hadis) belirttiğimiz üzere, âlimler rüyanın sıdkı hususunda, onun
görüldüğü mevsimin ehemmiyetine dikkat çekerler. Bazı mevsimlerde insan
tabiatının mutedil olması sebebiyle rüyayı edğas (karışık ve mânasız) kılan psikolojik ve
biyolojik amillerin daha az tesirde
bulunacağını belirtmişlerdir. Şu halde, günlük
olarak da seher vakitlerinin, diğer vakitlere nazaran biyolojik ve psikolojik
yönden en mutedil vakit olduğu söylenebilir: Uyku ile dinlenmiş olan sinir sistemi daha sakindir, mide boşalmış, hazım yorgunluğu
kalmamış, ruhen fikren
meşguliyet ve hassasiyet asgarî seviyeye inmiş vs. Şu halde mizac ve kuvvelerin azamî derecede i'tidale
kavuştuğu bir durumda görülecek rüyalar hakikat olma
şansına daha çok
sahiptir. Bu durumu Resûlullah, "En sadık rüya seherdekidir" diyerek ifâde buyurmuş olmaktadır.
Tîbî merhum, meselenin bir başka yönüne de
dikkat çeker: "Zira seher vakti meleklerin inme zamanıdır."
وعن
أبى هريرة
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسولُ
اللّه #: لَمْ
يَبْقَ
بَعْدِى مِنَ
النُّبُوَّةِ
إَّ
الْمُبَشِّرَاتُ.
قَالُوا: وَمَا
الْمُبَشِّرَاتُ؟
قالَ:
الرُّؤْيَا
الصَّالِحَةُ[.
أخرجه
البخارى متص،
ومالك عن عطاء
مرس.وزاد:
يَرَاهَا الرَّجُلُ
المُسْلِمُ
أوْ تُرَى
لَهُ .
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
şöyle demişti: "Benden sonra, peygamberlikten sâdece mübeşşirat
(müjdeciler) kalacaktr!"
Yanındakiler sordu:
"- Mübeşşirat da
nedir?"
"- Sâlih rüyadır!" diye cevap verdi.”
Muvatta'nın rivayetinde
şu ziyade var: "Sâlih rüyayı sâlih kişi görür veya ona gösterilir."
[Buharî,
Tabir 5; Muvatta, Rüya 3, (2, 957); Ebu Davud, Edeb 96, (5017).]
AÇIKLAMA:
Mübeşşirat kelime olarak mübeşşire'nin cem'idir, bu ise büşrâ yani müjde (sevindirici haber) demektir. Ancak hadiste
bununla rüyayı sâliha kastedildiği
Resûlullah tarafından açıklanmıştır. Hadiste Resûlullah: "Bana has olan nübüvvetten
sonra sadece mübeşşirat kalacaktır, diğer nübüvvet hassaları benimle beraber ortadan kalkacak" demek istemiştir. İbnu Abbas'tan gelen
bir rivayete göre Resûlullah bu sözü ölüm döşeğinde
söylemiştir. Ancak hadisin bir çok
vechi mevcuttur. Bir vechi
şöyledir:
إنَّ
الرِّسَالَةَ
وَالنُّبُوَّةَ
قَدْ
انْقَطَعَتْ،
وََ نَبِىَّ
وََ رَسُولَ
بَعْدِى
وَلكِنْ
بَقِيَتْ
الْمُبَشِّرَاتُ.
قَالُوا:
وَمَا
الْمُبَشِّرَاتُ؟
قَالَ:
رُؤْيَا
الْمُسْلِمِينَ
جُزءٌ مِنْ
اَجْزَاءِ
النُّبُوَّةِ
"Risalet ve peygamberlik artık kesildi. Benden sonra ne nebi ne de peygamber var. Ancak
mübeşşirat devam edecek!" Dediler ki: "Mübeşşirat nedir?" Dedi
ki: "Müslümanların rüyası peygamberliğin cüzlerinden bir
cüzdür."
İbnu't-Tîn der ki: "Hadisin mânâsı
şudur: "Vahiy benim ölümümle
kesilecektir. Kendisiyle, istikbalde olacak
şeyleri öğrenebileceğiniz tek kaynak kalıyor,
o da rüyadır." Ancak bu söze, ilham hatırlatılarak karşı çıkılmıştır, zîra ilham da istikbali öğrenme
kaynaklarından biridir.
وعنه
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: قال
رسولُ اللّه #:
نَحْنُ
اŒخِرُونَ
السَّابِقُونَ
وَبَيْنَا
أنَا نَائمٌ
إذْ أوتِيتُ
خَزَائنَ
ا‘رْضِ
فَوُضِعَ في
يَدِى سِوَارَانِ
مِنْ ذَهَبٍ
فَكَبُرَا
عَلىَّ وَأهمَّانِى.
فَأُوحِىَ
إلىَّ أنِ
انْفُخْهُمَا
فَنَفَخْتُهُمَا
فَطَارَا
فَأوَّلْتُهُمَا
الْكَذَّابَيْنِ
اللَّذَيْنِ أنَا
بَيْنَهُمَا:
صَاحِبُ
صَنْعَاءَ،
وَصَاحِبُ
اليَمَامَةِ[.
أخرجه
الشيخان
والترمذى .
Ebu Hüreyre (radyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biz öne geçen sonuncularız. Ben uyurken bana arzın
hazineleri getirildi. Elime altından iki bilezik kondu. Bunlar benim
nazarımda büyüdüler ve beni kederlendirdiler. Bana: "Bunlara
üfle" diye vahyedildi. Ben de üfledim, derken uçup gittiler. Ben bunları,
çıkacak olan ve aralarında bulunduğum iki yalancı
olarak te'vil ettim: Birisi San'a'nın lideri, diğeri de Yemâme'nin
lideridir."
[Buharî, Ta'bir 40, 70; Müslim, Rüya,22, (2274), Tirmizî,
10, (2293).]
وعن
أنس رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال:
]سَمِعْتُ رسولَ
اللّه #
يَقُولُ:
رَأيْتُ
اللَّيْلَةَ
فِيمَا
يََرَى
النَّائمُ
كَأنِّى في
دَارِ عُقْبَةَ
بْنِ رَافِعٍ،
وَأُتِيتُ
بِرُطَبٍ
مِنْ رُطَبِ
ابْنِ طَابَ
فَأوَّلْتُهُ
أن
الرِّفْعَةَ
لَنَا في
الدُّنْيَا،
وَالْعَاقِبةَ
في اŒخِرَةِ،
وَأنَّ
دِينَنَا
قَدْ طَابَ[.
أخرجه مسلم
وأبو داود .
Hz. Enes (radyallahu
anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in
şöyle söylediğini işittim:
"Ben bu gece, rü'yamda, kendimi
Ukbe İbnu Râfi'nin evinde imişim gördüm. Orada bana İbnu Tâb denen
cinsten taze hurma getirildi. Ben bu rüyayı
şöyle te'vil ettim: "Yükselme
dünyada bizimdir, âhirette de hayırlı âkibet bizimdir, dinimiz
de
tamamlanmıştır."
[Müslim, Rü'ya 18, (2270);
Ebu Dâvud, Edeb 96, (5026).]
وعن
ابن عمر
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهما قال:
]قال رسولُ
اللّه #:
رَأيْتُ
امْرَأةً
سَوْدَاءَ ثَائِرَةَ
الرَّأسِ
خََرَجَتْ
مِنَ الْمَدِينَةِ
حَتَّى
نَزَلَتْ
بِمَهْيَعَةٍ
وَهِىَ
الجُحْفَةُ؛
فَأوَّلْتُ
أنَّ وَبَاءَ
الْمَدِينَةِ
نُقِلَ
إلَيْهَا[. أخرجه
البخارى
والترمذى .
İbnu Ömer (radıyallahu
anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)
şöyle demişti:
"Ben (rüyamda), saçları
karma karışık siyah bir kadının Medine'den çıkıp Mehye’a'ya indiğini gördüm. Burası Cuhfe'dir. Ben bunu, Medine'deki vebanın oraya nakledilmesine yordum."
[Buharî, Ta'bir 41, 42, 43; Tirmizî, Rü'ya 10, (2291).]
ـ
وعن عائشة
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالت:
]رَأيْتُ
ثََثَةَ
أقْمَار سَقَطْنَ
في حُجْرَتِى
فَقَصَصْتُ
رُؤْيَاى
عَلى أبِى
بَكْرٍ
فَسَكَتَ.
فَلَمَّا تُوفِّىَ
رسول اللّه #
وَدُفِنَ في
بَيْتِى قال أبُو
بكْرٍ: هذَا
أحَدُ
أقْمَارِكِ
وَهُوَ خَيْرُهَا[.
أخرجه مالك .
Hz. Aişe
(radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rüyamda hücreme üç ayın
düştüğünü gördüm. Rüyamı babam Ebu Bekir (radyallahu
anh)'e anlattım. Sükût etti, cevap vermedi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edip de odama defnedilince Ebu Bekir:
"- İşte (rüyanda gördüğün) üç aydan birisi
ve en hayırlısı!"dedi."
[Muvatta,
Cenâiz 10, (1, 232).]
ـ
وعنها رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالتْ:
]سُئِلَ رسولُ
اللّه # عَنْ
وَرَقَةَ
ابْنِ
نَوْفَل. فقَالَتْ
خَدِيجَةُ
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها: إنَّهُ
قَدْ
صَدَّقَكَ
وَإنَّهُ
مَاتَ قَبْلَ
أنْ تَظْهَرَ.
فقَالَ #
أُرِيتُهُ في
المَنامِ
وَعَلَيْهِ
ثِيَابُ
بَيَاضٍ،
وَلَوْ كانَ
مِنْ أهْلِ
النَّارِ
لَكانَ
عَلَيْهِ
لِبَاسٌ
غَيْرُ
ذلِكَ[. أخرجه
الترمذى .
Yine Hz. Aişe
anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'e Varaka İbnu Nevfel hakkında soruldu. Hz. Hatice (radyallahu
anhâ):
"-
O seni tasdik etti ve sen
peygamberliğini izhar etmeden önce vefat etti" dedi. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)
şu cevabı
verdi:
"- O bana rüyada gösterildi.
Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Şayet cehennemlik olsaydı,
beyaz renkli olmayan bir elbise içerisinde olması gerekirdi."
[Tirmizî, Rü'ya 10,
(2289).]
ـ
وعن جابر
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]جَاءَ أعْرَابىٌّ
إلى رسولِ
اللّه #
فقَالَ: إنِّى
حَلَمْتُ أنّ
رَأْسِى
قُطِعَ
فَأنَا
أتْبَعُهُ.
فَزَجَرَهُ
وَقَالَ:
في المَنَامِ[.
أخرجه مسلم . َ تُخْبِرْ بِتَلَعُّبِ الشَّيْطَانِ بِكَ
Hz. Câbir (radıyallahu
anh) anlatıyor: "Bir bedevî Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip:
"- Rüyamda başımın kesildiğini, kendimin de onun peşine
düştüğünü gördüm" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) adamı azarlayp:
"- Sakın
ha! Şeytanın, rüyanda seninle eğlenmesini kimseye anlatma!" dedi.
[Müslim,
Rü'ya 12, (2268).]
¥
وعن
أمِّ العء
ا‘نصارية
رَضِىَ
اللّهُ عَنْها
قالت: ]لَمَّا
قَدِمَ
المُهَاجِرُونَ
طَارَ لَنَا
عُثْمَانُ
بنُ
مَظْعُونٍ في
السُّكْنَى
فَاشْتَكَى فَمَرَّضْنَاهُ
حَتَّى
تُوفِّى.
قالتْ: فَرَأيْتُ
لِعُثْمَانَ
في المَنَامِ
عَيْناً تَجْرِى
فَأخْبَرْتُ
رسول اللّه #
فقَالَ: ذلِكَ
عَمَلهُ
يَجْرِى
لَهَ[. أخرجه
البخارى .
-
Ümmü'l-Alâ el-Ensâriyye (radyallahu anhâ) anlatıyor:
"-
Muhacirler geldiği zaman (kur'a çekildi), bize Osman İbnu Maz'un'un ağırlanması çıktı. (Onu evimize yerleştirdik.) Hemen hastalandı. Tedavisi ile meşgul olduk. (Şifa bulamadı), vefat etti. Osman (radıyallahu anh)'ı rüyamda gördüm, akan bir çemesi vardı.
Düşümü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e anlattım. Bana:
"-
Bu onun amelidir, onun için akıyor" dedi.
[Buharî, Tabîr 13, 37,
Cenâiz 3, Şahâdât 30, Menâkbu'l-Ensar 46.]
Değerli okurlarım, bu
konu da son buldu.
“Kur’an’daki Asıl İslam Bu” serisinden, bu üçüncü kitabı
yazabilmemi ihsan eden yüce Rabbime,
sonsuz hamdü senalar ederim. O’nun,
kesintisiz lutuflarıyla alemlere rahmet
olarak gönderdiği; Habibi Kibriyası olan
Muhammed Mustafa (s.a.s.)ya ve O’nun güzel ve yüce aile halkı ile güzide
ashabına sonsuz salatu selamlar eder;
tüm müslüman kardeşlerime nihayetsiz kurtuluşlar ve saadetler diler,
bütün insanlara da hidayetler vermesini
rabbimden niyaz ederim.
18.09.2002
İSTANBUL M.Avni (Avnullah )
ÖZMANSUR
Araştırmacı-Düşünür-Yazar
A
Ahad :
Allah'ın isimlerindendir.Bir ve ferd
demektir.
Ahid:Vadetme, söz verme.
Ahiret :
Kıyamet koptuktan sonra bütün insanların
devamlı kalacakları yer.
Akıbet:Bir şeyin sonu,nihayet.
Alem : Yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin
oluşturduğu bütün, evren.
Arş:Yüce makam, Allah'ın kudret ve
saltanatının tecelli yeri.
Asgari :
En az.
Ateist :
İnançsız.
Avam :
Halk tabakası.
Ayet:Kuranı Kerimdeki her bir cümle.
Azamet:
Büyüklük.
B
Bedbaht:
Talihi kötü, talihsiz.
Burç:Muayyen bir şekil ve surete benzeyen
sabit yıldız kümesi.
Büyü:
Tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde
etmek isteyenlerin başvurdukları şeylere verilen ad.
C-Ç
Cann :
Ateşten yaratılan cinlerin babası.
Cariye:Kadın köle.
Cin:Bir cins ateşten yaratılmış olup
dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir.
Cünüb :
Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet
hali.
D
Dabbe:
Sudan yaratılmış her canlı.
Davet:Çağrı, çağırma.
Diyanet:
Din ile ilgili işler,din kurallarına tam
bağlı olma.
E-F
Ebedi:
Sonu olmayan, sonsuz.
Ecir:
Bir iş,bir hizmet karşılığında verilen
şey.
Elçi:
Peygamber,resul.
Emniyet:
Emin olma hali.
Ensar:
Yardımcılar, Resulullah ve diğer müslüman muhacirlere kucak açan Medineli
müslüman
Evren:
Gök varlıklarının bütünü.
Fani:
Gelip geçici, devamlı olmayan.
Fetva:
Bir hadise, bir muamele hakkında hükmü
şeriyye ehli olanın haber vermesi.
Fitne:
İnsanın akıl ve kalbini hak ve
hakikatten saptıran şey.
Fıtrat:
Yaratılış.
G
Gafil:
Bilgisiz, dalgın kimse, Allah'ı unutan
kimse.
Gaflet:
Dikkatsizlik, Nefsine ve hevasına uyarak
Allah'ı ve emirlerini unutmak.
Galaksi:
Gök ada.
Gayb:
Gizli olan, görülmeyen, belirsiz.
Gazab:
Hiddet, öfke, dardınlık, kızgınlık.
H
Hadis:
Peygamberimizin(a.s) sözü, emri ve
hareketleri.
Hakikat:
Bir şeyin aslı ve esası.
Hakimiyet:
Egemenlik, üstünlük.
Hakir:Küçük, ehemmiyetsiz, kıymetsiz.
Halife:
Öncekinin yerine geçen.
Hamd:
Övmek, Cenab-ı Hakk'a karşı kulların
memnuniyetlerini bildirmesi.
Hassasiyet:
Duygulu olmak,
dikkatlilik.
Hayy:
Allah'ın sıfatlarından olup diri olmak
manasına gelir.
Hikmet:
Eşyanın ahvalinden, harici ve batini
keyfiyetlerinden bahseden ilim.
Hilkat:
Doğuştan gelen vasıf.
Hizb:
Cemaat.
Huri:
Pek güzel ve güzellikleri
tavsif ve tarif edilemeyecek kadar güzel cennet kızları.
Hüküm:
Bir meselenin tetkik
edilmesinden sonra varılan karar.
I-İ
İbrik:
Su ve sulu şeyler koymaya
yarayan kulplu emzikli kap.
İdrak:Anlama.
İlah:
Tanrı.
İlham:
Allah tarafından kalbe
gelen mana.
İnkar: Bilmeme, tanımama,
reddetme.
İnzal:
İndirme, indirilme.
İrşad:
Doğru yola götürme.
İtidal:
Bir halde ifrat ve
tefride düşmeden vasat derecede olmak.
İtiraf:
Suçunu söylemeyi kabul
etmek.
K
Kafir: Allah'ı inkar eden.
Kandil:
İçinde sıvı bir yağ ve
fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı.
Kast:
Kasıt.
Kayyum:
Belli bir işin yapılması için
görevlendirilen.
Kibir:
Büyüklenme, kendini beğenme.
Kıyamet:
Dünyanın sonu ve bütün ölülerin
dirilerek mahşerde toplanacağı zaman.
Köle:
Savaşta tutsak alınan, özgürlükten
mahrum bırakılan erkek, esir.
Kudret:
Güç,takat.
M
Mabud:
Kendisine ibadet edilen ilah.
Mağfiret:
Bağışlanma.
Ma'rifet:
Bilme,hüner.
Mehir:
Evlenme muamelesinde erkek tarafından
kadına verilen nikah bedeli.
Melik:
Mülk sahibi, Hakim-i Mutlak.
Mescid-i
Aksa: Kudüste bulunan
mescid.
Mesih: İsa (a.s)'a verilen isimlerden biri.
Mucize:
Peygamberlere nasib olan harika haller.
Muhacir:
Yerleşmek üzere başka bir yere giden.
Mutedil: Düşünce, iş v.b’de aşırıya
kaçmamak.
Mübeşşirat:
Müjdeleyenler.
Müderris:
Ders veren profesör, medrese hocası.
Mükafat:
Ödül.
Münezzeh:
Temiz, arı, uzak.
Mürşid:
Doğru yola yönelten.
Müsbet: Olumlu.
Müşahede:
Gözlem, Gözlemek.
Müşrik:
Allah'a ortak koşan.
N
Nazil: İnen, iniş.
Nazır:
Bir yere doğru bakan.
Nezir: Adak, uyaran.
Nur: Allah tarafından gönderilen parlaklık.
Nutfe:
Döl suyu.
Nübüvvet:
Peygamberlik.
P
Peyder Pey
: Azar azar.
R
Rahmet: Allah'ın birinin suçunu bağışlaması, merhamet
etmesi.
Rayiha: Güzel koku.
Rehber:
Kılavuz.
Risalet:Peygamberlik.
Rivayet:
Peygamberimizden işittiklerini veya
sahabeden duyduklarını başkasına anlatması.
Ruh: Canlıları ayakta tutan, hisler alemiyle irtibatı
sağlayan gözle görülmeyen varlık.
S-Ş
Sahih:
Halis, kusursuz.
Saadet:
Mutluluk.
Sadık:
Doğru, gerçek, dostluğu ve bağlılığı
içten olan.
Sebil:
Kutsal günlerde karşılık beklemeden
dağıtılan içme suyu.
Seher:
Sabah'ın gün doğmadan önceki zamanı.
Selamet:
Esen olma durumu, esenlik.
Sema:
Gökyüzü, mevlevilerin zikir esnasında yaptıkların
hareket.
Sinsi:
Kötülük yaparken hızlı ve kurnaz olan.
Sur:
Kale duvarı.
Suvari:
Atlı asker.
Şefaat:
Afv için vesile olmak.
Şehid:
Allah yolunda canını feda eden.
T
Takva:
Allahdan korkma, farzları yapmak, haramlardan
kaçmak.
Tanrı: İlah.
Tefekkür:
Düşünme.
Tesbih:
Allah'ı tenzih manasında
"Subhanallah" demek.
Tevekkül:
İşi başkasına ısmarlamak, sebeplere tevessül
ettikten sonra işi Allah'a(c.c) bırakma
Te'vil:
Yorumlama (Ayet ve hadisler ışığında)
Te'yid:
Kuvvetlendirme, saplamlaştırma.
Tövbe: İşlediği bir günah veya suçtan pişman
olarak birdaha yapmamaya karar verme.
U-Ü
Ulema:
Alimler
Ülfet:
Alışma,kaynaşma.
Ümmi:
Okuma yazması olmayan
V-Y
Vahdet:
Birlik, yalnızlık, teklik.
Vahiy:
Bir fikrin,bir hakikatın
veya emrin Allah(C.C) tarafından Peygambere bildirilmesi
Varis:
Kendisine miras düşen
kimse.
Vehim: Kuruntu.
Veli:
Dost, yardımcı.
Vesvese: Şüphe, tereddüd,
kuruntu, aslı olmayan ihtimaller.
Z
Zalim:
Zulmeden, acımasız ve
haksız davranan.
Zann:
Zannetme, sanma.
Zebani:
Cehennem bekçisi.
Zerre: Çok küçük parçacık.
Zürriyet:
Nesil.
Ziyafet:
Konukları yemekli eğlenceli ağırlama,
şölen.
1-Kur’an-ı Kerim
2-Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt)
İbrahim Canan, Ankara: Akçağ Basım-Yayım Pazarlama A:Ş: No:38, 1998
3-M. Asım Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt)
İstanbul: Şamil yayınevi, 1987
4-İbrahim Halebi, İzahlı Mülteka-El
Ebhur (4cilt) Tercemesi, Mustafa Uysal, İstanbul:1968
5-Ebu Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi,
Tarihi Taberi Tercemesi, Terc. Mustafa Can, Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt)
6-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an
Dili, İstanbul: Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt)
7-İbni Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An
İktirafil-Kebair (İslamde Helaller Ve Haramlar)Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi
Şentürk, İstanbul: Kayıhan Yayınları, No: 15, 1970 (2cilt)
8-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in
Türkçe Meal-i Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat, 1985
9-Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslamiyye
Ve İstilahat-ı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi 1968 (8cilt) İstanbul
10-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in
Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları (8cilt) Ankara: 1991
11-Seyyid Kutub, Fizilal-İl-Kur’an,
Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul:
(16 Cilt)
12- İmam-ı Rabbani Ahmet Faruki
Serhendi, Mektubat Tercemesi, H.H.Işık, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1968
13-İmam-ı Buhari.Tecrid-i Sarih
Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi. Babialide Sabah Neşriyat: İstanbul
(4cilt) 1996
14-Konyalı Mehmet Vehbi, Ahkam-ı
Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966
15-Sülemi Ve Tasavvufi Tefsiri
Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969
16-Hasan Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve
Türkçe Meali, 5. Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş. İstanbul: 1990
17-Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce
Meali, Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985
18-Ömer Özsoy Ve İlhami Güler,
Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44 1997
19-Ali Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim
Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.L992
20-İmam Taberi Tefsiri, Ümit Yayıncılık,
No:1 Terc. Mehmet Keskin (6 Cilt)
21-Türkçe Sözlük, Şamil Yayınevi “A.
Salih Erüz, Kahraman Aksakal” İstanbul, 1984
22-M. Fuat Abdülbaki, Mevzularına Göre
Ayet-İ Kerimeler Ve Mealleri. Terc. Bekir Karliğa, Şamil Yayınevi, İstanbul (2
Cilt)
23- H. Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim
Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1962 (3 Cilt)
24-Konyalı Mehmet Vehbi,
Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1966 (15 Cilt)
25-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’andaki İslam,
Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994
26-Muhammed Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü
Ve’l-Mercan, Terc. İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca, Seriyye Kitabevi, Konya, 1979
(3 Cilt)
27-Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i
Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim –Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları, 12 Cilt
28-İmam Gazali, İhyai Ulumu’d-Din
Terc.Ali Arslan. B. Arslan Yayınları, İstanbul, 1978, 10 Cilt
29-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Gerçek
Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar
Serisi-1, Ankara, 1991
30-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Kur’anın
Ve Peygamberimizin Çağımızı Aşan Mesajları, Nurdan Damlalar Serisi-2,
Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991
3l-M. Avni (Avnullah) Özmansur, Başsız
Şehid, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-3, Ankara, 1995
32-Seyyid Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni
Eş-Şafi, Et-Tacü’l Camiu li’l Usul Fi Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak,
İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980
33-Sünen-i Tirmizi Terc. Müterc. Osman
Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt
34-Kur’an Kelimelerinin Anahtarı,
Terc.Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986
35-Hasan Karakaya Ve Diğerleri, Kur’an-ı
Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1981
36-Ali Arslan, Kur’an-ı Kerim Ve Meali,
Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul
37-A. Fuad Abdülbaki, Mevzularına Göre
Ayet-i Kerimeler Ve Mealleri, Şamil Yayınevi, İstanbul
38-Şeyhü’l-İslam Burhaneddin Ebu’l Hasan
Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc. Ahmet Meylani, El Hidaye Tercümesi, 4 Cilt,
Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986
39-Hüseyin Cisri Efendi, Terc.Manastırlı
İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc.Bahar Yayınevi, İstanbul, 1980
40-Yrd. Doç. Dr. Ahmet Önkal,
Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık, Konya, 1989
41-Sir Muhammed İkbal, Cavidname, İş
Bankası Yayınları, Ankara, 1958
42-Yusuf El Kardavi, Terc.Mustafa Varlı,
İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları, Ankara
43-Prof. Muhammed Ebu Zehra, Terc. Osman
Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976
44-Prof. Muhammed Hamidullah, İslama
Giriş, Terc. Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961
45-Prof. Dr. Ahmet Eş-Şerebasi, Terc.
Naim Erdoğan, 75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile Yayınları, İstanbul, 1981
46-Abdülkerim Ceyli, Terc.Abdülkadir
Akçiçek, İnsan-ı Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1971
47-Muhyiddin-i Arabi, Terc.Selahaddin
Alpay,Futuhat-ı Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul, 1971
48-Mehmet Emre, Zamanımızın Meselelerine
Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları, İstanbul, 1987
49-Usul-i Hadis Ve Mezuat-ı Aliyyü’l
Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1964
50-Muhyiddin-i Nevevi, Riyazu’s-Salihin
Min Kelami Seyyidi ‘l Mürselin, 3 Cilt, Terc. Kıvamü’d-Din Burslan-H. Hüsnü
Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1964
51-Abdülkadir Geylani, İlahi Armağan,
Terc. Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul, 1968
52- İslami Bölgeler Ansiklopedisi,
Komisyon, 3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1993
53-Abdullah Yeğin Ve Diğerleri,
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav Yayıncılık, İstanbul, 1967
54-Prof. Dr. Hasan Erel Ve Diğerleri,
Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988
55-Kitab-ı Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid
(Tevrat Ve İncil), Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1958
56-Barnabas İncili, Terc. Mehmet Yıldız,
Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul
57-İmam Şarani, Terc.Halil Günaydın,
Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret Ve Ahir Zaman Alametleri,
Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980
58-İmam Gazali, Kimyay -ı Saadet, Terc.
A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1971