www.avnullahozmansur.com
NURDAN DAMLALAR SERİSİ-2
KUR’ÂN’IN ve PEYGAMBERİMİZİN
ÇAĞIMIZI AŞAN
MESAJLARI
M.Avni
( Avnullah) ÖZMANSUR
İÇİNDEKİLER
Tehdit
Âyetlerinin Peygamberimizin Şahsında Bize Ait Olduğu.
Çağları
Aydınlatan Yüce Peygamber(manzum)
Ø Farkına Varmadığımız Halde Dünya Dönüyor.
Ø Müslümanlar Dahi (Semaya )Çıkacaktır.
Ø İnsan Baksın Neden Yaratıldı?
Ø
Hz.Peygamber 1400 Sene Öncesinden Şöyle buyuruyor.
Ø
Kainatın Sırrını Öğrenmek Dini Bir Vazife midir?
Ø
Bazı Denizlerin Suyu Birbirine Karışmaz.
Ø
Cenâb-ı Hakk’ın Şu Gayri Mütenâhi Fezada Çok Âlemleri Vardır.
Ø
Madde Âlemi Çiftler Halindedir.
Ø Peygamberimiz (S.A.S) Hakkında Ne Demişlerdi.
Ve bu konu başlıklarının içinde bulunan daha bir çok
konular: Gazdan başlayan hayat-Semadaki
yollar- Yıldızlardaki islam- Yerde yaşayanlarla gökte yaşayanlar birleşecek mi
–Erkekli dişili yaratılan bitkiler –Bilinmeyen ikinci doğu,batı –
Peygamberimizin parmaklarından fışkıran sular ve yürüyen ağaçlar – Taşıyıcı ve
aşılayıcı olan rüzgar-Kara delikler.
7
İslâm Tarihi’nde, ‘’Cahiliyye
Dönemi’’ diye adlandırılan dünya atmosferinin karardığı, insanların Hak yoldan
uzaklaştığı, zayıfların ezildiği, mazlumların inlediği, yoksulların feryad
ettiği, herkesin büyük bir arayış içinde olduğu ve kurtuluş müjdesi beklediği
bir zamanda nâzil olan İlâhi mesajlar, kâinatı ve insanlık ufkunu bir anda
güneş misali aydınlatmaya başladı.
Beşeriyet için en büyük rahmet,
hidayet ve şifa kaynağı olan bu İlâhi mesajlar , insanlara hak yolunu
göstermiş, zayıfları ezilmekten kurtarmış, mazlumların iniltisini, yoksulların
feryadını dindirmiş, ebedî huzur ve mutluluk yollarını göstermiştir.
Bu ilâhi mesajlar (Kur’an-ı Kerim
âyetleri), nazil olmaya başladığı zaman, o günkü insanlık ufkunu aydınlattığı
gibi hiç şüphesiz çağlar ötesine de ışık tutmuştur.
Ancak, 21. Yüzyıla ayak bastığımız
günümüzde bile , bu ilâhi mesajların bir kısmını hikmeti hâlâ çözülememiş; bu
ilâhi mesajları bize tebliğ eden kâinatın en büyük insanı sevgili
Peygamberimizin çağları aydınlatan altın sözlerinden (hadis-i şeriflerden)
bazılarının da sırlarına erişilememiştir.
Şu hususu özellikle ve iftiharla
belirtmek gerekir ki; ilim ilerledikçe Kur’an-ı Kerim’in bu ilâhi mesajları ve
sevgili Peygamberimizin altın
sözleri daha iyi anlaşılacak,
hikmet pınarından dökülen damlalar
insan idrakini fikir karmaşasından kurtarıp, görüş ve düşünce ufkunu duru ve
berrak bir hâle getirecektir. Zira günümüzde en meşhur ilim adamlarının,
çalışmalarında Kur’an âyetlerini ve sevgili Peygamberimizin altın sözlerini
rehber ve ilham kaynağı olarak kabul ettikleri inkâr edilemez bir gerçektir.
Yıllardan beri toplumumuzun,
özellikle kültür seviyesi yüksek olan aydın kesiminde, Kur’anın ve
Peygamberimizin insan idrakini aydınlatan, gönlünü nurlandıran, ruhunu doyuran,
istikbâline ışık tutan mesajlarını ihtiva eden kıymetli bir esere büyük ihtiyaç
duyuluyordu.
Değerli ilim adamı sayın M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR hocamız
tarafından kaleme alınan, ‘’KUR’ANIN VE
PEYGAMBERİMİZİN ÇAĞIMIZI AŞAN
MESAJLARI ’’ isimli bu çok kıymetli
eserin, büyük bir boşluğu dolduracağı; Üniversite Öğretim Üyeleri , Öğretmen ve
öğrenciler, Araştırmacı ve Yazarlar , İlim adamları, müftü ve vaizler ve din
hizmetiyle görevli her müslüman için kaynak bir eser olacağı inancındayım.
Büyük önem arzeden bu çok kıymetli eseri, yayınevimize
kazandıran değerli hocam M .
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
‘a şükran ve minnet duygularımı sunmayı bir görev sayıyorum.
Kuruluşunu tamamladığı günden bu yana
yayınladığı birbirinden güzel eserleriyle Türkiye’de bir çığır açan
‘’ALTINKALEM YAYINLARI’’ nın her yeni eserini okuyup
bir örnek yayın hizmetlerinden dolayı telefonla veya mektupla takdir, tebrik ve
teşekkürlerini bildiren saygıdeğer okuyucularımıza , her satırı altın
kıymetinde olan bu kaynak eseri önemle tavsiye ediyorum.
Bayram ALTAN
Altınkalem
Yayınları
F.Yayın
Koordinatörü
9
Allah’a (c.c)a Hamdü senalar (bütün övgülerin hepsi) ; Sevgili
Habibi edibi Resûl-i
kibriyasına. Peygamberimiz
efendimize , âl ve ashabına , ev halkına ve güzel arkadaşlarına , sonsuz salâtü
selâmlar olsun. O’nun velilerinin , dostlarının sırları mukaddes, dereceleri
yüksek olsun. O’na inanan bütün
mü’minlere de rahmetler, mağfiretler ve bağışlanmalar olsun.
Yazmaya başladığım bu kitaba ait gerçek kaynaklara dayanan bilgilere,
Şeytan’ın ve zararlı hislerin karışmaması ve tüm şer kuvvetlerden emin kılması,
bu kitaba feyizli, bereketli, faideli ve kelimelerini diri kılmasını, en yüce
olan zatı’nın ve en çok sevdiği Muhammed Mustafa’sının rızasına uygun olarak
yazılmasını diler; Ezel’in, Âhir’in, Zahir’in, Bâtın’ın Malik’i, sahibi olup;
İlmi, Aklı ve her şey’i yoktan yaratan
ve bize, şah damarımızdan daha yakın olduğunu , kalbimizle bizim aramızda hazır
bulunduğunu bildiren
(1) . (2) hiçbir mekân ile kayıtlı olmayıp, her ân her
yerde hazır nâzır olân
Rabb-i Rahimimden , sonsuz
merhametine , Raûf – Rahim ve Vedûd
ismine sığınarak yalvarır ve niyaz ederim .
11.11.1990 M . Avni ( Avnullah )
ÖZMANSUR
MALATYA
Kaf 16 (1
)
Enfâl 8
(2 )
GİRİŞ
|
Rabbimiz olan Allah’ı ve O’nun en çok sevdiği ve âlemlere rahmet
olarak gönderdiği ve müstesna bir lütufla; Cebrâil aleyhisselâmın dahi
giremeyeceği, Sidre-i Münteha’ya ‘’Kabe
kavseyn ev edna’’ buyurduğu, yani bir yayın iki ucu arasından daha az, bir
mesafeye kadar yaklaştırıp, Mirac ile sohbetine aldığı ve ‘’nurlar saçan bir kandil’’ diyerek
vasıflandırdığı, bütün insanlığın efendisi, Peygamberimiz efendimizi sonsuz
derecede seviyorum.
Buna rağmen çocukluğumdan beri,
İslâmdan uzaklaşan müslümanların perişan hallerine bağrı yanan bir mü’min
olarak, perişanlığımızı ve mesuliyetimizi dile getiren bir çok şiirler yazdığım
hâlde, Peygamberimiz efendimize hitaben hiçbir şey yazamadığım için çok
üzülüyordum.
Nihayet
Rabbim bu aciz kuluna acıdı da, birkaç satırla da olsa O’na seslenmeyi nasip
etti.
Peygamberimiz efendimizi ifrat ve
tefritten arınmış ve bilhassa Kur’an ve hadisler ışığında tanıyabilmek ve aynı
ölçülerde siz kardeşlerime aktarabilmek için, yıllardan beri yaptığım
araştırmalarımı, manzum olarak kaleme almak nasip oldu.
Bu
çalışmalarımda şu hususları aydınlatmak
hedeflenmiştir :
1-
Kur’anın, asrımızdaki mucizeleri,
yani Kur’anı Mübinin bin dörtyüz sene evvel bildirdiği, (tafsilat ileride
geleceği için kısa geçiyorum) imsanlar tarafından hâlen bulunamamış ve
erişilememiş olan, bazılarının ise ancak son senelerde bulunabildiği ilmî, Fennî
gerçeklerin izahı....
2-
Peygamber efendimizin Cenabı Allah’ın yanındaki değeri, yetkileri
ve bize tanıtma şekli ile Peygamberimizin asrımıza bakan MUCİZE’leri.
3-
Yalnız bu ümmete ait özellikler ve
tüm ümmetlerden nasıl üstün olduğu. Ve gündeme gelmemiş bir çok mevzular.
Bu hususları dile getirirken, yeni
bir usûlle huzurunuza çıkmayı uygun buldum. İleride göreceğiniz gibi, manzum
olarak yazılan her satırda, en az bir kaynak gösterilmiştir. Bunları siz
değerli okuyucuların, verilen kaynaklarda araştırıp karşılaştırması, çok zaman
alacağı gibi, bir çoklarını kütüphanenizde bulamayabilirsiniz. Bu sebeple bir
kolaylık olsun diye; Kaynakların ilgili sahifelerinin bir sûretini , bu kitabın
kaynaklar bölümüne, aynen almakla, siz değerli okuyucularıma büyük bir kolaylık
sağlamayı düşündüm.
Peygamberimiz efendimizi, hakkıyla
tanıyabilmemiz kattiyyen mümkün değildir. Fakat kendi gücümüzle tanıyabilmemiz
için; O’nu, en üstün şekilde yaratıp, terbiye edip bize örnek olarak gönderen
Rabbimizin, O’nu bütün üstünlükleriyle tanıtan âyeti kerimelerine geçmeden
önce, çok mühim bir hususu açıklamayı uygun buldum.
Bazı kitap
yazan kardeşlerimiz, yüksek ilme erişemedikleri
13
Dinde; Fâruk. Fâkih ve Râsih
olamadıkları için: Peygamberimiz efendimizin şahsında, bizlere yapılan, ikaz,
tenbih, tehdit ve uyarı şeklindeki bazı hitapları, kelimenin zahirine bakarak
(1) Peygamberimizin bizzat şahsınaymış gibi yanlış anlıyor, yanlış mana
veriyorlar. Gerçekte ise o çeşit hitaplar O’nun yüce şahsında biz inananlara ve
tüm insanlaradır.
Burada alimlerin de derece
derece olduklarını ifade etmek
isterim.(2) Bir kimse âlim olur, FÂKİH olmayabilir.(3) Âlim ve fâkih olur, HÂKİM olmayabilir.(4) Kendisine HİKMET verilmemiştir. Bunlarla
beraber FÂRUK olmayabilir.(5) FURKAN verilmemiştir. Nihayet ilimde RÂSİH
olmayabilir. (6) Bütün bunlar yalnız
çalışmakla, okumakla elde edilemeyen; fakat sakınan takva sahipleri için
Rabbimizin, razı olup sevdiklerine verdiği, yüksek ikrâm ve lutuflardır.
Hitap mevzuunun izahına geçmeden
evvel, ilim verilenler ve O’nların
dereceleriyle ilgili bazı âyetleri buraya almayı uygun buldum. Rabbim
bizleride onlardan etsin.
(1) ‘’... Yoksa sözün zahiri ile mi...’’(12/33)
(2) ‘’... Kimi dilersek O’nu nice derecelerle
yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde
daha iyi bilen vardır.’’ (12/76)
(3) ‘’ Allah kendisine hayır dilediği hayır
dilediği kimseyi, dinde FÂKİH (yüksek anlayış sahibi) yapar. Ben ancak size
şeriatı dağıtıp açıklamaktayım, anlama kabiliyetini veren Allah’tır. Ve bu
ümmet hak din
üzere bulunmakta
devam edip gidecektir. Karşı
koyanlar, kıyamete kadar onlara zarar vermiyeceklerdir.’’ (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi.)
(4) ‘’Allah dilediğine HİKMET’i ihsan eder.
Kimede hikmet verilmişse muhakkak O’na
çok hayır verilmiştir. Bu âyetleri ancak olgun akıl sahipleri düşünürler.’’
(2/269)
(5) ‘’ Ey inananlar! Eğer Allah’tan korkarsanız, O
size FURKAN kılar. (İyi ile kötüyü ayırt edecek bir nur verir), suçlarınızı
örter sizi yarlığar (bağışlar) Allah büyük lutuf sahibidir.’’ (8/29)
(6) ‘’ (Habibim) Sana indiren O’dur.Ondan bir
kısım âyetler muhkemdir ki, bunlar
kitabın anası (temeli)dir. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kâlplerinde
eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak ve O’nun teviline yeltenmek için, O’nun
müteşabih olanına tabi olurlar. Halbuki O’nun tevilini Allah’tan başkası
bilmez. İlimde RÂSİH olan (yüksek payeye erenler) ise; Biz O’na inandık, hepsi
Rabb’imizin katındadır derler. Aklıselim sahiplerinden başkası düşünüp
anlamaz.’’ (3/7)
Yukarıdaki âyeti kerimelerin ve
hâdisi şerifin ışığında, âlimlerin çeşitlerini öğrendikten sonra, mevzumuz
olan, ikaz ve tehdit âyetlerinin kime ait olduğunu görelim:
Hepiniz bilirsiniz, Peygamberimiz
efendimiz, annesinden doğmadan iki ay önce babası Abdullah’ı, altı yaşında iken
annesi Amine’yi kaybederek yetim ve öksüz kalmıştı. Bu husus kat’i bir gerçek
iken; aşağıdaki âyeti kerimeleri hep
beraber okuyalım ve iyice düşünelim.
Bu tip hitaplar, Allah’ın Resûlüne
mi, yoksa O’nun mübarek şahsında biz
inananlara mı? Anlıyalım.
İşte YUNUS
sûresinin 106.ncı âyetiyle, aynı anlamdaki İSRA sûresinin âyetleri:
‘’ Allah ile beraber başka ilah edinme, sonra
kınanmış ve dayanaksız kalırsın’’ (isra/22)
‘’ Rabb’in kesin olarak şunları emretti; Ancak kendisine ibadet edin,
ana baba’ya güzellikle muamele edin, eğer onlardan biri veya ikisi SENİN
yanında ihtiyarlık haline ulaşırsa, sakın onlara-öf- bile deme ve onları
azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle’’(isra/23)
‘’ İkisine de acıyarak tevazu kanadını indir ve şöyle de: -Ey Rabbim!
Onlar beni küçükken terbiye edip yetiştirdikleri gibi sen de kendilerine
merhamet et-‘’ (isra/24)
Geliniz
bilhassa şu ifadeyi hep beraber tekrar okuyalım.
‘’ Eğer onlardan biri veya ikisi SENİN yanında ihtiyarlık haline
ulaşırsa, sakın onlara -öf- bile deme ve onları azarlama.’’
Yukarıda arz ettiğim gibi, daha
doğmadan babasını, altı yaşında iken annesini kaybeden, yetim ve öksüz kalan ve
tüm insanlığa örnek olarak gönderilen Allah’ın Resûlü nasıl bu suçlamaların
hedefi olabilir.?
Evet bu ve bunun gibi hitaplar,
gerçekte O’na değil, zahiren O’nun yüce şahsında biz müminlere ve bütün
insanlaradır.
Nitekim
değerli âlimlerimiz de bunu böyle anlamış ve izah etmişlerdir.
BU ÂYETLERİN TEFSİRLERDEKİ İZAHI
İşte birkaç örnek;
1- Elmalılı Hamdi YAZIR. Hak Dini Kur’an Dili
isimli tefsirinde: ‘’Ey insan!’’
diye başlıyor ve devam ediyor.(Cld.5.sh.3174.)
2- Konyalı Mehmet VEHBİ, Hulasatül Beyan isimli
tefsirinde ise; ‘’ yani amelinden ahiret murat etmek ve amelinden menfaat
görmek, imana mütevakkıf olunca, ey hitaba kabiliyetli olan İNSAN! Sen Allah’la
beraber başka bir ma’bud’a ibadet ve Allah’tan gayrı ma’budun vücudunu kabul
etme ki, nas indinde ve Allah teâla
huzurunda melûm, mahzûn ve yardımsız oturmayasın..... Fahri RÂZİ’nin beyanı
veçhile ‘’ Bu âyetteki hitap, zahiren Resûlullah’a ise de, hakikatle hitap
ümmetinedir. Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü Resulullah bütün measiden
masum olduğu gibi, şirkten masum olduğu da evleviyetle sabit olduğundan, Resûlullah’ın İlâh’ı aharın vücudunu itikad etmesi, me’lum
ve mezmûm olarak oturması mutasavver olamaz’’(cld.8 sh.2966.)
3- Aynî âyeti kerime Seyyit KUTUB’un, Fi
Zilâlil-Kur’ân isimli tefsirinde şöyle izah ediliyor: “Şirk yasak ediliyor ve
Allah’a şirk koşmanın korkunç neticesi bildiriliyor. Emir umumi olmakla
beraber, âyette müfret sığasıyla kullanılmıştır. Böylece HER FERT hitabın
bizzat kendisine yapıldığını, emrin kendisine geldiğinin şuuru içine
girmektedir. İtikat meselesi ferle alakalı meseledir. Her şahıs itikat
hususunda bizzat mes’ûldür.....” (cld.9.sh.304)
Bu âlimlerimizin izahıyla da mevzu aydınlatılmış oldu. Allah cümlemize
güzel anlayışlar ihsan etsin.
Biz ana bölüme geçmeden önce Yüce
Rabb’imizin Sevgili Peygamberi ile ilgili olarak indirdiği âyeti kerimelerden
bazılarını, bereketlenmek için okuyalım. O tüm insanlığın efendisini,
Rabb’imizin bizlere ve bütün insanlığa nasıl tanıttığını görelim. Bu âyetlerin
büyük bölümü ileride ayrıca kaynaklarda verilecektir.
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit bir müjdeci (gittikleri yolun kötü
akıbetinden) korkutucu, Allah’’n izniyle O’’un yoluna davetçi ve nûrlar saçan
bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab/45-46.)
يَا
أَيُّهَا
النَّبِيُّ
إِنَّا
أَرْسَلْنَاكَ
شَاهِدًا
وَمُبَشِّرًا
وَنَذِيرًا {45}
وَدَاعِيًا
إِلَى
اللَّهِ
بِإِذْنِهِ
وَسِرَاجًا
مُّنِيرًا {46}
“De ki; eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki;
Allah da sizi sevsin , günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır. Çok
merhamet edicidir. De ki; Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Eğer yüz
çevirirseniz, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez.” ( Ali İmran/31-32.)
قُلْ
إِن كُنتُمْ
تُحِبُّونَ
اللّهَ
فَاتَّبِعُونِي
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ وَيَغْفِرْ
لَكُمْ
ذُنُوبَكُمْ
وَاللّهُ غَفُورٌ
رَّحِيمٌ {31}
قُلْ
أَطِيعُواْ
اللّهَ
وَالرَّسُولَ
فإِن
تَوَلَّوْاْ
فَإِنَّ
اللّهَ لاَ
يُحِبُّ
الْكَافِرِينَ
{32}
Allah’a ve Resûlüne ita
at edin, tâ ki esirgenesiniz. Ant olsun ki müminler daha evvel apaçık
ve kat’i bir sapıklık içinde
bulunuyorlarken Allah içlerinden ve kendilerinden, onlara âyetlerini okur,
onları tertemiz yapar, onlara kitap ve HİKMETİ öğretir, bir Peygamber göndermiş
olduğu için, büyük bir lütufta bulunmuştur.” ( Ali İmran/164)
لَقَدْ
مَنَّ اللّهُ
عَلَى
الْمُؤمِنِينَ
إِذْ بَعَثَ
فِيهِمْ
رَسُولاً
مِّنْ أَنفُسِهِمْ
يَتْلُو
عَلَيْهِمْ
آيَاتِهِ
وَيُزَكِّيهِمْ
وَيُعَلِّمُهُمُ
الْكِتَابَ
وَالْحِكْمَةَ
وَإِن
كَانُواْ مِن
قَبْلُ لَفِي
ضَلالٍ
مُّبِينٍ {164}
“ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin... , Peygambere ve sizden olan
emir sahiplerine itaat edin. Bir şeyde ihtilafa düşer, çekişirseniz, (onlara
başvurun) Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, böyle yapmanız hayırlıdır. Hem de sonu daha güzeldir.”
(Nisa/59)
يَا
أَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُواْ أَطِيعُواْ
اللّهَ
وَأَطِيعُواْ
الرَّسُولَ
وَأُوْلِي
الأَمْرِ
مِنكُمْ فَإِن
تَنَازَعْتُمْ
فِي شَيْءٍ
فَرُدُّوهُ إِلَى
اللّهِ
وَالرَّسُولِ
إِن كُنتُمْ
تُؤْمِنُونَ
بِاللّهِ
وَالْيَوْمِ
الآخِرِ
ذَلِكَ
خَيْرٌ
وَأَحْسَنُ
تَأْوِيلاً {59}
“Öyle değil. Rabb’ine ant olsun ki; Onlar aralarında çıkan ihtilaflı
şeylerde seni hâkem yapmadıkça, sonra da verdiğim hükümden, kendilerinde hiçbir
sıkıntı duymadan,
Tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. (Nisa/65)
فَلاَ
وَرَبِّكَ
لاَ
يُؤْمِنُونَ
حَتَّىَ
يُحَكِّمُوكَ
فِيمَا
شَجَرَ بَيْنَهُمْ
ثُمَّ لاَ
يَجِدُواْ
فِي
أَنفُسِهِمْ
حَرَجًا
مِّمَّا
قَضَيْتَ
وَيُسَلِّمُواْ
تَسْلِيمًا {65}
“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse; İşte onlar, Allah’ın kendilerine
nimet bahşettiği, Peygamber’lerle, Sıddîklarla, Şehitlerle ve iyi kimselerle
beraberdirler. Arkadaş olarak bunlar ne güzeldir.” (Nisa/69)
وَمَن
يُطِعِ
اللّهَ
وَالرَّسُولَ
فَأُوْلَـئِكَ
مَعَ
الَّذِينَ
أَنْعَمَ
اللّهُ عَلَيْهِم
مِّنَ
النَّبِيِّينَ
وَالصِّدِّيقِينَ
وَالشُّهَدَاء
وَالصَّالِحِينَ
وَحَسُنَ
أُولَـئِكَ
رَفِيقًا {69}
“Kim Peygambere itaat ederse; gerçekten O Allah’a
itaat etmiş olur.” (Nisa/80)
مَّنْ
يُطِعِ
الرَّسُولَ
فَقَدْ
أَطَاعَ
اللّهَ وَمَن
تَوَلَّى
فَمَا
أَرْسَلْنَاكَ
عَلَيْهِمْ
حَفِيظًا {80}
“Rahmetim
her şeyi kuşatmıştır. O’nu (bilhassa) sakınanlara, zekât verenlere ve
âyetlerimize inananlara yayacağım.
Onlar öyle kimselerdir ki; Yanlarındaki Tevratta ve İncil’de yazılı
buldukları, Ümmî Nebi olan Peygamber’e uyarlar, ki O peygamber, onlara iyilikle
emreder, onları kötülükten men eder. İyi ve temiz şeyleri HELÂL eder, kötü ve
zararlı şeyleri HARAM kılar. O’nların ağır yüklerini, Sırtlarında olan
zincirleri indirir.
İşte O’na iman edenler, O’na tazîm edenler, O’na YARDIM edenler ve
O’nunla indirilen nura uyanlar yok mu! O’nlar selâmete erenlerin tâ
kedileridir.” (Arâf/156-157)
وَاكْتُبْ
لَنَا فِي
هَـذِهِ الدُّنْيَا
حَسَنَةً
وَفِي
الآخِرَةِ
إِنَّا
هُدْنَـا
إِلَيْكَ
قَالَ
عَذَابِي
أُصِيبُ بِهِ
مَنْ أَشَاء
وَرَحْمَتِي
وَسِعَتْ
كُلَّ شَيْءٍ
فَسَأَكْتُبُهَا
لِلَّذِينَ
يَتَّقُونَ
وَيُؤْتُونَ
الزَّكَـاةَ
وَالَّذِينَ
هُم
بِآيَاتِنَا
يُؤْمِنُونَ
{156}
الَّذِينَ
يَتَّبِعُونَ
الرَّسُولَ
النَّبِيَّ
الأُمِّيَّ
الَّذِي
يَجِدُونَهُ
مَكْتُوبًا
عِندَهُمْ
فِي
التَّوْرَاةِ
وَالإِنْجِيلِ
يَأْمُرُهُم
بِالْمَعْرُوفِ
وَيَنْهَاهُمْ
عَنِ
الْمُنكَرِ
وَيُحِلُّ
لَهُمُ
الطَّيِّبَاتِ
وَيُحَرِّمُ
عَلَيْهِمُ
الْخَبَآئِثَ
وَيَضَعُ
عَنْهُمْ
إِصْرَهُمْ
وَالأَغْلاَلَ
الَّتِي
كَانَتْ
عَلَيْهِمْ
فَالَّذِينَ
آمَنُواْ
بِهِ وَعَزَّرُوهُ
وَنَصَرُوهُ
وَاتَّبَعُواْ
النُّورَ
الَّذِيَ
أُنزِلَ
مَعَهُ
أُوْلَـئِكَ
هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
{157}
Burada sizlerden istirhamım, Manzum
olarak yazılan kısmı ilk okuyuşta hiç olmazsa birkaç defa, kesintisiz ve
huzurla okuyunuz. Sonra tetkik için her satırı, son bölümdeki kaynaklarla
karşılaştırınız.
Eksik ve tüm hatalarım için, önce
Rabbimin affını diler, sizlerin de, hoş görülerinizi, yapıcı tenkitlerinizi
bildirmenizi beklerim. Selâm ve kurtuluş inananlara olsun.
M.Avni (Avnullah)
ÖZMANSUR
KUR’ANIN
VE PEYGAMBERİMİZİN
Tam beş yüz yıldan
fazla, geçmişti ki İsa’dan;
İnsanlık yoldan
çıkmış, dünya olmuştu zindan!
Evrendeki gecenin,
son karanlığıydı bu,
Çağları aydınlatan,
yüce Peygamber doğdu!
Ya Resulallah!
Şeksiz sen olmasaydın eğer;
Var olmazdı
felekler, arzda olmazdı değer! (1,99)
Ey kıvancımız!
Sensin tüm güzeller güzeli, (2/a-b)
Sonsuzluk âleminde, Ey rahmet
peygamberi. (3),(126)
Makam-ı Mahmut
senin, ilk şefaatçı sensin, (4, 26-b)
Senden başka örnek
yok, sen en büyük öndersin. (5)
Okur-yazar
değildin, okuttu Allah seni,
Ve unutmazsın dedi,
tey’id etti rutbeni. (6)
En üstün insan
çıktı, bilgisayarda vasfın, (7/a)
Aynalar kadar
berrak, deryalar kadar safsın.
Hazreti Musa, İsa;
ardından geldi ancak, (7/b)
Milyarların içinde,
sana verildi sancak.
·
Bu şiirin bir bölümü, bizzat
yazarımız M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
tarafından 15.04.1991 tarihinde TRT Ank. Televizyonu (1. Kanal) sahur
programında okunmuş sesli ve görüntülü olarak yayınlanmıştır.
20
Sen ki üstün en insan, sen ki Halifetullah! (8)
Bütün yetkiler ile,
donattı seni Allah. (9)
Vedduha sûresi’nde yemin etti Hakk, niçin? (10)
Kalbini tatmin edip, gönlünü almak için.
Helâl – Haram edersin, izn-i ilâhi ile; (11)
Raûf-Rahîm ismini, Allah getirdi dile. (12)
Senin zuhurun için, yaratıldı tüm insan, (13)
Senin emrin geçerli, sonsuza dek ey Sultan! (14)
Yine yemin etti Hakk, en üstün ahlâk sende;
Ve en büyük sevaplar, göreceksin ilerde..... (15)
Seni öyle beğendi, öyle sevdi ki Allah!
Senin hatırın için, kıble oldu Beytullah! (16)
Razı olasın diye, kıbleyi değiştirdi; (17)
Tüm yüzleri sevdiğin Beytullah’a çevirdi.
Sen güneşler güneşi, evreni aydınlatan;
Sen fakirle sultanı, aynı ölçüde tartan! (18)
Her an minarelerden, avaz avaz yükselir;
Önce Allah’ın ismi, sonra seninki gelir!
Her namazda okunan dualar, salavatlar; (19)
Yerler, gökler, semalar, yüceliğini kutlar! (1,20)
21
Sünnetin bizler
için, tek kurtuluş yoludur, (21)
Kalpler Allah
sevgisi ve seninle doludur! (22)
Sensin inananlara
inanç veren, güç veren, (23)
Şüphesiz Hak’ka
erer, önceden sana eren! (24)
Sen evrensel
Peygamber, Peygamberliğin özü; (25)
Yüce Allah mahşerde, sana verdi ilk sözü ! (26/a-b-c-d-e-f-g-h)
Kalbine indirilen
vahiyler, oldu Kur’an; (27)
Önceki hükümleri
tüm kaldırdı ortadan. (28)
Öyle bir kitap ki bu, hep içinde neki var; (29/a-b-c )
Gazdan başlayan hayat ve sonsuzluğa kadar! (30)
Bütün Peygamberleri, sevgiyle selamlayan; (31)
Âdem’den önceleri ve sonraları kapsıyan!
Bindörtyüz sene evvel, yüksek ilimleri sen;
Vahiyle bildirmiştin, insanlar bilmez iken! (32)
Bu sonsuz gerçeklerden, bazıları şunlardı,
İnsanlık asırlandan sonra farkına vardı!
Göklerle yer bitişik iken, yarıp ayırdık, (33)
Sonra arza üstünden biraz baslılar yaptık. (34/
a-b)
Arz kıtalar halinde, hayat başladı sudan; (35)
Hakk yarattı Âdemi, kuru temiz çamurdan! (36)
22
Yuvarlaktır
dünyamız, tavanıysa korunmuş; (37)
Gökyüzü atmosferi,
sanki bir kubbe olmuş! (38)
Ve en büyük
müjdeyi, yeminlerle bildirdin;
“Şu görünen yıldız”
a, erişecektir bu din! (39)
Dağları görürsün
ki, sabittir duruyorlar; (40)
Gerçekte ise onlar,
sür’atle yürüyorlar!
Yani dönüyor dünya,
siz görmeseniz bile;
Hem kendi
çevresinde, hem de güneşinkinde!
Güneş ziya, Ay’sa
nur; yüzüyorlar durmadan,
Samanyolu’yla bile,
Galaksi’ye vurmadan! (41)
Bir ölçüyle inmekte
yağmur, üzerimize; (42)
Kur’an mucizesiyle
şifa, her derdimize! (43)
Semaya çıkan insan;
hem kafir, hem müslüman, (44)
Semanın duası var,
okunur orda heman! (45)
Kafir önce inanmaz
ve sonunda inanır; (46)
Nefsinde ve ufukta,
o âyetleri tanır! (47)
Burc’dan Burc’a
geçerler, binerek vasıtaya; (48/a-b)
Tedbirler
alınmakta, göğüsler daralmaya! (49)
Semadan düşer gibi,
tabiri bizler için;
İkaz-ı İlâhidir;
çıkmıyorsunuz, niçin?
23
Çıkmadan düşmek
olmaz, demek ki çıkılacak; (50)
Uzay astronotları,
kim derdi ki yanacak?
Ölüm erişir size,
burçlarda olsanızda; (51)
Ay da ziyaydı önce,
nur oldu en sonunda1 (52)
Kur’an dikkat
çekiyor, tâ parmak uçlarına; (53)
Zerreden daha
küçük, atom parçalarına! (54)
Anne karnında
insan, üç karanlık içinde;
Yaratılır da sonra,
olur başka biçimde! (55)
Firavn’ı boğdu
deniz, ve korundu bedeni;
İbret alınsın diye,
bildirildi nedeni! (56/a)
Tam üç bin yıldan
sonra, Kızıl deniz yanında;
Buldular
İngilizler, bir kazının sonunda!
Secde halinde iken,
dona kalmış vücudu;
Ümitsizlik secdesi,
kabul olunmuyordu! (56/b)
Ve Musa’nın asası,
nasıl yardı denizi? (57)
Ey insanlar
çalışın, deneyin bilginizi!
Karınca ve
kuşlarla, konuşurdu Süleyman; (58)
Bu sırları da
halen, çözememiştir insan!
Dağlar da
zikrederdi, Hazret-i Davud ile; (59)
O koskoca kayalar,
nasıl gelirdi dile!
24
Bir aylık mesafeye,
bir gün akşama kadar;
Gider döner
Süleyman, onu taşırdı rüzgar! (60)
Tam üç yüz yıl
yaşadı, Ashab-ı Kehf uykuda;
Sonra Allah uyardı
onları, mağarada!
Kameri; üç yüz
dokuz yıl, eder uykuları; (61)
Bu ince hesap
farkı, ne güzel bir uyarı!
Bu olayların hepsi
muhal olmaktan çıktı;
Demek ki İslâm
dini, tüm fenlere açıktı!
Ufukları gösterdin,
bize yüce Peygamber;
İnsanlık için
sensin; en son, en büyük önder!
“İstanbul’un
fethi”ni, müjdelemiştin bize; (62)
Zikir gibi
tefekkür, farzdır üzerimize! (63)
Ebû hureyre ile şu
gerçeği bildirdin;
İlim Süreyya’daysa,
onu almaya gidin! (64)
İki ilim ondaydı,
yalnız birini verdi;
“İkincisini açsam,
kesilir boynum” derdi! (65)
İki deniz bitişik,
biri acı ve tuzlu; (66/a)
Perdelidir
karışmaz, ötekiyle tatlı su! (66/b)
Yerde yaşayanlarla, gökteki yaşayanlar; (67/a-b-c-d)
Birleşebilir bir
gün, bunu bilsin insanlar!
25
Onları yaratarak,
dağıtan yüce Kudret;
Toplar dilediği an,
buna muktedir elbet! (68/a-b)
Kur’an-ı
Kerim’inde, semadaki yollara; (69/
a-b)
Yemin ediyor Allah,
bu davettir kullara!
Kuvveti buldu
beşer, çıkabildi yıldıza; (70/a)
İkinci doğu-batı,
girmedi konumuza! (70/b)
Allah, iki doğunun,
iki batının Rabbi, (71/a)
Birisi bildiğimiz,
ya ikincisi hani? (71/b)
Henüz bulamadılar,
bu ikinci güneşi, (72)
Yüce kutsal
Kur’an’ın, hiç olur mu bir eşi? (73)
Her bitkiyi,
erkekli-dişili yarattı Hakk, (74)
Rüzgarı taşıyıcı,
aşılayıcı mutlak! (73)
Rüzgar olmasa asla,
meyve vermez ağaçlar;
İnsanlar gibi
toplum, tüm hayvanlar ve kuşlar! (76)
Her şey zikreder Hakk’ı, demek ki her şey
canlı (77/
a-b-c-ç-d-e-f)
Bir atom manzumesi
, güneş kadar nizamlı!
Taş selam verdi
sana, kütük ağlamıştı ya! (78)
Hazret-i Musa
niçin, asayı vurdu suya? (79/a-b)
İbrahim’i yakmayan
ateş, neyi duymuştu?
“İbrahim’e serin
ol!” buyruğuna uymuştu! (80)
26
Taş Allah
korkusundan, yuvarlanır yerinden;
Bazılarında ise, su
fışkırır derinden! (81)
Nuh gemisi, vâhiyle
yapılmıştı o zaman; (82)
Semaya çıktı İdris,
ve inmedi oradan! (83)
Binlerce yıllık
haber, Kur’an’ın mucizesi;
Kur’anın kaynağıysa,
kalbinin berrak sesi!
Ümmetin olmak için,
İsâ gökte yaşıyor; (84)
İslam’a hizmet
etmek , hasretini taşıyor ! (85)
Dostlarına demişti,
ben gidecem ve fakat;
Kainatın reisi, gelmek üzere mutlak! (86/a-b-c-ç)
Ben sizlere
görevli, O ise kainata;
Tekrar dönecem bir
gün, kavuşacam mutlaka!
Asmadılar İsa’yı, ve öldürmediler de; (87)
Ümmetin olmak için,
inecektir ilerde! (88)
Vefat edince İsa,
gömülecek yanına;
Ve misafir, olacak
Kainat Sultanı’na! (89)
Senden önce
kimsenin, ermediği mertebe;
Tüm dünya mescid
oldu; hatta deniz, dağ, tepe (90/a)
Toprak temizleyici
ve temiz oldu sana; (90/b)
Su olmazsa
teyemmüm, farz tüm müslümanlara! (91)
27
Yalınız ümmetine
helal oldu ganimet; (90/c)
İsmini duyanlara,
erişir idi heybet! (90/d)
Bir aylık
mesafeden, korkardı düşmanların; (90/e)
Görevli meleklerdi,
senin koruyanların! (92)
Ümmetlerin içinde,
en hayırlı seninki; (93/a-b)
Namaz safları ise,
aynen meleklerinki! (90/f)
Yine ümmetine has,
bir de zikir halkası;
Melekler çevreliyor, hallerin şahikası! (94/a-b)
“Farzlar ve
nafileyle, yaklaşırsa bir kulum;
Onu sever; gören
göz, tutan eli olurum! (95)
Sana verildi
Kevser, Liva-i Hamd senindir (96)
Şeytan’ın İslâm
oldu, bu senin eserindir! (90/g)
Arz’ın anahtarları,
ancak verildi sana; (90/h)
Kat’iyyen
verilmedi, önceden başkasına!
Adem yaratılmadan
ben peygamberdim, dedin; (97)
Yaratılışta ilksin,
ve sonu mühürledin!
Son buldu
Peygamberlik, senin yüce şahsında; (98)
Gaye senin gelmendi, amaç sendin aslında! (99)
Yalnız sana verilen, bir de Kadir Gecesi;
Bin aydan hayırlıdır, ikramın en yücesi! (100)
28
_______________________________________
Kur’an mucizesiyse,
bâkidir sonsuza dek;
Koruyucusu Allah;
ne insan,ne de melek! (101)
Dokunamaz harfine,
her an yepyeni durur;
Hükümleri ebedi,
sonsuza dek uyulur! (102)
Minberinle evinin,
arasını duyurdun;
Cennet
bahçelerinden bir bahçedir, buyurdun! (103/a)
Cennetteki
havzımın, üzerindedir minber; (103/b)
Diyerek ilan ettin
gerçeği, ey Peygamber!
Mescidinde kılınan;
bir namaz, bin mislidir, (90/i)
Yalnız Beytullah
hariç, bu hüküm umumidir!
Diğer camilerde bir
, orda bin misli sevap; (104/a)
Lütfunla bizleri
de, ona bağışla ya Rab!
Selamınızı alır,
karşılarım kabrimden;
Ruhumu salar bana,
ki eminim Rabbimden! (104/b)
Musa’yı hem
kabrinde, namaz kılarken buldun; (105/a)
Sonra mi’rac
anında, hepsine imam oldun! (105/b)
Tüm Peygamber
ruhları, tâbi oldular sana;
Ve de namaz
kıldırdın, ta’zim için Rahman’a!
Zaten; İmam-Hatibi
benim, dedin mahşerin, (106)
Sancağımın altıdır,
hatta tüm peygamberin!
29
_______________________________________
Toplanacakları yer,
övünmek için demem; (107)
Ancak hak, gerçek
budur, gereklidir söylemem!
Yine tüm
insanlığın, tek efendisiyim ben; (108)
Rabbim böyle
buyurdu, konuşamam kendimden! (109)
Parmak işaretinle, ay yarıldı ikiye;(110/a-b)
Ağaçlar sana geldi,
derhal çağırdın diye! (111)
Tüm ümitler
kesilip, susuz kalmışken insan;
Şarıl şarıl
pınarlar, aktı parmaklarından! (112)
Göğsün açıldı,
ismin yükseldi sonsuza dek; (113)
Sana mutlak itaat,
ayrıca tazim etmek; (114)
Ve tercih etmek
seni, kendi varlığımıza; (115)
İmanın şartı oldu,
şükrolsun Rabbımıza!
Senin kokundan
üstün; ne misk, ne amber vardı;
O mübarek vücudun,
ne kokular saçardı! (116)
Kalbim uyumaz
dedin, Vahiysiz konuşmazsın;(117)
Sırtınla da görürsün,
tariflere sığmazsın! (118-119)
Allah ve melekleri,
salat ediyor sana,(120)
Teslim olmak; salavat farz, tüm müslümanlara!
Rabbim yakınlığını,
sevgilerle duyurdu;
Bizler bilelim
diye, bakın neler buyurdu;
30
Biat ettiler sana,
Hudeybiye semtinde;
Senin elindi ama,
benimkiydi üstünde! (121)
Sana biat ettiler,
bana oldu o biat;
Cebrail sana dedi:
“Toprağı küffara at!” (123)
Sen atarken ben
idim, o toprağı fırlatan;
Tüm küffar
askerini, hezimete uğratan! (122)
Ve seni vekil etti,
konuşturdu namına;
“Ey kullarım!”
dedirtti, günahkar kullarına! (124/a)
Senin cümlenle,
ümit kapılarını açtı; (124/b)
Bütün günahkarlara,
rahmetlerini saçtı!
Senin mevcudiyetin,
varlığın hürmetine;
Toplu azaplar
kalktı, hatta küffardan bile!
“Taş yağdır! Diyenlere,azap etmem kat’iyyen;
sen içlerinde iken”, bilinsin ebediyyen! (125)
Çünkü gönderdi
seni, âleme rahmet için; (126)
Raûf-Rahîm ismini,
sana vermişti niçin? (127)
Birbirini çağırır
gibi , seni çağırmak;
Ve iznini almadan,
huzurundan ayrılmak....
Konuşmak yüksek
sesle, senin yakın çevrende; (128)
Haramdır
mü’minlere, her zaman ve her yerde.(129)
31
Hulle İbrahim’e
has, konuşmaksa Musa’nın;
Nur Cemâl’i görmekse,
Muhammed Mustafa’nın!(130)
Gaybı bilen
Allah’tır, açmam dedi beşere;
Yalnız açarım onu,
sevdiğim Peygambere! (131)
İşte bu lütuflarla,
tâ kıyamete kadar;
Olacak olaylardan,
verdin bizlere haber!(132)
Seni ne kadar
sevsek, seni ne kadar övsek;
Bir hiç kalır
yanında,acaba nasıl etsek? (133/a-b)
Acaba nasıl etsek ,
nasıl etsek acaba?
Tüm kirlerden
arınsak, kavuşabilsek sana.
Bir âh etsek de
yansak, bir âh etsek de yansak;
Ve huzuruna varıp,
ayağına kapansak...(134/a-b)
O mübarek yüzünü,
yüzümüze çevirsen;
Ve baksan gözümüze,
razıyım sizden desen!
İşte o zaman kalpler,
itminan bulur ancak;
Ya Resulullah! Bu
an nasıl mümkün olacak?
Sen varlık
yüzüğünün üstünün elmas taşı!
Sen ki ezel
nurundan, nurların en üst başı!
Bütün nurlar,
nurunun gölgesi olur ancak,
Elbette bu gözeden,
tüm nurlar parlayacak!
32
“Nurlar saçan bir
kandil” , dedi Rabbin şanına; (135)
Seni
yüceltmek için, tâ
aldırdı yanına!
Miraç mucizesiyle,
Arş’ı âla’ya çıktın; (136)
İnanan insanlara ,
rahmetleri akıttın!
Ne irfanlar o anda;
açıldı da, açıldı…. (137/a)
Ne rahmetler ve
nurlar; saçıldı da, saçıldı…
Arş-ı âla,
melekler, her zerre bu törende;
Buna benzer bir
olay, görülmedi evrende!
Miracını kutlasın,
yerde-gökte neki var;
Atom zerrelerinden,
tâ Süreyya’ya kadar!
Öyle bir tören ki
bu; insan, cin, melek hayran;
Yedi kat gökler ve
arş, hatta kürside seyran! (138)
Ne büyük ikramdır
ki, bu yolculuk ânında;
Mesafeler katlandı,
sonsuzluk mekanında!
Diğer Peygamberler
de, mirac ettiler mutlak; (139)
“Kabe Kavseyn ev
ednâ”, sana verildi ancak!
Bir yayın iki ucu,
arasından daha az; (140/a)
Yakînine ererek,
öylece kıldın niyaz! (137/b)
En fazla seni sevdi,
“Sevdiğim” dedi sana;
Sen ise yakîn
oldun, eriştin muradına!
33
Gözünün gördüğünü,
yalanlamadı kalbin; (141)
Çünkü en yakînine
almıştı, seni Rabbin! (140/b)
Ve yok olmuştu
O’nda, tüm geçmiştin kendinden;
Bu ancak sana ait,
bir vergiydi Rabbinden!
Bir makam ki
Cebrail, giremezken oraya; (139),(142)
Davet etti yüce
Hakk, ey dostum gel buraya!
İlahi! Bu ne ikram,
bu ne izzet, bu ne şân?
En kutsal makamda
sen, bir de Resul-i Zişân!
Rabbi ile yüz yüze,
öz öze nur deryası; (143)
Bir sohbet, bir
huzur ki huzurun en âlası! (144-145)
Dil âciz, idrak
âciz, hâli vasfeyleme;
Onu ancak kendisi,
muktedir söylemeye!
Ya Resulallah!
Lutfet, yolunda fân olalım!
Canı binlerce
verip, sana kurban olalım!
Ozaman sevgin ile,
yaşarız sonsuza dek;
O zaman mümkün
olur, ebediyyen ölmemek!...(146)
34
Muhammed aleyhisselâm, peygamberlerin
üstünü, âlemlerin rahmetidir. On sekiz bin âlem, onun rahmet deryâsında
Fâidelenmektedir. Sözbirliği ile,
bütün insanların ve cinnin peygamberidir. Meleklere, nebâtâta, hayvanlara ve
her maddeye de peygamber olduğunu bildirenler çoktur. Başkaları, belli bir
memleket de belli bir kavme gönderilmişti. Resûl-i Ekrem “sallalahü aleyhi ve
sellem” ise, bütün âlemlere, canlı cansız her mahlûka peygamberdir. Allahü
teâlâ, başak peygamberleri isimleri ile söylemiştir. Muhammed aleyhisselamı
ise, “ey Resûlüm, ey peygamberim” diyerek taltif buyurmuştur. Başka
peygamberlerin her birine verilen her mu’cizenin benzeri kendisine de ihsân
buyurulmuşdur. Rabbül’âlemin, sevgili peygamberine, o kadar çok ikrâmda
bulunmuştur, o kadar çok mu’cize vermişdir ki, başka hiçbir peygamberine öyle
vermemiştir. Mübârek parmağı ile işâret buyurunca, ayın ikiye ayrılması,
mübârek avucuna aldığı taşların tesbih etmesi, ağaçların yâ Resûlallah
diyerek, kendisine selâm vermesi, Resûlallah yanından ayrıldığı için,
Hannâne adındaki kuru odunun sesle ağlaması, mübârek parmaklarının arasından
saf su akması, âhiret de makâm-ı mahmud, Şefaat-i kübrâ, kevser
35
havuzu, vesile ve fadile adındaki
makamlar verilmesi, Cennete girmeden önce, cemâl-i ilahiyi görmekle
şereflenmesi ile ve dünyâda hulk-i azim, dinde yakin, ilm, hilm, sabr, şükür,
zihd, adl, mürüvvet, hayâ, şecâ’at, tevâzu, hikmet, edep, semâhat (cömertlik),
merhamet, re’fet (kayırmak) ve bitmez tükenmez faziletler ve şereflerle bütün
peygamberlerin üstüne çıkarılmıştır. Ona verilen mu’cizelerin sayısı yokdur.
Onun şerî’aıt, bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. Şerî’atı, bütün şerî’ atların en
iyisi, en yükseğidir. Onun ümmeti, bütün ümmetlerden üstündür. Onun ümmetinin evliyâsı, başka
ümmetlerin evliyâsından dahâ şereflidir.
(İman ve İslam Mevlana Hâlid-i BAĞDADİ, S.35)
Berâ r.a. şöyle demiştir:
“ Resûlüllah s.a orta boylu, iki omuz
arası, yâni göğsü geniş, kulak yumuşaklarına kadar sarkan gür saçlı idi. Üstünde
kırmızı elbise vardı. Kendisinden daha güzelini ömrümde görmedim”. (Buhari,
Müslüm, Tirmizi; Tâc terc. C.3.H,No:790)
36
Yine Berâ
r.a. şöyle demiştir:
“Resûlüllah s.a insanların en güzel
yüzlüsü, en güzel huylusu idi. Ne kısa ne de çok uzun, orta boylu idi.”(Buhari,
Müslim; Tâc terc. C,3 H.No: 791)
Ali r.a.
Peygamber s.a.’i tasvif ederken şöyle dedi:
“İnsanların
orta boylusu idi. Saçları Sudanlıların ki gibi tam kıvırcık olmadığı gibi
dümdüz de değildi. Yüzü şişkin ve etli değildi. Hafif yuvarlaktı. Rengi pembeye
mâil beyaz; yürüdüğü zaman yokuştan
iniyormuş gibi âhenkli yürürdü. Döndüğü zaman bütün vücudu ile dönerdi. İki
omuzları arasında Peygamberlik mührü vardı. O, Peygamberlerin hâtemi idi. İnsanların
en cömerdi, en hoş gönüllüsü,
en doğru konuşanı, en geçimlisi, en iyi arkadaşlık yapanı idi.
37
Onu gören,
ilk bakışta heybetine tutulur, fakat görüşüp tanışınca derhâl ona karşı sevgi
duyardı. Onu tasvif eden der ki: Kendisinden önce ve sonra onun gibisini
görmedim.” (Titmizî tac,terc. C,3 H,No:796)
وَمِنَ
اللَّيْلِ
فَتَهَجَّدْ
بِهِ
نَافِلَةً
لَّكَ عَسَى
أَن
يَبْعَثَكَ
رَبُّكَ
مَقَامًا
مَّحْمُودًا
{79}
“Gecenin bir kısmında, sana mahsus, bir nafile namaz kılmak
üzere uyan; belki böylece Rabb’in seni, övülmüş bir makama ulaştırır.”
(Isra,/79)
Andolsun
Allâh’ın Elçisinde sizin için Allâh’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan
kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır: (Savaşta sebat, güçlüklere
dayanma, azim ve irâde, üstün ahlâk hep ondadır.)”
(Ahzab, 21)
لَقَدْ
كَانَ لَكُمْ
فِي رَسُولِ
اللَّهِ أُسْوَةٌ
حَسَنَةٌ
لِّمَن كَانَ
يَرْجُو
اللَّهَ وَالْيَوْمَ
الْآخِرَ
وَذَكَرَ
اللَّهَ كَثِيرًا
{21}
“(Ey
Muhammed), sana (Kur’ân’ı, Cebrâil vâsıtasıyla) okutacağız ve sen (onu)
unutmayacaksın.”
(Alâ,6)
سَنُقْرِؤُك
فَلَا
تَنسَى
{6}َ
Amerilkalı bir ilim adamı olan Michael Hart, dev bir araştırma
yapmaktadır. Bu araştırmada, gelmiş geçmiş bütün büyük insanların
kabiliyetleri, mücadeleleri,icraatları ve
38
muvaffakiyerleri bir kompüterin hafızasına kaydedilecek ve insanların en
büyüğü, matematiğin tarafsız gerçeği doğrultusunda tespit edilecektir. Ayrıca bu araştırmada, yeryüzüne ışık tutan
insanların 1’den 100’e kadar sıralaması yapılacaktır.
Hart’ın gerekli bilgileri kopüterin hafızasına kaydetmesi aylar sürer ve
çalışmalar tamamlanınca sonuç düğmesine basılır.
Michael Hart, sonucu heyecanla beklemektedir. Kompüterden çıkan mekanik
sesler birbirini takip eder ve nihayet
Ekrana, gelmiş geçmiş en yüce insanın ismi yazılır,
Hz. MUHAMMED
(S.A.V)
Araştırma, sonuç olarak büyük çalkantılara yol açarken, Michael Hart
mutaassıp çevresi tarafından tenkid ediliyordu. Ancak o, bu kişilere sadece
kompüteri göstermekle yetiniyor ve onun tenkid edilmesi gerektiğini söylüyordu.
Kompüter sonuçları ve programlama esasları, daha sonradan defalarca
gözden geçirilmesine rağmen ekranda görülen isim değişmedi:
Hz. MUHAMMED
(S.A.V)
Kompüter tarafından da tasdik edilen ve inkârı mümkün olmayan bu gerçek,
batılı bir çok mütefekkir tarafından defalarca dile getirilmişti.
İşte Alphonse De LAMARTİNE’in
ifadeleri...
“Şayet
gayenin büyüklüğü, imkânların yetersizliği ve neticenin azameti, insan
dehasının üç ölçüsü olursa, modern tarihin herhangi bir büyük şahsiyetini Hz.
Muhammed (S.A.V) ile mukayeseye kim cüret edebilir?
En meşhur insanlar
dahi ancak silâhları, kanunları ve imparatorlukları harekete geçirip,
kendilerinden önce yıkılmış olan maddî saltanatları ayakta tutmaya çalıştılar.
Oysa ki, Hz. Muhammde (S.A.V) silâhları, kanunları, imparatorlukları,
kavimleri, hanedanları ve dünya
39
nüfusunun üçte biriyle birlikte bütün din, fikir,inanç ve ruhları
harekete geçirdi. Her harfi bir kanun olan Kur’an’a dayanan, her dilden ve her
ırktan kavimleri içine alan manevi bir imparatorluk kurdu ve müslüman
milletinin silinmez hususiyeti olarak, sahte ilâhlara nefret ve maddeden
münazzeh olan bir Allah (C.C) aşkını ilham etti. Allah’a şirk koşanlarla
mücadele etmeyi hedef tutan bu mefkurecilik, Hz. Muhammed (S.A.V) ümmetinin
fazileti; arzı beşte birinin kazanılması ise, onun mucizesi oldu. Bu belki de
aklın bir mucizesiydi.
Fransız müttefekkiri LA
MARTİN’in “İnsanların en büyüğü” adlı yazısında aynen aktardığımız bu
satırlar sürüp giderken, “Fazilet odur
ki, düşmanları bile tasdik etsin” gerçeğini bir kere daha dile getiriyor.
Evet bu gerçek, artık dünyanın her
ülkesi tarafından tartışmasız bir şekilde kabul edilmektedir. Hatta
müslümanlarla yıldızı bir türlü barışmayan Fransızların dünya çapındaki Le
Point dergisi dahi O Zat’ı (S.A.V) “1979
yılının insanı” olarak seçmiştir. (Zafer dergisi,97/3-8)
هُوَ
الَّذِي
جَعَلَكُمْ
خَلَائِفَ
فِي الْأَرْضِ
فَمَن كَفَرَ
فَعَلَيْهِ
كُفْرُهُ
وَلَا
يَزِيدُ
الْكَافِرِينَ
كُفْرُهُمْ
عِندَ رَبِّهِمْ
إِلَّا
مَقْتًا
وَلَا
يَزِيدُ الْكَافِرِينَ
كُفْرُهُمْ
إِلَّا
خَسَارًا {39}
“Sizi
yeryüzünde halifeler (yöneticiler, yeryüzünün tasarruf ve hakimiyetini elinde
bulunduran insanlar) yapan O’dur. Artık kim inkâr ederse inkârı kendi
zararınadır. Kafirlerin küfrü, Rab’leri yanında (kendilerine) gazabdan başka
bir şey artırmaz; kâfirlerin küfrü, (kendilerine) ziyandan başka bir şey
artırmaz.” (Fâtr,39)
40
إِنَّا
فَتَحْنَا
لَكَ فَتْحًا
مُّبِينًا {1}
لِيَغْفِرَ
لَكَ اللَّهُ
مَا
تَقَدَّمَ مِن
ذَنبِكَ
وَمَا
تَأَخَّرَ
وَيُتِمَّ
نِعْمَتَهُ
عَلَيْكَ
وَيَهْدِيَكَ
صِرَاطًا
مُّسْتَقِيمًا
{2}
وَيَنصُرَكَ
اللَّهُ
نَصْرًا
عَزِيزًا {3}
“Biz sana apaçık bir fetih verdik.”
“Tâ ki Allâh, senin günâhından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın
(bütün tasalarını gidersin) ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir
yola iletsin.”
“Ve Allâh sana şanlı bir zafer versin.”( Fetih,
1-2-3 )
وَالضُّحَى
{1}
وَاللَّيْلِ
إِذَا سَجَى {2}
مَا
وَدَّعَكَ
رَبُّكَ
وَمَا قَلَى {3}
وَلَلْآخِرَةُ
خَيْرٌ لَّكَ
مِنَ الْأُولَى
{4}
وَلَسَوْفَ
يُعْطِيكَ
رَبُّكَ
فَتَرْضَى
{5}
“Kuşluk
vaktine andolsun.”
“Durgunlaştığı zaman geceye andolsun ki.”
“Rabb’in seni bırakmadı ve sana darılmadı.”
“Elbette senin sonun, ilkinden iyidir (hayâtını sonu, ilkinden, âhiretin
dünyadan iyi olacaktır).
“Rabb’in sana verecek ve sen râzı olacaksın (üzülme).”
( Duha,1-2-3-4-5)
41
“Onlar ki yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları o Elçi’ye, o
ümmî Peygamber’e uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder,
kendilerini kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri
haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.
O’na inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla
berâber indirilen nûra uyanlar, işte felâha erenler onlardır.” (Araf, 157)
الَّذِينَ
يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ
النَّبِيَّ
الأُمِّيَّ
الَّذِي
يَجِدُونَهُ
مَكْتُوبًا
عِندَهُمْ فِي
التَّوْرَاةِ
وَالإِنْجِيلِ
يَأْمُرُهُم
بِالْمَعْرُوفِ
وَيَنْهَاهُمْ عَنِ
الْمُنكَرِ
وَيُحِلُّ
لَهُمُ
الطَّيِّبَاتِ
وَيُحَرِّمُ
عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ
وَيَضَعُ
عَنْهُمْ
إِصْرَهُمْ
وَالأَغْلاَلَ
الَّتِي
كَانَتْ
عَلَيْهِمْ
فَالَّذِينَ
آمَنُواْ
بِهِ
وَعَزَّرُوهُ
وَنَصَرُوهُ
وَاتَّبَعُواْ النُّورَ
الَّذِيَ
أُنزِلَ
مَعَهُ
أُوْلَـئِكَ
هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
{157}
“Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya
uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü’minlere şefkatli, merhametlidir.”
(Tevbe, 128)
لَقَدْ
جَاءكُمْ
رَسُولٌ
مِّنْ
أَنفُسِكُمْ
عَزِيزٌ عَلَيْهِ
مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُم
بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ
رَّحِيمٌ {128}
Mahlukların yaradılmasına sebep olan, Âdem oğullarının en üstünü, en
şereflisi, en kıymetlisi bulunan Muhammed
42
aleyhisselâm, Habibullahdır. Onun, Habibullah olduğunu ve büyüklüğünü,
üstünlüğünü gösteren şeyler pekçokdur. Bunun için; ona mağlûp olmak, bozguna
uğramak gibi sözler söylenemez. Kıyâmet de, herkesden önce, Ravza-i
mutaharesinden kalkacaktır. Mahşer yerine önce gidecektir. Cennete herkesden
önce girecektir. İyi huyları, güzel yaratılışı herkesden ileridir. Güzel ahlâkı, sayılmakla bitmez ve
saymağa insan gücü yetişmez. (İman ve İslam terc. Sh.33, Mevlana Halid’i
Bağdadi)
َ
“Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk
duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğiyle râzı olup) tam anlamıyle teslim
olmadıkça inanmış olmazlar.” (Nisâ,65)
ْ فِي
أَنفُسِهِمْ
حَرَجًا
مِّمَّا
قَضَيْتَ
وَيُسَلِّمُواْ
تَسْلِيمًا {65} فَلاَ
وَرَبِّكَ
لاَ
يُؤْمِنُون حَتَّىَ
يُحَكِّمُوكَ
فِيمَا
شَجَرَ
بَيْنَهُمْ
ثُمَّ لاَ
يَجِدُوا
“Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.”
“Ve
sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 3-4)
وَإِنَّ
لَكَ
لَأَجْرًا
غَيْرَ
مَمْنُونٍ {3}
وَإِنَّكَ
لَعَلى
خُلُقٍ
عَظِيمٍ {4}
43
“Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen,
size Kitâb ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.”
(Bakara, 151)
كَمَا
أَرْسَلْنَا
فِيكُمْ
رَسُولاً
مِّنكُمْ
يَتْلُو
عَلَيْكُمْ
آيَاتِنَا
وَيُزَكِّيكُمْ
وَيُعَلِّمُكُمُ
الْكِتَابَ
وَالْحِكْمَةَ
وَيُعَلِّمُكُم
مَّا لَمْ تَكُونُواْ
تَعْلَمُونَ
{151}
“(Ey Muhammed), biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten
haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir
kıbleye döndüreceğiz.(Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir.
Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitâb verilenler, bunun Rabb’leri
tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz
değildir.” (Bakara, 144)
قَدْ
نَرَى
تَقَلُّبَ
وَجْهِكَ فِي
السَّمَاء
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
قِبْلَةً
تَرْضَاهَا
فَوَلِّ
وَجْهَكَ
شَطْرَ
الْمَسْجِدِ
الْحَرَامِ
وَحَيْثُ مَا
كُنتُمْ
فَوَلُّواْ
وُجُوِهَكُمْ
شَطْرَهُ
وَإِنَّ
الَّذِينَ
أُوْتُواْ
الْكِتَابَ
لَيَعْلَمُونَ
أَنَّهُ
الْحَقُّ مِن
رَّبِّهِمْ
وَمَا اللّهُ
بِغَافِلٍ
عَمَّا
يَعْمَلُونَ
{144}
Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi
tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allâh yanında en üstün
olanınız, (Allâh’ın buyurdukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allâh
bilendir, heber alandır.” (Hucurat, 13)
يَا
أَيُّهَا
النَّاسُ
إِنَّا
خَلَقْنَاكُم
مِّن ذَكَرٍ
وَأُنثَى
وَجَعَلْنَاكُمْ
شُعُوبًا
وَقَبَائِلَ
لِتَعَارَفُوا
إِنَّ
أَكْرَمَكُمْ
عِندَ
اللَّهِ
أَتْقَاكُمْ
إِنَّ
اللَّهَ
عَلِيمٌ
خَبِيرٌ {13}
44
“Allah ve melekleri, peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeğe,
Şânın yüceltmeğe özen göstermekte)’dir. Ey inananlar, siz de ona salât edin,
(onun şanını yüceltmeğe özen gösterin); içtenlikle selâm edin (ona esenlik
dileyin). (Ahzâb,56)
إِنَّ
اللَّهَ
وَمَلَائِكَتَهُ
يُصَلُّونَ
عَلَى
النَّبِيِّ
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُوا
صَلُّوا
عَلَيْهِ
وَسَلِّمُوا
تَسْلِيمًا {56}
NOT: Allah tarafından salât, rahmet ve
kulunun şânını yüceltmek anlamına gelir. Meleklerin salâtı da burada yine
peygamberin şânını yüceltmek demektir. Ayrıca meleklerin mü’minlere salât,
onlar için bağış dilemeleridir. Mü’minlerin salâtı ise duâ anlamındadır. Yüce
Allâh, bütün mü’minlere, peygamberlerine salât
ve selâm getirmelerini emretmektedir. Yâni onun için rahmet ve esenlik
dilemelerini, böylece ona saygı göstermelerini istemektedir. Ömürde bir kere
olsun Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirmek farzdır. Bir rivayete göre onun
adı her anıldığında salât ve selâm
getirmek vâcibdir.”Allâhümme salli alâ Muhammedin “ demek Salât, “esselâmu aleyke eyyühe’n-
nebiyyü” demek selâmdır. Peygamberimizden rivâyet edilen bir çok salâvât-ı
şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salât ve selâm getirmek,
bize karşı peygamberin sevgisini çeker ve onun, bize şefâat etmesine sebep,
kendimiz içinde rahmet olur.
أَلَمْ تَرَ
أَنَّ
اللَّهَ
يَسْجُدُ
لَهُ مَن فِي
السَّمَاوَاتِ
وَمَن فِي
الْأَرْضِ
وَالشَّمْسُ
وَالْقَمَرُ
وَالنُّجُومُ
وَالْجِبَالُ
وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ
وَكَثِيرٌ
مِّنَ
النَّاسِ
وَكَثِيرٌ
حَقَّ
عَلَيْهِ
الْعَذَابُ
وَمَن يُهِنِ
اللَّهُ
فَمَا لَهُ
مِن مُّكْرِمٍ
إِنَّ
اللَّهَ
يَفْعَلُ
مَا يَشَاء
{18}
45
“Görmedin mi Allâh(ı); göklerde, yerde bulunan kimseler, güneş, ay,
yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep O’na secde
ediyorlar. Ama bir çoğuna da azab hak olmuştur. Allâh kimi hor yapar (kime
değer vermez)se artık ona ikrâm eden olmaz. Allâh dilediğini yapar” (Hâc, 18)
NOT :
Ayetteki “men fi’s-semâvâtî ve
men-fi’l-ardı” ifadesinde men’ler, akıl sâhibi canlıları gösterir. Bundan
göklerde da akıl sâhibi canlıların olduğu anlaşılmaktadır. Gerçi göklerdeki akıl s3ahibi varlıkların melekler
olduğu ileri sürülmüştür ama meleklerden başka maddî varlıkların olması da
kuvvetle muhtemeldir.Yâni bu men’ler, göklerde ve yerde bulunan bütün melek,
insan, cin vs. akıl sâhibi varlıkları göstermektedir. Nitekim başak yerlerde de
bu ifâde geçer ve “Sûr’a üflendiği gün,
göklerde ve yerde bulunan kimselerin öleceği” ifâde edilir. Ölmek tâbiri de
maddî varlıklar için kullanılan bir
tâbirdir. Bu bakımdan ifâdenin, göklerde canlı varlıklar olduğuna dalâlet
ettiği kanâatindeyiz.
قُلْ
إِن كُنتُمْ
تُحِبُّونَ
اللّهَ
فَاتَّبِعُونِي
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ وَيَغْفِرْ
لَكُمْ
ذُنُوبَكُمْ
وَاللّهُ غَفُورٌ
رَّحِيمٌ {31}
“De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız
bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh
bağışlayan, esirgeyendir.” (Âl-i İmrân, 31)
قُلْ إِن
كَانَ
آبَاؤُكُمْ
وَأَبْنَآؤُكُمْ
وَإِخْوَانُكُمْ
وَأَزْوَاجُكُمْ
وَعَشِيرَتُكُمْ
وَأَمْوَالٌ
اقْتَرَفْتُمُوهَا
وَتِجَارَةٌ
تَخْشَوْنَ
كَسَادَهَا
وَمَسَاكِنُ
تَرْضَوْنَهَا
أَحَبَّ
إِلَيْكُم
مِّنَ اللّهِ
وَرَسُولِهِ
وَجِهَادٍ
فِي سَبِيلِهِ
فَتَرَبَّصُواْ
حَتَّى
يَأْتِيَ
اللّهُ
بِأَمْرِهِ
وَاللّهُ لاَ
يَهْدِي
الْقَوْمَ
الْفَاسِقِينَ
{24}
46
De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım
akrabânız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticâret(iniz),
hoşlandığınız meskenler, size Allâh’tan, Resûlünden ve O’nun yolunda cihâd
etmekten daha sevgili ise o halde Allâh emrini getirinceye kadar
gözetleyin(başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allâh, yoldan çıkmış topluluğu
(doğru) yola iletmez.” (Tevbe,24)
لَقَدْ
مَنَّ اللّهُ
عَلَى
الْمُؤمِنِينَ
إِذْ بَعَثَ
فِيهِمْ
رَسُولاً
مِّنْ أَنفُسِهِمْ
يَتْلُو
عَلَيْهِمْ
آيَاتِهِ
وَيُزَكِّيهِمْ
وَيُعَلِّمُهُمُ
{164}
“Andolsun ki, Allâh, müminlere büyük lütufta bulundu: Zirâ daha önce
açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine
Allâh’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitâb ve
hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” (Âl-i İmrân,164)
مَّنْ
يُطِعِ
الرَّسُولَ
فَقَدْ
أَطَاعَ
اللّهَ وَمَن
تَوَلَّى
فَمَا أَرْسَلْنَاكَ
عَلَيْهِمْ
حَفِيظًا {80}
“Kim Resûl’e itâat ederse Allâ’a itâat etmiş olur.
Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.”
(Nisa,80)
47
قُلْ
يَا
أَيُّهَا
النَّاسُ
إِنِّي
رَسُولُ اللّهِ
إِلَيْكُمْ
جَمِيعًا الَّذِي
لَهُ
مُلْكُ
السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ
لا إِلَـهَ
إِلاَّ هُوَ
يُحْيِـي
وَيُمِيتُ
فَآمِنُواْ
بِاللّهِ
وَرَسُولِهِ
النَّبِيِّ
الأُمِّيِّ
الَّذِي
يُؤْمِنُ
بِاللّهِ
وَكَلِمَاتِهِ
وَاتَّبِعُوهُ
لَعَلَّكُمْ
تَهْتَدُونَ
{158}
“De ki: “Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sâhibi
Allâh’ın elçisiyim. O’ndan başka tanrı yoktur. O,diriltir, öldürür. Gelin
Allâh’a ve O’nun ümmî peygamberi olan Elçisine inanın-ki o (peygamber) de
Allâh’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır, O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.”
(Âraf,158)
وَمَا
أَرْسَلْنَاكَ
إِلَّا
كَافَّةً لِّلنَّاسِ
بَشِيرًا
وَنَذِيرًا
وَلَكِنَّ
أَكْثَرَ النَّاسِ
لَا
يَعْلَمُونَ
{28}
“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik;
insanların çoğu bilmezler.”(Sebe,28)
48
Ebû Hüreyre
r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur;
“Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun
efendisiyim, ilk kabri açılacak olan benim, ilk şefaat eden ve şefaati ilk
kabûl edilecek olan da benim.” (Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî)
Tirmizî’de hadîsin lâfzı şöyledir:
“Kıyâmet
gününde Âdem oğlunun efendisi benim. Hamd sancağı benim elimdedir; bunu iftihar
için değil, gerçek böyle olduğu için, söylüyorum. O gün, Âdem a.s. ve diğer
peygamberler dahil, bir peygamber yoktur ki, benim sancağım altında olmasın.
İlk kabri açılan da benim, bunu iftihar için değil, hakikat olduğu için
söylüyorum.”
Resûlüllah s.a.
şöyle buyurmuştur:
“Kıyâmet günü gelince Peygamberlerin
imamı ve hatîbi ben olacağım, hepsinden önce şefaat edeceğim; bu, iftihar
değil, bir hakikattir.”(Tirmizî)
49
Vasîle b.
El-Eska’ r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
“Allah İsmailoğullarından Kinâneyi,
Kinâneden Kureyşi, Kureyşden Benî-Haşimî, Benî-Haşimden de beni seçti.”
(Tirmizî,Tac,C.3, H.No:773-774-775)
Ebû Hüreyre
r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
“Benim bundan önceki Peygamberlerin
misâli, tıpkı bir adam gibidir ki, bu adam bir ev inşa etmiş ve bu evin her
tarafını fevkalâde güzel yaptığı hâlde ancak bir köşesinde tuğla yerini eksik
bırakmıştır. İnsanlar bu evin etrafında dolaşıp, hayret etmişler ve şöyle
demişlerdir: Bu tuğla da, yerine konulmuş olsaydı!....
50
Peygamber s.a. demiştir ki: İşte o
tuğla benim ve ben Peygamberlerin sonuncusuyum.”( Buhârî, Müslim, Tirmizî)
Yine Ebû Hüreyye
r.a’den:
Dediler ki: Yâ Resûlallah, sen ne
zaman Peygamberli rütbesini kazandın? Peygamber s.a.: âdem a.s. ruh ile beden
arasında iken, yâni kendisine ruh verilmeden önce, buyurdular. (Tirmizî)
Abbas r.a.:
Ya Resûlallah,
Kureyş oturup kimlerin şerefli olduğu hakkında konuştular ve seni çöplükte
bitmiş bir hurma ağacına benzettiler, dedi.
Bunun üzerine
Peygamber s.a.:
51
Allah Teâlâ insanları yarattı ve beni
onların en hayırlısı kıldı. Onların ayrıldıkları grupların ve bilhassa iki
grubun en hayırlısı kıldı. Sonra kâbileleri seçti ve beni en hayırlı kabileden
kıldı. Sonra âileleri seçti ve beni en hayırlı âileden kıldı. Hülâsa, ben, hem
şahsen, hem âile bakımından insanların en hayırlısıyım, buyurdu.(Tirmizi;Tâc C.
H.No: 776-777)
Enes r.a.’den:
Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar
kıyamette yeniden dirilecekleri zaman kabrinden ilk çıkan ben olacağım.
Rablerinin huzuruna çıkacakları zaman, ben onların hatîbi olacağım. Âhiret
gününün güçlükleri karşısında
ümitsizliğe düştükleri zaman şefaat
tâlebinde bulunmak suretiyle ben onların müjdecisi olacağım. O günde hamd
sancağı benim elimde olacaktır. Ben Allah nezdinde Âdem oğullarının en
şereflisiyim...bunu iftihar için değil,
bir gerçek olarak söylüyorum.”(Tirmiî, Tâc, C.3.H.No: 778-779)
52
قُلْ
مَن
كَانَ
عَدُوًّا
لِّجِبْرِيلَ
فَإِنَّهُ
نَزَّلَهُ
عَلَى
قَلْبِكَ
بِإِذْنِ اللّهِ
مُصَدِّقاً
لِّمَا
بَيْنَ
يَدَيْهِ
وَهُدًى
وَبُشْرَى
لِلْمُؤْمِنِينَ {97}
“De ki: “ Allâh’ın izniyle Kur’an’ı, kendinden öncekini doğrulayıcı ve
insanlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirdiği için, kim
Cebrâil’e düşman olursa.” (Bakara, 97)
يَا
أَيُّهَا
الَّذِينَ
أُوتُواْ
الْكِتَابَ
آمِنُواْ
بِمَا
نَزَّلْنَا
مُصَدِّقًا
لِّمَا
مَعَكُم مِّن
قَبْلِ أَن
نَّطْمِسَ
وُجُوهًا
فَنَرُدَّهَا
عَلَى
أَدْبَارِهَا
أَوْ
نَلْعَنَهُمْ
كَمَا لَعَنَّا
أَصْحَابَ
السَّبْتِ
وَكَانَ أَمْرُ
اللّهِ
مَفْعُولاً {47}
“Ey kitab verilenler, biz bazı yüzleri, silip arkalarına döndürmeden, ya
da Cumartesi adamlarını lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, yanınızdakini
doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kitab)a inanın. Allâh’ın emri, dâimâ
yapılmıştır. (Ondan kurtulmanız mümkün değildir.)” (Nisa, 47)
وَيَوْمَ
نَبْعَثُ فِي
كُلِّ
أُمَّةٍ
شَهِيدًا
عَلَيْهِم
مِّنْ أَنفُسِهِمْ
وَجِئْنَا
بِكَ
شَهِيدًا عَلَى
هَـؤُلاء
وَنَزَّلْنَا
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
تِبْيَانًا
لِّكُلِّ
شَيْءٍ
وَهُدًى
وَرَحْمَةً
وَبُشْرَى
لِلْمُسْلِمِينَ
{89}
“Her ümmet içinde, kendilerinden kendi üzerlerine bir şâhit
getirdiğimiz gün, seni de bunların
üzerine şâhit getirmiş olacağız. Sana bu
Kitâbı, her şeyi açıklayan ve müslümanlara
yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik!” (Nahl,89)
53
وَمَا
مِن
دَآبَّةٍ فِي
الأَرْضِ
وَلاَ
طَائِرٍ يَطِيرُ
بِجَنَاحَيْهِ
إِلاَّ
أُمَمٌ أَمْثَالُكُم
مَّا
فَرَّطْنَا
فِي
الكِتَابِ
مِن شَيْءٍ
ثُمَّ إِلَى
رَبِّهِمْ
يُحْشَرُونَ
{38}
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş
yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar (onların durumları,
rızıkları, ecelleri takdir edilmiş, yazılmıştır). Biz Kitâbda hiçbir şeyi eksik
bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rab’leri (nin huzûru)na toplanacaklardır.”
(En-am 38)
وَعِندَهُ
مَفَاتِحُ
الْغَيْبِ
لاَ يَعْلَمُهَا
إِلاَّ هُوَ
وَيَعْلَمُ
مَا فِي
الْبَرِّ
وَالْبَحْرِ
وَمَا
تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ
إِلاَّ
يَعْلَمُهَا
وَلاَ
حَبَّةٍ
فِي
ظُلُمَاتِ
الأَرْضِ
وَلاَ رَطْبٍ
وَلاَ
يَابِسٍ
إِلاَّ فِي
كِتَابٍ
مُّبِينٍ {59}
“Gayb’ın (görünmez bilginin) anahtarları, O’nun yanındadır, onları
O’ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir
yaprak, -ki mutlaka onu bilir.-yerin karanlıkları içine gömülen tâne , yaş ve
kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitâbda olmasın.”(En-am 59)
54
ثُمَّ
اسْتَوَى
إِلَى
السَّمَاء
وَهِيَ دُخَانٌ
فَقَالَ
لَهَا
وَلِلْأَرْضِ
اِئْتِيَا
طَوْعًا أَوْ
كَرْهًا
قَالَتَا أَتَيْنَا
طَائِعِينَ {11}
“Sonra gaz halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne:”İster istemez
gelin!” dedi. İkisi de: “Biz isteyerek ve itaat ederek geldik.” (Fussilet, 11)
NOT:
Dünyanın oluşumunu anlatan bir çok
âyet vardır. Çağımız astronom ve jeologlarının yaptıkları tüm araştırmalarda
elde ettikleri sonuçlar Kur’ân-ı Kerîm’i doğrulamaktadır.
قُلِ
الْحَمْدُ
لِلَّهِ
وَسَلَامٌ
عَلَى
عِبَادِهِ
الَّذِينَ
اصْطَفَى
آللَّهُ
خَيْرٌ
أَمَّا
يُشْرِكُونَ
{59}
“De ki: “Hamd olsun Allâh’a, selâm O’nun seçtiği kullarına, Allâh mı
hayırlı, yoksa ortak koştukları şeyler mi? (Neml, 59)
وَالنَّجْمِ
إِذَا هَوَى {1}
مَا
ضَلَّ
صَاحِبُكُمْ
وَمَا غَوَى {2}
وَمَا
يَنطِقُ
عَنِ
الْهَوَى {3}
إِنْ
هُوَ إِلَّا
وَحْيٌ
يُوحَى {4}
“İnmekte olan yıldıza andolsun ki: Arkadaşınız
sapmadı, azmadı. O, havadan konuşmaz, O(na inen Kur’ân veyâ onun söylediği
sözler), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm, 1-2-3-4)
أَوَلَمْ
يَرَ
الَّذِينَ
كَفَرُوا
أَنَّ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضَ
كَانَتَا
رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
وَجَعَلْنَا
مِنَ
الْمَاء
كُلَّ شَيْءٍ
حَيٍّ
أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
{30}
“İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları
ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya, 30)
55
وَجَعَلَ
فِيهَا
رَوَاسِيَ
مِن
فَوْقِهَا وَبَارَكَ
فِيهَا
وَقَدَّرَ
فِيهَا أَقْوَاتَهَا
فِي
أَرْبَعَةِ
أَيَّامٍ
سَوَاء
لِّلسَّائِلِينَ
{10}
“Ona üstünden ağır baskılar yaptı.
Onda bereketler yarattı ve onda –arayıp soranlar için- gıdalarını
(bitkilerini ve ağaçlarını) tam dört günde takdir etti (düzene koydu).”
(Fussilet, 10)
بَلْ
مَتَّعْنَا
هَؤُلَاء
وَآبَاءهُمْ
حَتَّى طَالَ
عَلَيْهِمُ
الْعُمُرُ
أَفَلَا
يَرَوْنَ
أَنَّا
نَأْتِي
الْأَرْضَ
نَنقُصُهَا
مِنْ أَطْرَافِهَا
أَفَهُمُ
الْغَالِبُونَ
{44}
Görmezler mi ki biz Arz’a geliyor, Onu taraflarından eksiltiyoruz, gâlib
olacak onlar mıdır? (Enbiya; 44)
أَوَلَمْ
يَرَوْاْ
أَنَّا
نَأْتِي
الأَرْضَ
نَنقُصُهَا
مِنْ
أَطْرَافِهَا
وَاللّهُ
يَحْكُمُ لاَ مُعَقِّبَ
لِحُكْمِهِ
وَهُوَ
سَرِيعُ
الْحِسَابِ
{41}
Görmediler
mi ki, biz Arz’a geliyor, onu tarafından eksiltiyoruz.”(Ra’d: 41)
NOT
: Modern ilim, bu asırda kesin olarak bu hakikata varıp bu konu hakkında
şu hükmü vermiştir:
Yer meridyenlerinin ölçülmesi ile yerin gerçek şekli hakkında, kesin bir
sonuca varılmıştır. 18. Asırdan beri Yer’in çeşitli yerlerinde 20’den fazla
ölçme yapılmıştır. Bu ölçmelerden genel olarak, bir yerin enlemi artınca , bir
derecelik meridyenin uzunluğunun da arttığı görülmüştür. Çeşitli araştırma sonunda yerin kutupları da basık olduğu kesin olarak
anlaşılmıştır ve bu basıklıktan Yer’in elipsoid
biçiminde olduğu 1924 senesinde Milletlerarası yapılan bir konferansta
sonuçlanmıştır.
Modern ilim, Kur’an-ı Kerim’in
işaret ettiği kâinât nizam ve kanûnlarına ancak asrımızda nüfûz etmeye
başlamıştır.
56
Düşünebilenlere ne büyük dersler
var!.... (Kur’an ışığında Göklerin Fethi Sh. 75-76)
وَفِي
الأَرْضِ
قِطَعٌ
مُّتَجَاوِرَاتٌ
وَجَنَّاتٌ
مِّنْ
أَعْنَابٍ
وَزَرْعٌ
وَنَخِيلٌ
صِنْوَانٌ
وَغَيْرُ
صِنْوَانٍ
يُسْقَى
بِمَاء
وَاحِدٍ
وَنُفَضِّلُ
بَعْضَهَا
عَلَى بَعْضٍ
فِي
الأُكُلِ
إِنَّ فِي
ذَلِكَ
لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ
يَعْقِلُونَ
{4}
“Arzda birbirine komşu kıt’alar (toprak parçaları), üzüm bağları,
ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır; bunların hepsi bir su ile
sulanır ama ürün(lerin)de bunları, birbirinden üstün yapıyoruz. Şüphesiz bunda,
aklını kullanan bir kavim için âyetler vardır.” (Râd, 4)
وَلَقَدْ
خَلَقْنَا
الإِنسَانَ
مِن
صَلْصَالٍ
مِّنْ حَمَإٍ
مَّسْنُونٍ {26}
Andolsun,
biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan yarattık. (Hicr ,26)
خَلَقَ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضَ
بِالْحَقِّ
يُكَوِّرُ
اللَّيْلَ
عَلَى
النَّهَارِ
وَيُكَوِّرُ
النَّهَارَ
عَلَى
اللَّيْلِ وَسَخَّرَ
الشَّمْسَ
وَالْقَمَرَ
كُلٌّ
يَجْرِي
لِأَجَلٍ
مُسَمًّى
أَلَا هُوَ
الْعَزِيزُ
الْغَفَّارُ
{5}
“Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor,
gündüzü de gecenin üzerine... Güneş’i ve Ay’ı insanların yararı için yarattı.
Her biri (Dünya, güneş ve ay) belirlenmiş bir sona doğru akıp gitmektedir. Bil
ki, O Aziz’dir- büyük güç sahibidir, Gaffar’dır- çok bağışlayandır.”(Zümer:
39/5)
57
NOT: İşte Kur’ân-ı Kerim yerin küre şeklinde olduğunu tek bir kelime ile bize
ifade etmektedir.
Hatta,
On ikinci yüzyılda yaşayan İslâm
âlimi Muhyiddin-i Arabî, Allah’ın evreni mükemmel bir ölçü içerisinde
yarattığını delil göstererek evrenin de küre şeklinde olduğunu iddia etmiştir.
Çünkü Arabî’ye göre en mükemmel geometrik şekil küredir.
Nitekim çağımızın ünlü bilgini
Einstein da tüm evreni şişmekte olan bir bolonun zarına benzeterek Arabînin bu
iddiasını güçlendirmiştir.
“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. (kâfirler) ise onun
alâmetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya: 21/32)
Astronomi ile uğraşan bilim
adamlarının yeni farkına vardıkları bir gerçeği, Rabbimiz daha on dört yüzyıl
önce biz insanlara bildirmiştir.
Gökyüzü dediğimiz bu atmosfer
tabakası dünyamızı bir kabuk gibi sarmıştır. Ortalama on bin kilometre
kalınlıkta yumuşak ve şeffaf bir kabuk...
Gözle göremediğimiz gazlardan müteşekkil
dev bir kubbedir üstümüzdeki gökyüzü Atmosfer, birbirinden farklı birçok
tabakadan oluşmuştur. İklim olaylarının meydana geldiği alt tabakanın kalınlığı ortalama 12
kilometredir. Bu bölgede %78 oranında azot ve %21 oranında oksijen bulunur.
Hayatımız için gerekli oksijeni bu tabakadan sağlarız.
58
Bununla beraber hayatımızı devam
ettiren çok önemli bir görevi daha vardır atmosferin:
Korumak!
Her gün, fezadan, dünyamıza irili
ufaklı milyonlarca meteor (göktaşı) düşmektedir. Atmosfer, bu meteor bombardımanına karşı âdeta çelik bir örtü gibi bizi korumaktadır. Eğer atmosferin bu
özelliği olmasaydı. Yeryüzü çok kısa bir sürede meteorlar tarafında delik deşik
edilir ve bir tek canlı kalmazdı. Ancak meteorlar atmosferdeki gaz
moleküllerine saniyede birkaç kilometre ile yüz kilometre arasında değişen bir
hızla çarparak yüksek bir sıcaklık kazanır ve buharlaşır, akabinde toz
parçalarına dönüşerek kaybolur. Sadece çok büyük kütleli meteorlar atmosferde
yok olmadan dünyamıza ulaşabilirler. Bunlar da çok enderdir. Nitekim halk
arasında yıldız kayması olarak nitelenen olay, aslında büyük kütleli
meteorların gökyüzünde ışık saçarak yanıp yok olması olayıdır!
Ayrıca
dünyamızı çok fazla ısınmaktan ve fazla soğumaktan da korur.
Bizi
·
Göktaşlarından,
·
Zararlı ışınlardan,
·
Aşırı sıcak ve soğuktan koruyan atmosfer
tabakasının
Bu marifetlerini bilim daha yeni
keşfetti; ama biz müslümanlar, detaylı olmasa da atmosferin bir tavan gibi bizi
tehlikelerden koruduğunu asırlarca evvel bu âyet-i kerîmeden öğrenmiş
bulunuyorduk. Allah’a sonsuz hamd olsun. ( Kur’an En Büyük Mucize, S 107)
59
1- “Ümmetim mübarek bir ümmettir. İlki mi sonu mu da hayırlı olacağı
bilinmez.” (Camius Sağir, Hadis Nu.1620)
Böyle
buyuran sevgili Peygamberimiz diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
Bir yıldızı işaret
ederek:
2- “(Nefsim yed-i kudretinde olanın hakkı için derim ki: “Gece ve gündüz
oluşu bitmeden BU DİN mutlaka şu yıldızın varacağı yere kadar ulaşacaktır.)”
(Ramûz’ul Ahadis şerhi Levamî,C 1, shf.562)
Bu hadisi şerif insanın Yerden semâ ülkelerine çıkacağını bildirirken
şanlı ve azametli dinimiz islâmiyyetin o ülkelere varacağını müminlere
müjdeler.
Bu günkü
zafiyyetimizle mi bu olabilirmiş? Diyenlere de şu hadisi şerifi naklederiz:
3- (Aziz ve yüce olan Allah’ım , yarattığı her şeye mutlaka bir sonuç
tanımıştır. O, gününde sona erer. İslâmiyyete kökleşme ve sebat bulma zamanı
yaklaştı, yakında da bu yüksekliği sona varacak sonra bir daha yücelecek sonra bir daha eksilecektir. Bu eksilme ve
artma kıyamete dek devam edecektir.)
(Mecmuaz Zevaid, 7, shf.328)
وَتَرَى
الْجِبَالَ
تَحْسَبُهَا
جَامِدَةً
وَهِيَ
تَمُرُّ
مَرَّ
السَّحَابِ
صُنْعَ
اللَّهِ
الَّذِي
أَتْقَنَ
كُلَّ شَيْءٍ
إِنَّهُ
خَبِيرٌ
بِمَا
تَفْعَلُونَ
{88}
“Ve sen dağları görürsün , onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar,
bulutların gitmesi gibi giderler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın
sanatıdır. Şüphesiz ki O, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Neml, 88)
60
KAYNAKLAR
Üzerinde yaşadığımız yerküre çok
değişik hareketler içindedir. Her 24 saatte bir kendi ekseni etrafında dönerken
365 gün 6 saatte de güneş etrafındaki devrini tamamlar. Ayrıca güneşle beraber
saman yolu galaksisinin merkezi etrafında
da dönmekte olup 225 milyon yılda bir turunu tamamlamaktadır. Dahası,
dünyamız saman yolundaki tüm yıldızlarla birlikte bir noktaya doğru hızla akıp
gitmektedir. Belki de daha keşfedemediğimiz başka çok uzun mesafeli hareketleri
de vardır.
Korkunç denebilecek hızlarla bunca
değişik hareketler içinde olan dünyamız o kadar sakin, düzenli ve ölçülü gider
ki; hareket ettiğinin farkına bile varamayız. Bundan dolayıdır ki son asırlara kadar, insanlar yerin sabit
olduğunu, güneşin de onun çevresinde döndüğünü zannederlerdi.
Hatta Galile adında bir bilgin 17.
Yüzyılda dünyanın döndüğünü söylediği zaman
kendisine inanan olmadığı gibi sırf bu iddiası yüzünden papazlarca idama
mahkûm edilmişti.
Ama, dünyanın döndüğünü söylediği
için ismi tarihlere geçen Galile bile Rabbimizin bize yukarıda ki âyet-i
kerîmede bildirdiği bu gerçeği ancak 1000 (bin) sene sonra öğrenebilmişti.
(Kur’an En Büyük Mucize Sh: 115,116)
61
KAYNAKLAR
“Gece de
onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup alırız, birden karanlıkta
kalıverirler.”
“Güneş
de kendi müstekarrı (yâni konulmuş olduğu yer) için akıp gider. Bu, üstün ve
bilen (Allâh)’ın taktiridir.”
Burada müstekarr kelimesi mimli
masdar, İsm-i zaman ve ism-i mekân olabilir. Lâm ile de birkaç anlam kazanır.
Onun için bu ifade birkaç mân^ya gelir. Önce güneş, kör bir tesâdüf eseri
değil, sâbit bir kanunla cereyân eder demektir. Güneş bir istikrar için yani
kendi sisteminde bir düzen meydana getirmek için akıp gider, mânâsı da vardır.
Müstekarr, zaman ismi olduğuna göre mânâ: Güneş, kendine mahsus bir istikrar
yani durma zamanına kadar akıp gider, demek olur ki bu durma zamanı, güneşin
söndürüleceği kıyâmet zamanıdır.
Müstekarr mekan ismi olursa: Güneş kendisine tahsis edilmiş bir istikrar yerinde yâni bir yörüngede akıp
gider demek olur. Kezâ güneş, istikrar bulacağı yer için hareket eder mânâsı da
vardır ki bu taktirde güneşin, başka bir
Merkeze doğru hareket ettiği de anlaşılır. Hâsılı âyet, her mânâsıyla
pozitif ilmi doğrulayan ilahî bir mu’cizedir. (Yasin 36/40)
لَا
الشَّمْسُ
يَنبَغِي
لَهَا أَن
تُدْرِكَ
الْقَمَرَ
وَلَا
اللَّيْلُ
سَابِقُ
النَّهَارِ
وَكُلٌّ فِي
فَلَكٍ
يَسْبَحُونَ
{40}
“Aya da
konaklar tâyin ettik. Nihâyet o, eski urcun hâline döndü.”
Urcun, hurma salkımının, eğri olan tarafına denir. Bunun eskisi yâni bir
önceki yıla âit salkım çöpü daha ince, daha eğri ve daha renkli olur. Bu
benzetme, hilâlin ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor; aynı zamanda ay’ın,
yörüngesinden geçerken dünyâ çevresinde bir ayda aldığı yolun şeklini de göstermiş
oluyor. Ay’ın yolu, tam dairevî olmayıp, bir tarafı konkav bir eğrilik
arzetmektedir.
“Ne güneşin
aya erişmesi kendisine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir
felekte (yörüngede) yüzmektedirler.”
Samanyolu,
kendi merkezi etrafında uzayda ağır ağır dönüyor. İlim adamları, bu hareketi
dev bir tekerleğin dönüşüne benzetiyorlar.
62
Bu dönüş sırasında,
ele alınan bir noktanın tam bir
devir hareketi sonunda tekrar eski yerine gelmesi için yaklaşık 250
milyon yıl geçiyor. Yâni ilim, Dönen semânın periyodunu 250 milyon yıl olarak
hesaplıyor.
Dünya dönüyor, gezegenler dönüyor,
güneş dönüyor. Öteki yıldızlar dönüyor . Nihayet hepsinin içinde bulunduğu
Samanyolu Galaksisi dönüyor.
Büyük bir tekerlekte olduğu gibi, dev
bir dişli çarkta olduğu gibi; gökyüzü dönüyor! Gökkubbe değirmen taşı gibi
dönüyor!...
Evet, Semâ dönüyor!
Dönen Semâ Hakkı için (Târık sûresi 113. âyet)
وَالَّذِي
نَزَّلَ مِنَ
السَّمَاء
مَاء بِقَدَرٍ
فَأَنشَرْنَا
بِهِ
بَلْدَةً
مَّيْتًا
كَذَلِكَ
تُخْرَجُونَ
{11}
“O ki gökten bir ölçü ile su indirdi. Ve böylece ölü bir ülkeyi
canlandırdık. İşte siz de bunun gibi (canlandırıp) çıkarılacaksınız.” (43:11)
وَإِن
مِّن شَيْءٍ
إِلاَّ
عِندَنَا
خَزَائِنُهُ
وَمَا
نُنَزِّلُهُ
إِلاَّ بِقَدَرٍ
مَّعْلُومٍ {21}
“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizim yanımızda
olmasın . biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz.” (15:21)
Yağmur, Rahman’ın bize bahşettiği
büyük nimetlerindendir. Yağmur olmasaydı tüm dünya çöle dönüşür ve dünya
yaşanmaz hale gelirdi.
Yağmurun
oluşum devreleri şöyledir:
1- Güneş
ısısı denizdeki ve karadaki suları buharlaştırır.
63
KAYNAKLAR
2- Su
buharları iki-üç kilometre yukarıda ince bulutlar oluşturur.
3- Rüzgâr, bulutları sürükleyerek bir araya
getirir.
4- Atmosferdeki mikroskobik toz zerrecikleri “yoğunlaşma çekirdeği”
görevini yüklenerek su buharını yoğunlaştırırlar.
5-
Yoğunlaşan su buharı gelişerek yağmur damlacıklarını oluşturur.
6- Yağmur
damlaları genel yerçekimi kanunun aksine sabit bir hızla yeryüzüne inerler.
Yukarıdaki
altı maddeye özetlediğim bu evreler, en son meteorolojik bilgilerdir.
Peki,
Her yıl
yağan yağmur miktarı belli midir? Yıldan yıla değişir mi?
Bu iki soruyu bin sene önce yaşayan
bilim adamlarına sorsaydınız alacağınız cevaplar , ittifakla şöyle olacaktı.:
“Yağmur
miktarı, her yıl değişir.”
Neden böyle düşünüyorlardı? Zira, o
günün bilim adamları, yaşadıkları bölgelerin bazı seneler bol yağış aldığını,
bazen da az yağış aldığını müşahade ederlerdi. Bin sene önce yaşayan hiçbir bilim adamı TÜM DÜNYAYA düşen yıllık
yağmur miktarı hakkında yargıya varabilecek bilgiye sahip değildi.
Nihayet.
Çağımızın bilim adamları dünyamıza
düşen yıllık yağmur miktarını yaklaşık olarak hesaplamaya muvaffak oldular.
Yerküreye
ulaşan güneş enerjisinin hesaplanması sonucunda ilginç bir neticeyle
karşılaşıldı:
Gökten dünyamıza, her saniye 17
milyon ton yağmur düşmektedir. Böylece yıllık yağmur miktarı, yaklaşık 536
trilyon ton olmakta ve bu miktar her yıl aynı kalmaktadır.
64
Yukarıda ayetlerin nazil olduğu
devirlerde yaşayan tüm insanlar, yağan yağmur miktarının “ölçüsüz” olduğunu
sanıyorlardı. Öyleyse bu âyetler, Kur’an-ı Kerim’in Allah Kelâmı olduğunun
sayısız ilmî delillerinden bir tanesidir. (Kur’an En Büyük Mucize Sh. 147)
وَنُنَزِّلُ
مِنَ
الْقُرْآنِ
مَا هُوَ شِفَاء
وَرَحْمَةٌ
لِّلْمُؤْمِنِينَ
وَلاَ يَزِيدُ
الظَّالِمِينَ
إَلاَّ
خَسَارًا {82}
“Biz Kur’ân’dan mü’minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. (Kur’ân, mü’minlere şifâdır. İnananlar, onunla dünyâ ve âhiret dertlerinin
şifâsını bulurlar. Onun din ve dünyâya âit hükümlerine uyarak rûhen huzura
kavuşurlar. Ama Kur’an) zâlimlere ziyân
artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz. (Çünkü onlar Kur’ân’ı inkâr
ederler, İnkârlarından ötürü de hüsranları artar.)” (İSRA, 82)
لَتَرْكَبُنَّ
طَبَقًا عَن
طَبَقٍ {19}
فَمَا
لَهُمْ لَا
يُؤْمِنُونَ
{20}
وَإِذَا
قُرِئَ
عَلَيْهِمُ
الْقُرْآنُ
لَا
يَسْجُدُونَ
{21}
İnşikak .suresi 19 uncu ayette: “ Siz mutlaka tabakadan tabakaya
bineceksiniz.”
20 inci
ayette “ Öyleyse onlara ne oluyor ki
iman etmiyorlar.”
21 inci âyette de “Ve kendilerine Kur’an
okunduğunda neden SECDE etmiyorlar” buyrulmuştur.
Bu iki ayet Ay’a çıkışı gerçekleştireceklerin Gayri Müslimlerden ve
bunların Kur’ân-ı Kerim’e aldırış etmeyenlerden olacaklarını bildirmektedir.
Tabiî olarak
bir hakikattir. Ve böylece olmuş ve olacaktır....
65
Fakat yirmi beşinci âyette îman
edenlerden bahsediliyor ki, bundan da iki mesele çıkıyor:
1- Bunlardan, yani gayri müslim
Astronotlardan islâma dahil olacaklara, hadsiz hesapsız mükâfatlar vardır.
2-
Kur’an-ı Kerim’i kendine kitab edinmiş ve emirlerine boyun eğmiş olan
herhangi bir müslüman fezâ fethine çalışır ise onun kazancı hadsizdir.
İmam
Muhammed İbni Ali şöyle buyurmuştur:
“Bizden “Soyumuzdan” gelecek Mehdi’nin, geleceği zamana ait iki işaret
vardır. Bu iki işaret, Allah’ın semaları ve yer’i yarattığı andan beri hiç olmamıştı. Onların
biri Ramazan ayının gecesindedir ki, o zaman AY KEŞF olunur. Diğeri ise mezkûr
Ay’ın ortasında ki, o vakit GÜNEŞ KEŞF OLUNUR.”
Hadisi şerifi rivayet eden Hz. Ali
efendimizi oğlu İmam Muhammed’dir. Bizden diye buyurmasıyla bu vadedilen zâtın
kendi soyundan olacağı ifade eder...
Hadisi
nakleden Ali Kârîdir.(9)
9- “Meşrubel verdî fî alamâtil Mehdî”
adlı eserinde nakletmektedir. Süleymaniyedeki yazma nüshasından nakledilmiştir.
66
İmam Ali kârî “(keşf) kelimesi nâsih
hatâsıyla sin yerine şın olarak yazılmıştır. Halbuki bu kelime tutulmak
mânâsında olan (Yüksefü)dür diyor. Yani noktasız şın olacağı yerde nâsih yanılarak
nokta koymuş olduğunu iddia ediyor. Halbuki Ay ve Güneş Ramazan ayında ve diğer
ay ve günlerde tutulurlar. Ama Sem3aların ve Yer’in yaratılışından beri olmıyan
şey ise, insanın Ay’a ayak basmasıdır. Ay’ın mahiyetini bilmek ve içinde yaşama
imkânını bulmak da, orayı tamamen keşfetmek demektir. Ay’ın üzerine bir adım
atmak orayı keşfetmek demek değildir. (Kur’an Işığında Göklerin Fethi S.
135-137)
(Bismillahillezî
Lâyedurru meaismihi şey’ün fi-l ardi ve-lâ
Fİ-S SEMÂ-İ ve huvessemî’ulalîm.)
“Allahı Teâlânın ismini anan kimseye
Yer’de ve Semâ’da bir zarar dokunmaz. O Allahu Azîmu-ş Şân İşiten ve Bilendir.”
(Tirmizî Kitabu-d Deavât El-Edebu-l Müfred: Metin shf: 230, Kur’ân Işığında
Göklerin Fethi, S.115)
Bazen ilmî
bir gerçek,
Bazen kısa
bir âyet
Ve bazen de
bu ayetlerdeki ve sayılardaki muhteşem âhenk.
Bunların her
biri, çeşitli milletlerin mensubu olan birçok
67
KAYNAKLAR
bahtiyarın kalbini yumuşatmış ve
onların İslâmiyetle şereflenmesine sebep olmuştur.
İşte Kaptan
Cousteau, İşte Cat Stevens, Roger garaudy ve diğerleri.
Ve şimdi de
Neil Armstrong.
Onun İslâmiyetle şereflenmesinin
sebebi ise bambaşka ve tüyler ürpertici.
Ay’a ilk defa ayak basan insan
olmakla şereflenen bu astronotu’un kalbini derinden derine gelen bir ezan sesi
yumuşatacak ve onu gerçek mânâdaki yükselişe ulaştıracaktır.
Neil Armstrong, 9 basamaklı
merdivenden inerek, aya ilk defa ayak basan insan olma şerefine nâil olur.
Ancak Armsrong’un 14 yıl sonra ulaşacağı nokta, kendisine aya ulaşmanın
sağlamış olduğu şereften daha büyüğünü kazandıracaktır.
Evet, aradan 14 yıl geçer ve 1983
yılının Şubat ayına gelinir. Armstrong, bir konferans vermek üzere ilk defa bir
İslam ülkesine, .Mısır’a gelmiştir.
Konferansın sonuna yaklaşıldığı bu
sırada, Armstrong2un büyülenmiş gibi yerinde çakıldığı görülür. Pencerelerden
içeri süzülen bir sesi dinlemektedir ve onu, sanki daha önceden de duymuş
gibidir.
Duyduğunun
ne olduğunu sorunca, yanındakiler,
·
Ezan sesidir, derler. Allah’ın (C.C) kudretini
kâinata ilan eden ve bizleri kurtuluşa çağıran ilahi davet!
Armstrongun bunun üzerine söylediği sözler, tüyler ürperticidir.
·
Bu ses, der. Aya ilk ayak bastığımda duyduğum ve
ürperdiğim sestir. Önceleri kulaklarımın uğuldadığını zannetmiştim, fakat bu
sesi daha sonra tekrar duyarak titremiştim.
Salondan çıt çıkmamakta ve herkes dışarıdan gelen Ezan sesini
dinlemektedir.
68
KAYNAKLAR
Armstrongun ruhunda kopan fırtına, ezanın tamamlanmasına kadar geçen
kısa sürede İslâmiyeti seçmesine sebep olacaktır.
Aya yükselip insanoğluna ait ilk
adımları atan Armsstrong, böylelikle manevi yükselişin de ilk adımlarını atmış
bulunmaktadır.
Haber kısa sürede yankılanır ve İslâm
ülkelerinde büyük bir seviçle karşılanır. Pakistan’da yayınlanan “THE MUSLIM WORLD” isimli derginin
19 Şubat 1983 tarihli sayısında, ve yine aynı ülkedeki “CENK” gazetesinde ve
Malezya’da yayınlanan “STAR” dergisinde habere geniş bir yer ayrılır ve Armstrongun
hayatından söz edilir.
Önce arz ettiğimiz âyette Allah’u
Teâlâ, İnsanın Semâ’ya çıkmasının mümkün olduğunu bildirip Ay’a varabileceğini,
Semâ’da hayatını idâme ettirmek için Ay’a da bir merkez hazırladıktan sonra
semâ cisimlerine birer birer çıkabileceğini de bildiriyor.
Nitekim Hadîsi Şerîfin ve araştırmaya dayanan modern ilmin
bildirdiğine göre Güneş sistemine bağlı bazı uyduların da, uydusu vardır. Bu
izahta geçen Ay’ın sâdece Dünya’nın Ay’ına mahsus denmesi pek doğru olmaz. Bilhassa
bugün için Ay gibi, istasyon vazifesini görecek cihazlar yapılıp semâya
gönderilmektedir. Gâliba bu âyeti kerime, böyle bir çıkışın yapılacağını
bildirmekle sem’a binasına çıkışın başlayacağını bildirmiş ve buna
müslümanların gayret etmesini istemiştir. Ancak İslâmiyeti kabul etmemiş gayri
müslimlere iknâ’ babından öncelik tanıyıp onlar hakkında şöyle buyurmuştur.
69
KAYNAKLAR
“Ufuklardaki kudretimizi
göstereceğiz”
Bugün için
bu va’d tahakkuk etmektedir...
Bu bahsin izâhı önce mealiyle
birlikte inşikak sûresinden naklettiğimiz âyetle yapılacaktır. Çünkü bu âyeti
kerime fezâ çağının bir mu’cizesidir.
(Zikri geçen âyetin Secde âyeti
olduğunu hatırlatırız. Her okuyan mü’min veya onu işiten Mü’min Tilâvet secdesi
etmekle mükelleftir.)
Bu âyetler, görüldüğü gibi tamamen
semâ ile alakalı olup semâ’da cereyan eden ve edecek olan hâdiselerden
bahsetmektedir.
·
Âyette, önce Şafak’tan bahsedilip bu şafak hakkı
için yemin ediliyor.
·
Sonra Geceden ve gecenin, kendi karartısı ile
örttüğü her şey’i kapsayıp ve bütün bunlar hakkı için yemin ediliyor. (Taberî
tefsiri, c. 30,shf. 119.)
·
Daha sonra da Ay’dan bahsediliyor.
Bu bölümde, Âyetteki birinci yemin
ile ikinci yeminin ne için yapıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla bu konunun ne
kadar mühim olduğu ve bu hâdisenin kesinlik arzedeceği ifade ediliyor.
Deniliyor
ki;
Ay’da
/İttesak) olunca, siz muhatap olunanlar:
İbni Abbas (Radıyallah’u anh)ın bir rivâyetine göre “Semâdan Semâya
(İbni Kesir
tefsiri 4/489; Taberî tefsiri 30/119 ve meselâ sözü bizdendir.) meselâ :
Merih’ten Uranus’a Diğer bir rivâyetine
göre de:
“Semâ’daki
menzilden diğer menzile” Meselâ: B fezâ istasyonundan diğer bir istasyona:
Bineceksiniz!
(Kur’an ışığında Göklerin Fethi Sh. 130-131)
70 KAYNAKLAR
“ Andolsun O şafak’a,
·
O geceye ve onun karanlığı ile bürüdüğü şeylere,
·
İttisak edince o Ay’a,
·
Siz (ey insanlar), hiç şüphesiz ki, tabakadan
tabakaya bineceksiniz,
·
Öyleyse onlara ne oluyor ki imân etmiyorlar.
·
Ve kendilerine Kur’an okunduğunda neden secde
etmiyorlar?..
·
Bilakis o küfredenler yanılıyorlar,
•
Halbuki Allah onların bütün
düşündüklerini pek iyi bilendir.
• Bunun
için (İslâmiyeti kabul etmedikleri için) onları elem verici bir âzâb ile
müjdele.
·
İman edip de güzel amel ve hareketlerde bulunanlar
müstesnâdır. Onlar için bitip tükenmiyen bir mükafat vardır.” (İnşikak 17-25)
71
KAYNAKLAR
وَالْقَمَرِ
إِذَا
اتَّسَقَ {18}
لَتَرْكَبُنَّ
طَبَقًا عَن
طَبَقٍ {19}
فَمَا
لَهُمْ لَا
يُؤْمِنُونَ
{20}
“Dolunay haline geldiği zaman o ay’a andolsun ki;
Sizler muhakkak tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz. O halde onlara ne oluyor
ki halâ iman etmezler!” (84;18,19,20)
Yukarıya meâllerini
aldığımız üç âyet arasındaki ilişki çok önemlidir.
“Tabakadan tabakaya binip
geçeceksiniz” ifadesinde binilecek bir araca işaret ediliyor ve değişik
durumlardan geçileceği belirtiliyor.
Nitekim Ay’a gidiş için binilen uzay
araçları atmosfer tabakalarını bir bir geçtikten sonra uzay boşluğuna ve oradan
da Ay’ın çekim sahasına girmişlerdir. Böylece, birbirinden ayrı bir çok tabaka
ardına geçilerek Ay’a gidilebilmiştir.
Hele birinci
âyette Ay’a yemin edilmesi de bu seyahatin Ay’a olacağına kuvvetli bir
işarettir.
Üçüncü
âyetteki soru cümlesine dikkat edersek bunun iki anlama da gelebileceğini
anlarız:
·
Tabakadan tabakaya binip geçenler iman
etmeyenlerdir.
·
Kur’ân-ı Kerim’in bu konuyla ilgili mucizevî
haberini işittikleri halde kâfirler iman etmemektedir. (Kur’an En Büyük Mucize
Sh. 139)
72
Kur’ân-ı
Kerim’in canlıların semâda hareketleri ile ilgili olan âyeti kerimeleri iki
bölümdür:
أَلَمْ
يَرَوْاْ
إِلَى
الطَّيْرِ
مُسَخَّرَاتٍ
فِي جَوِّ
السَّمَاء
مَا
يُمْسِكُهُنَّ
إِلاَّ
اللّهُ إِنَّ
فِي ذَلِكَ
لَآيَاتٍ
لِّقَوْمٍ
يُؤْمِنُونَ
{79}
“Yerle gök arasında (CEV) de müsahhar olarak uçuşan kuşlara bakmadılar
mı? Bunları orada, Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda da imân edecek bir kavim
için nice âyetler-ibretler-vardır.” (Nahl: 79)
Diğer âyeti
kerimede de:
فَمَن
يُرِدِ
اللّهُ أَن
يَهْدِيَهُ
يَشْرَحْ
صَدْرَهُ
لِلإِسْلاَمِ
وَمَن يُرِدْ
أَن
يُضِلَّهُ
يَجْعَلْ
صَدْرَهُ
ضَيِّقًا
حَرَجًا
كَأَنَّمَا
يَصَّعَّدُ
فِي
السَّمَاء
كَذَلِكَ
يَجْعَلُ
اللّهُ الرِّجْسَ
عَلَى
الَّذِينَ
لاَ
يُؤْمِنُونَ
{125}
“...Kimi, sapıklıkda bırakmayı dilerse ( Sapıklıkda
kalmayı isteyerek kudretlere dikkat etmezse...) onun güğsünü son derece daraltır ve sıkar, sanki semâ
içinden çıkıyormuş gibi olur.” (En’am: 125)
Birinci âyeti kerimedeki
“Cevv’is-Semâ” kelimesinden kuşların serbestçe uçabileceği kesimler “kısımlar”
kasd edilmiştir.
İkinci âyeti
kerimede de:
1- Kuşların
uçabileceği kesimi belirten “Cevvis’ Sema” (gök boşluğu) kelimesi
bulunmamaktadır.
2- .Bu âyetteki kesim “Cevvi’s-Sema”
hârici olan kesimdir ve o kesimden sonradır. Bu kesimde insan, çıkışında bir
sıkıntı duyar.
3- Bu
kesimde insan, kuş gibi kendi vücudunun gücü ile uçamaz, çünkü:
Âyetteki
çıkış manasını ifade eden kelime, kendi gücü ile
73
KAYNAKLAR
çıkar mânâsındaki “Yas’adu” olarak
gelmeyip “ YASA’ ADU” diye gelmiştir ki, bundan da insanın bu kesimi bir vasıta
ile çıkabileceği bildirilmektedir. Nitekim Rahman sûresinde ki Sultan kelimesi
bu mânaya kesinlik vermektedir.
Bu âyette “Sema içinde” mânâsındaki
“Fi’s-Sema” kelimesi, söz konusu sıkıntının bu çıkışa yerden kalkarken değil de
“CEVV” haricindeki kesimde olacağına işaret eder.
Bahis konusu
iki âyeti kerime, canlıların yükselebileceği iki kesimden bahsetmektedir:
1- Biri,
Zaif olan kuşun rahatça ulaşabileceği kesimdir.
2- Diğeri,
kuştan daha güçlü olan insanın, içinde güçlük ve sıkıntı ile yükselebileceği
kesimdir.
Modern ilim
bu hususu şöyle izah etmektedir:
1- Dünyayı kuşatan hava
tabakalarından canlıların yaşadığı kesimlere Biyosfer denir. Biyosfer, Atmosfer içinde onbin metre yüksekliğe
kadar uzanır. Everest çevrelerinde 8,200 metreye kadar yükseklerde kuşların
yaşadıkları tesbit edilmiştir.
Bu ilim,
canlıların yer ve su altında da yaşamasından bahseder.
Biyosfer deyimi 1800 seneleri
arasında bir Fransız tarafından ortaya atılmış ise de 1929 senesinden sonra
kullanılmış, yani bu tarihten sonra Semâda böyle bir kesimin olduğuna kesin
kanâat gelmiştir.
İkinci
konuya gelince, modern ilim ondan da şöyle bahsediyor:
Canlıların yaşayabildikleri tabakanın
üstündeki, Strosfer tabakasıdır, bu tabakada gazlar basıncı çok düşüktür.
Basınç fizikte, herhangi bir
kuvvetin, ona engel bir yüzey üzerine yaptığı zorlamadır. Bu zorlama yer
yüzünde insan vücudunun basıncı ile eşittir. İnsan yükseklere çıktıkça Atmosfer
74
basıncı düşer, dolayısıyla insan
vücudundaki basınç çevre basıncına galebe çalar, tıpkı deniz altından su yüzüne
anî çıkmalarda meydana gelen vurgun misali, binaenaleyh insan sıkıntı ve
ızdırap duyar bilhassa teneffüs güçleşir. (Kur’ân ışığında Göklerin Fethi
Sh.94,95,96)
إِنَّ
هَـذَا
الْقُرْآنَ
يِهْدِي
لِلَّتِي
هِيَ
أَقْوَمُ
وَيُبَشِّرُ
الْمُؤْمِنِينَ
الَّذِينَ
يَعْمَلُونَ
الصَّالِحَاتِ
أَنَّ لَهُمْ
أَجْرًا
كَبِيرًا {9}
“Gerçek bu Kur’an insanlara her şeyin en doğrusunu
gösterir” (İsra:9)
Kur’an-ı Kerim, diğer birkaç âyeti
kerîmede insanın yerküre dışına çıkabileceğini belirtmiştir ve bu hususta şöyle
buyurmuştur:
يَعْلَمُ
مَا يَلِجُ
فِي
الْأَرْضِ
وَمَا
يَخْرُجُ
مِنْهَا
وَمَا
يَنزِلُ مِنَ
السَّمَاء وَمَا
يَعْرُجُ
فِيهَا
وَهُوَ
الرَّحِيمُ
الْغَفُورُ {2}
هُوَ
الَّذِي
خَلَقَ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضَ
فِي سِتَّةِ
أَيَّامٍ
ثُمَّ اسْتَوَى
عَلَى
الْعَرْشِ
يَعْلَمُ مَا
يَلِجُ فِي الْأَرْضِ
وَمَا
يَخْرُجُ
مِنْهَا
وَمَا يَنزِلُ
مِنَ
السَّمَاء
وَمَا
يَعْرُجُ فِيهَا
وَهُوَ
مَعَكُمْ
أَيْنَ مَا
كُنتُمْ
وَاللَّهُ
بِمَا
تَعْمَلُونَ
بَصِيرٌ
{4}
“... Yer’e giren, Yer’den çıkan, gök’den inen göğ’e
yükselmekte olan herşeyi O bilir.” (Sebe: 2 ve Hadid:4)
Bu âyeti kerime Kur’an-ı Kerîm’de iki
ayrı sûrede gelmiştir. İnsanın bu iniş ve çıkıştan hariç tutulduğunu gösterir
bir alâmet mevcut değildir. Bu mânâyı ihtiva eden başka bir âyeti kerime de
getirelim:
فَمَن
يُرِدِ
اللّهُ أَن
يَهْدِيَهُ
يَشْرَحْ
صَدْرَهُ
لِلإِسْلاَمِ
وَمَن يُرِدْ
أَن
يُضِلَّهُ
يَجْعَلْ
صَدْرَهُ
ضَيِّقًا
حَرَجًا
كَأَنَّمَا
يَصَّعَّدُ
فِي
السَّمَاء
كَذَلِكَ
يَجْعَلُ
اللّهُ الرِّجْسَ
عَلَى
الَّذِينَ
لاَ
يُؤْمِنُونَ
{125}
“...
Sanki semâ içinde çıkartılmış gibi olur” (En’am:125)
Biyosfer
bahsinde, bu âyetteki (Yas’udu) ile (Yassa’adu) kelimeleri arasındaki mânâ
farkını belirmiştik.
Bu âyet de insanın yerküre hâricine
çıkabileceğine bir delildir. Nitekim önceki vermiş olduğumuz mânâyı da
kuvvetlendirmektedir. Âyeti kerîme, insanın bu sefere vâsıtasız çıkmayıp
“Rahman” sûresinde buyrulan ve ileride takdim edilecek olan “Sultan”
vasıtasıyla çıkabileceğini bildirmektedir.
75
KAYNAKLAR
Daha da ileri gidip diyebilirim ki,
(SAD) ile (AYİN) harflerinin şeddeli olarak gelişi, bu Sultan’ın; aracın motor
sesini, ilk alevlenmesini, yükselişini işittirmektedir. Böyle bir ifade
(Yas’adu ile de bildirilmesi mümkün iken (Yassa’adu) ile gelmesinde mutlaka bir
hikmet vardır!...
Kur’an-ı Kerim’in her âyeti, her
kelimesi her harfi, her harekesi ve her şeddesi bir mu’cizedir. İşte bunun
içindir ki diğer dillere layıkı vechile aslâ tercüme edilemez, edilse bile pek
cılız ve sönük kalır. Dolayısıyle kendi harflerinden başka bir harfle de
yazılamaz, aksi taktirde mu’cize olarak verilen şifreler bilinemez, kaybolur.
Binaenaleyh, insanlara gönderilen bu gibi kaynak sınırlanmış, dondurulmuş bir
hâle gelir...
Nitekim
başka bir delil de şudur:
حُنَفَاء
لِلَّهِ
غَيْرَ
مُشْرِكِينَ
بِهِ وَمَن
يُشْرِكْ
بِاللَّهِ
فَكَأَنَّمَا
خَرَّ مِنَ
السَّمَاء
فَتَخْطَفُهُ
الطَّيْرُ
أَوْ تَهْوِي
بِهِ
الرِّيحُ فِي
مَكَانٍ
سَحِيقٍ {31}
“Kim Allah’a eş koşarsa, sanki o, semâdan
düşmüş gibidir...” (Hac: 31)
Âyetteki (HARRE) kelimesi noktalı ha
ile okunur. Bu kelimenin hakiki anlamı, ancak tecvid hakkı verilerek
okunduğunda belirir. Çünkü bu kelimede Semâdan düşmenin, nasıl olduğu
gösteriliyor... Nitekim bu ifadenin
anlaşılması için, “sakata” yahut “vaka’a”
gibi bir kelime kullanılmamıştır.
Semâdan düşen bu kimse semâya nasıl
çıkmış? Bu mühim sorudur. Âyetteki düşmenin damdan, ağaçtan, dağdan değil de semâdan
oluşu, semâya çıkabileceğini bildirir, yoksa bu mânanın ne faydası olabilir?...
Kur’an-ı Kerim’ de Semâda, vasıta
ile uçan insanlardan ve yerküre dışına çıkanlardan bahsedilmiştir. Bu konuda
gelen âyetlerden bir kaçını nakledeceğiz:
76 KAYNAKLAR
وَلِسُلَيْمَانَ
الرِّيحَ
غُدُوُّهَا
شَهْرٌ
وَرَوَاحُهَا
شَهْرٌ
وَأَسَلْنَا
لَهُ عَيْنَ
الْقِطْرِ
وَمِنَ
الْجِنِّ مَن
يَعْمَلُ
بَيْنَ
يَدَيْهِ بِإِذْنِ
رَبِّهِ
وَمَن يَزِغْ
مِنْهُمْ
عَنْ أَمْرِنَا
نُذِقْهُ
مِنْ عَذَابِ
السَّعِيرِ {12}
“Süleymana da rüzgârı emrinde kılarak,
gidişi bir aylık, dönüşü bir aylık kıldık” (Sebe’ :12)
İbni Kesir, bu âyeti kerîmenin
tefsirinde (İbni Kedir: C.3 Shf. 528.) Hasan’il Basrî‘den naklettiği rivayette:
“Süleyman-Aleyhisselâmın yaygısı havada uçarak bir aylık yola, bir
kalkışta götürür dönerdi” diyor.
Suyuti
de (Ed-Dürrü-l Mensûr: c.5
shf.227) “Bu bir aylık yolu bir günde olur biterdi” diyor. (Kur’ân Işığında
Göklerin Fethi, S.119 ,120,121)
Sema
tabakalarının birinden diğerine çıkılacağını bildiren bir âyeti kerime şudur:
أَيْنَمَا
تَكُونُواْ
يُدْرِككُّمُ
الْمَوْتُ
وَلَوْ
كُنتُمْ فِي
بُرُوجٍ
مُّشَيَّدَةٍ
وَإِن
تُصِبْهُمْ
حَسَنَةٌ
يَقُولُواْ
هَـذِهِ مِنْ
عِندِ اللّهِ
وَإِن
تُصِبْهُمْ
سَيِّئَةٌ
يَقُولُواْ
هَـذِهِ
مِنْ عِندِكَ
قُلْ كُلًّ
مِّنْ عِندِ
اللّهِ فَمَا
لِهَـؤُلاء
الْقَوْمِ
لاَ يَكَادُونَ
يَفْقَهُونَ
حَدِيثًا {78}
“Nerede olsanız, hatta muhkem olarak onarılmış
burçlarda bulunsanız dahî ölüm size çatıp yetişir.” (Nisâ, 78)
Kur’ân-ı Kerim’de
Güneş: Yanar kandil anlamında olan “SİRACİ
VEHHAC” diye tanıtılırken;
Ay da: Nûr
yansıtıcı mânâsındaki “MÜNİR” kelimesiyle
ta’rif ediliyor.
Âyeti kerimenin
birinde;
77
KAYNAKLAR
وَجَعَلْنَا
سِرَاجًا
وَهَّاجًا {13}
“(Güneşi) alevli bir kandil olarak yarattık.”
(Nebe’: 13)
Diğer
birinde ise:
هُوَ
الَّذِي
جَعَلَ
الشَّمْسَ
ضِيَاء
وَالْقَمَرَ
نُورًا
وَقَدَّرَهُ
مَنَازِلَ
لِتَعْلَمُواْ
عَدَدَ
السِّنِينَ
وَالْحِسَابَ
مَا خَلَقَ
اللّهُ
ذَلِكَ إِلاَّ
بِالْحَقِّ
يُفَصِّلُ
الآيَاتِ
لِقَوْمٍ
يَعْلَمُونَ
{5}
“...O
Allah’tır ki, Güneşi Zıya, Ay’ı da Nûr olarak yarattı.” (Yunus: 5)
diye bildiriyor.
Arapçada Zıya” kelimesi : Hararet ile ışık saçan
şeye denir.
Nûr da:
Görmeye yardım eden
ışığa denir.
Âyeti
kerimede Ay ise şöyledir:
تَبَارَكَ
الَّذِي
جَعَلَ
فِي
السَّمَاء
بُرُوجًا
وَجَعَلَ
فِيهَا سِرَاجًا
وَقَمَرًا
مُّنِيرًا {61}
“... Semâda- sizin için- bir kandil ve Nûr
yansıtıcı Ay var ettik.” (Furkan. 61)
Önce Güneş’in yanar bir kandil
olduğuna dair âyeti nakletmiştik; bu âyette aynı mânâ tekrar ediliyor, ve Ay
ile Güneş arasındaki fark ayırt edilebilmesi için birinin yanar kandil,
diğerinin de nûr yansıtıcı olduğu anlatılıyor.
Bu mânâ daha
açık bir şekilde Şems Sûresinin ilk iki âyetinden tebâruz etmektedir:
وَالشَّمْسِ
وَضُحَاهَا {1}
وَالْقَمَرِ
إِذَا
تَلَاهَا {2}
“And ederim Güneş’e ve onun aydınlığına, ona
tabî olduğu zaman Ay’a.” (Şems: 1-2)
Bu âyeti kerîmeler, modern ilmin
asrımızda keşfettiği sonuç ile tam bir mutabakat hâlindedir. Kur’ân-ı Kerimin
1400 küsur sene önce nâzil olduğu ise unutulmamalıdır.
78
KAYNAKLAR
Ay’ın, hemen bütün yüzeyi kraterlerle
kaplıdır. Bunların içinde çapı 300 km2 bulunanları vardır. Yeryüzündeki volkan
kraterlerinin çapı ise bunun ancak dörtte biri kadardır.
Ay üzerindeki küçük kraterler,
dağların en arazili yerlerinde bile görünür. En çok derinlik, Newton kraterinde
bulunur; 7250 m2 kadardır.
Bunların sönmüş yanar dağların
kraterleri olduğu ileri sürülmektedir ve menşe’lerinin aynı olması mümkündür.
Kraterlerin meydana gelişi hakkında
başka bir teoride: Bunların Ay’ın soğuması yüzünden meydana geldiğidir. Çünkü
Ay soğurken, katılaşan kabuk içinde kalan gazlar, kabuğu kabartmış, sonra
gazların uçması üzerine bu kabaran kısmın ortası çökerek krateri meydana
getirtmiştir.
Modern ilim, dünyamızdan karaltı gibi
görünen bu kraterlerin hakikatını böyle açıklamıştır. Bu açıklamadan, Ay’ın
önceden yanar bir şekilde olduğu fakat zamanla sönerek karaltılar yahut
kraterlere dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Kur’an-ı
Kerim’de bu konuyu izah eden bir âyeti kerîme nakledeceğiz.
وَجَعَلْنَا
اللَّيْلَ
وَالنَّهَارَ
آيَتَيْنِ
فَمَحَوْنَا
آيَةَ
اللَّيْلِ
وَجَعَلْنَا
آيَةَ
النَّهَارِ
مُبْصِرَةً
لِتَبْتَغُواْ
فَضْلاً مِّن
رَّبِّكُمْ
وَلِتَعْلَمُواْ
عَدَدَ
السِّنِينَ
وَالْحِسَابَ
وَكُلَّ
شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ
تَفْصِيلاً {12}
“Biz gece ile gündüzü iki âyet kıldık da gece âyetini mahvettik-silip
söndürdük-, gündüz âyetini de gösterici ettik.” (İsra’: 12)
79 KAYNAKLAR
Bu âyeti
kerîmenin tefsiriyle ilgili bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur, aynen
naklediyoruz:
İbni Abbas demiştir ki: “Âyet’ul-Leyl olan kamer (Ay), Şems (Güneş) gibi
mudîy (zıya verici) idi mahv edildi ve kamer’in (Ay’ın) yüzündeki karaltı o
mahvın eseridir.”
(İbni ebi Hatem’in tahric ettiği
vechile Muhammed İbni Ka’b-i kurazî demiştir
ki: “Gecede bir güneş, gündüzde de bir güneş vardır. Gece Güneşi mahv edildi ve
işte Kamerdeki mahv odur.” Delâillünnübüvve’de
Beyhakî ve İbnî Asakir, Saîdi Makburî’den şöyle tahriç etmişlerdir ki: “abdullah İbni Selâm, Nebiyyi Ekrem
Sallalahu Aleyhi ve Sellem efendimiz’den Kamer’deki (Ay’daki) karaltıyı
sual etti. Resûlullah efendimiz: “İkisi
de Şems (Güneş)
idi” dedi ve devamla
İsra’sûresindeki 12nci âyeti okudu” imdi gördüğün karaltı o mahv’dır.)
Bunlar gibi daha başka hadisler
vardır. Demek ki Ay önce Güneş gibi mudîy (aydınlatıcı) olarak yaratılmış,
yani, o da bir çeşit güneşti. Tabîatiyle güneş gibi harâreti de vardı. Sonra
Allah
Teâlâ, o güneşi mahvetti, yâni söndürdü ve
bu sûretle şimdi bildiğimiz gece âyetiolan Kamer
(Ay) husûle geldi. Kamerin nûru bizâtihi olmayıp Güneş’ten aldığı, eskiden beri
ilim adamlarınca mâ’lum ise de , onun evvelâ Güneş gibi aydınlatıcı “mudîy”
iken sonradan böyle mahv edilip sönmüş olduğu bilinmiyordu. Kur’ân’ın haber vermiş olduğu bu
hakikati, nihayet zamanımızın fen ehli keşfetmiş ve bu günkü fennî
düşüncelerini bu esâs üzerine kurmuşlardır. Ecrâmı semaviyyenin teşekkül
sûretine müteallik nazarriyyelere yol açmış olan mahvi Kamer meselesi, ilmî
nokta-i nazardan çok önemli veya mühim olduğu gibi dinî nokta-i nazardan da
öyledir. Çünkü Kıyâmet hallerinden âyetlerle haber verilen “Tekvir’i Şems, İnkidâri Nucûm” (Güneş sistemi bahsine bak.)
hadiselerinin tasavvur ve tasdikini bir
misal ile nazari
ibrete vaz’etmektedir. Kıyâmet
ve âhireti
80
KAYNAKLAR
hisaba aldırmak için zamanının seyri inkilâbını mütelâa
ettirmek hikmetiyle gece ve gündüz âyetlerini mevzubahis eden bu âyetin cümle
kuruluşu, bilhassa bu ibret ile alâkadârdır. (Merhum Elmalılı’nın tefsirinden
naklen.) (Kur’an Işığında Göklerin Fethi S. 105-110)
“İnsan, (öldükten sonra), kemiklerini biraraya
toplayamıyacağımızı mı sanıyor ? Evet,
biz parmak uçlarını dahi düzeltip yapmaya kadiriz.”
1856 yılında Genn Gissen adında bir ingiliz parmak uçlarındaki
çizgilerin her insanda farklı farklı olduğunu keşfedince parmak uçlarının önemi
birdenbire arttı. Hem o derece önemli oldu ki bütün polis örgütlerinin başlıca
yardımcısı oldu.
Böylece
parmak izlerinin adeta birer kimlik kartlarımız olduğu insanlar tarafından
anlaşıldı.
Öyle bir kimlik kartı ki, sahtekârlık
kabul etmiyor. Elini değdirdiğin bir çok eşyada senin gözle görülmez imzanı atıyor. Taklidi yapılamayan bir
imza... İnkarı mümkün olmayan bir iz...
Mürekkebe ihtiyaç duymayan bir mühür... Ömür boyuda senden ayrılmıyor. Hatta
üst deri yanmalarında da kaybolmuyor. Yara iyileşince tekrar aynı şekilde
ortaya çıkıyor. Örneğin parmak izleri polisce dosyalanmış bir hırsız, ancak
bütün parmak uçlarını keserek veya çok derin bir şekilde yakarak bu inatçı kimlik kartından kurtulabilir. İşte parmak
uçlarının böyle muazzam bir özelliği vardı ve biz insanlar 19. Yüzyıla kadar
bundan habersizdik. (Kur’ân En Büyük Mucize, S 122-123)
81
KAYNAKLAR
kartından kurtulabilir. İşte parmak uçlarının böyle
muazzam bir özelliği vardı ve biz insanlar
19. Yüzyıla kadar bundan habersizdik. (Kur’ân En Büyük Mucize, S.122-123)
Hücrenin temel taşı DNA’dır. Bu
molekül, uzay boyutlarında 10 angistron (Santimetrenin yüz milyonda biri) kadar
bir boya sahiptir. L.PAULİNG ve RB. COREY ‘in açıklamalarına göre, Base proteinin
birim boyu 0,3 m.mikrondur. DNA’ların
çift helezon biçimde katlanmaları ise, uzayda üç boyuttaki çeşitli açı
birleşme sistemleri içinde, özel matematik bir sistemdir.
İnsana yapı özelliği kazandıran
genetik şifreler, işte bu minik uzaydaki ilâhi gergefte bir minyatür gibi
işlenmiş ve helezon şeklindeki danteller üzerine yerleştirilmiştir.
Matematik programların işlendiği bu
dantellerin üç boyuttaki ölçülerinin, bir milimetrenin milyonda biri kadar
mesafelere yerleştirildiğini düşünürseniz. İlâhi Sanatın ihtişamını daha iyi
anlayacaksınız.
Bugün radioaktif hidrojen ve Karbonla
beslenmiş E. Coli bakterilerinden cansız DNA elde edilebilmektedir. Bu
molekülün yeni bir DNA ile birleşmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Zira
böyle bir birleşme için matematik bir program gerekmektedir.
İster sperm, ister yumurta hücresi
olsun, taşıdığı genetik şifrelerde işte bu akıl almaz program yer alır.
Kulağınızdaki bir hücrenin tüy yapıp yapamayacağı, kaşlarınızın hangi sınırlar
içinde yer alacağı gibi hususlar hep bu şifrelerde kayıtlıdır. Şimdilik bir
meni hücresinde, 30 bin şifrenin kayıtlı
olduğu ve şifrelerin, milimetrenin milyonda biri kadarlık mesafeye
yerleştirildiği bilinmektedir. Yapılan hesaplara göre bu şifrelerin
açılıp DNA zincirleri üzerinde gösterilmek istenmesi halinde, elli bin sahife
kadar yer tutacağı anlaşılmıştır. ( Zafer Dergisi, 106/4)
82
KAYNAKLAR
Kanada’da yayınlanan “The GAZETTE” ve
“THE GLOBE AND MAIL” adlı günlük yayın organlarını tâkip eden okuyucular, 22 ve
23 Kasım 1984 tarihinde yayınlanan haberi gördüklerinde, hayretlerinin
gizleyememişlerdir. Çünkü bu haberlerde, Müslümanların mukaddes kitabı olan
Kur’anın, kendisinden 13 asır sonraki hâdiseleri, bütün incelikleriyle dile
getirdiği belirtiliyordu. İlim adamları ve özellikle embriyologlar, ana
rahmindeki embriyonun gelişmesiyle ilgili olan bu haberlere önceleri pek
inanmak istememişler ve bunu yanlış bir değerlendirme olarak kabul etmişlerdi.
“THE GLOBE AND MAIL” gazetesi 22
Kasım’da verdiği haberin başlığını, “Müslüman âlimler hayrete düştüler. Embriyo
Gelişmesi Uzmanı, Kur’anın sırlarını açıklıyor” şeklinde atmış ve belki de bu haberden, sâdece İslâm âlimlerinin etkilendiğini imâ etmek
istemişti. Oysa ki olayın kahramanı olan dr. Keith Moore, hem bu haberin 4.
Paragrafında, hem de ertesi gün yayınlanan
The GAZETTE’de, ancak 1940 yıllarında farkına varılan bir gerçeğin,
Kur’an’da 7. asırda bildirildiğini, bunun
“İnsan embriyosunun eksiksiz bir tarifi” olduğunu ve gördüğü âyetler
karşısında şaşkına döndüğünü açıkça itiraf ediyordu.
Keith Moore,
bir mucize olarak nitelendirdiği tespitlerini:
83
KAYNAKLAR
“HÂDİS VE
KUR’AN’DAN İNSAN
EMBRİYOLOJİSİ KONUSUNDA MU’CİZELER”
Adı altında toplayarak yayınladı.
Üzerinde hiçbir yorum yapılamayacak
kadar açık ve net olan gerçekleri Keith Moore’un ifadelerine dayanarak
yayınlıyoruz,
Dr. Keith Moore
anlatıyor;
Embriyoloji konusundaki ilk
çalışmalar, bildiğimiz kadarıyla M.Ö. 4: asırda yapılmış ve gelişen civciv
embriyoları incelenerek, Asırlar boyunca insanın ufak bir modelinin erkeğe ait
spermler içinde bulunduğuna ve bunun anne rahminde hiç değişmeden büyüdüğüne inanıldı. Benzer şekilde diğer bir
grupta, anne yumurtasında bir insan modelinin
bulunduğunu ileri sürüyordu. Yâni asırlar boyunca sperm ve yumurta
hücreleri, birbirinden ayrı olarak ele alındı. İnsanoğlunun zigot adı verilen
tek bir hücreden yaratıldığını, bunun da yumurta hücresinin sperm tarafından
döllenmesiyle meydana geldiğini, ancak 18. Yüzyılda Spallanzani tarafından
yapılan deneyler sonucunda öğrendik.
Halbuki Kur’ân âyetleri bu keşiften
tam 11 asır önce, “nutfe” olarak bahsedilen zigotun nasıl meydana geldiğini
belirtiyor. Zigotun gelişmekte olan insanoğlunun özelliklerini ve onun hayat
programını taşıdığını açıkça anlatıyordu. 19. Yüzyılın sonlarında keşfedilen bu
durum, Kur’an tarafından asırlar öncesinden belirtilmişti. Ve işin enteresan
tarafı, bu âyetlerin o asrın insanları için bile rahatlıkla anlaşılabilecek bir
şekilde olmasıydı.
Spermin, döllenmeyi sağlayan faktör
olduğu son asırlarda keşfedilirken, Kur’ân âyetleri döllenmeyi, tarif etmekle
kalmamış ve spermlerin özelliklerini de ortaya koymuştu.
84
Bilindiği gibi, dışarı, atılan
milyonlarca spermin ancak çok küçük bir bölümün, yumurtanın beklediği rahime
ulaşabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinin yumurta hücresi ile birleştiği,
18. yüzyılda keşfedilmişti,âyetler, bu keşiften tam 1100 sene evvel insanoğluna
şu soruyu soruyordu.
“Allah sizi tek bir meniden yaratmadı mı?”
Dr.Moore,
mucize olarak nitelendirdiği diğer tespitlerini de şöyle anlatıyor.
Araştırmalara göre, embriyo
döllendikten 10 gün sonra rahime iner. Sekizinci haftada insana benzer. Rahime
gelmesinden 50-55 gün sonra, embriyo herşeyiyle insandır artık. Ancak kulak ve
gözler. 4.haftada şekillenmeye başlar ve 6. Haftanın sonunda iyice belirgin
hale gelir. Yâni nutfenin oluşumundan 42 gün sonra.
İmam-ı Müslim’in kader bahsinde geçen
hadisin mânâsı aynen şöyle idi. “Nutfe meydana geldikten 42 gün sonra, Allah
(c.c) ona bir meleğini gönderir, nutfeye karakterini aşılar, duyularını (göz ve
kulak gibi) yerleştirir, etini ve
kemiğini yaratır ve melek “Allahım, diye sorar. Bu erkek mi, dişi mi?” 1100
sene sonra farkına varabilecek bir hadisenin bütün incelikleriyle günü gününe
tarif edilmesi, acaba “mucize”den başka hangi kelimeyle ifade edilir?...
Bu hadiste bir incelik daha vardır.
Melek Rabbine niçin bebeğin cinsiyetini sormaktadır? Bu sorunun cevabı da
hayret vericidir. Çünkü bu zaman zarfında bebeğin eti, kemiği tamamlandığı,
karakteri ve duyuları yerleştiği halde, cinsiyeti henüz belli değildir ve
hadiste bu durum, harika bir şekilde haber verilmektedir.
85
KAYNAKLAR
Kur’an, ayrıca insan blâstosistine
ait bir işleme de (implantion process)
açıklık getirmektedir, blâstosistin rahimdeki durumunu, toprağa atılan
tohuma benzetir. Bu âyet de çok anlamlıdır. Çünkü toprak tohumu örttüğü gibi,
rahimin epidelyumu da, aşılan blastosisti örter. Ve blâstosist, hemen
arkasından beslenmek gayesiyle koriyonik villi (chorionic villi) adı verilen
lifçikleri meydana getirir. Aynen tohumların, toprak içindeyken beslenmek için
çıkarttığı kökler gibi.
Aşılanma sırasında, embriyonun
gelişmesinde bir gecikme görülmektedir. Hemen hemen bir hafta boyunca,
embriyonda bir değişiklik göze çarpmaz, bu gecikme ile ikinci ve üçüncü
haftalardaki gelişmelerin uygunluğu hayret vericidir. Halbuki bu gelişmeye ait
detaylar, (incelikler) 40 yıl öncesine kadar hiç bilinmiyordu.
Dr. Moore,
kendisine hayrete düşüren bir başka tespitini de şöyle anlatıyor:
Yukarıda vermiş olduğumuz Kur’ân
âyetleri, embriyonun 4 haftalık döneminde neden “bir çiğnemlik et” olarak
bahsetmektedir ve bu etin “çiğnenmiş” olması gibi bir mana, neden akla
gelmektedir?..
Söz konusu âyetlerin ne demek
istediğini, bu dönemdeki embriyonu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü
embriyon 28 günlükken, üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar
görünüş olarak, aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun
plâstikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi
bıraktık. Ortaya çıkan manzara, A şeklindeki embriyoya olağanüstü derecede
benziyor ve Kur’ân’ın insan embriyosundan neden “bir çiğnemlik et” olarak
bahsettiğini çok güzel açıklıyordu.
86
KAYNAKLAR
“Bir çiğnemlik et” hakkındaki
bilgiler, bunlardan ibaret değildir, bu dönemdeki embriyonun yarı yarıya
farklılaşmış olduğunu ifade eder. Yapılan embriyolojik çalışmalar, bir
çiğnemlik ete benzeyen embriyonda beyin ve kalbin kısmen farklılaşmış olduğunu
ortaya koymuştur. Embriyonda bir çiğnemlik et görünüşünden sonra kemikler
yaratılıp üzeri kaslarla çevrilir. Bu gelişme, âyetlerde, kelime kelime tarif
edilmiştir.
Yazımızı,
yine Keith Moore’a ait ifadelerle bitiriyoruz.
“Ayet ve hadislerin ilmî gelişmeler konusundaki açıklamalarını, bilgimin
artmasıyla daha iyi değerlendirebileceğimi hissediyorum. Din iel ilim arasında
yıllar boyu bırakılan aralığın, Kur’ân ve hadîslerin ışığı altında
kapatılacağına inanmaktayım. (Zafer Dergisi, 102/6,7,8)
“İsrâil oğullarını denizden geçirdik. Fir’avn ve askerleri de zulmetmek
ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini
yakalayınca (Fir’avn): “Gerçekten İsrâil oğullarının inandığından başka tanrı
olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım!” dedi.”
87
KAYNAKLAR
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyân etmiş, bozgunculardan olmuştun?”
(denildi).”
وَجَاوَزْنَا
بِبَنِي
إِسْرَائِيلَ
الْبَحْرَ
فَأَتْبَعَهُمْ
فِرْعَوْنُ
وَجُنُودُهُ بَغْيًا
وَعَدْوًا
حَتَّى إِذَا
أَدْرَكَهُ
الْغَرَقُ
قَالَ آمَنتُ
أَنَّهُ لا
إِلِـهَ
إِلاَّ
الَّذِي
آمَنَتْ بِهِ
بَنُو إِسْرَائِيلَ
وَأَنَاْ
مِنَ
الْمُسْلِمِينَ
{90}
فَالْيَوْمَ
نُنَجِّيكَ
بِبَدَنِكَ
لِتَكُونَ
لِمَنْ
خَلْفَكَ
آيَةً
وَإِنَّ
كَثِيرًا
مِّنَ النَّاسِ
عَنْ
آيَاتِنَا
لَغَافِلُونَ
{92}
“Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden)
kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun,
Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gaafildir.” (Yunus sûresi, 90-92)
3000 yıllık bir cesed düşününüz.
İlaçlanmamış, mumyalanmamış, dondurulmamış. Fakat buna rağmen vücud bozulmamış,
etler dökülmemiş, tüyler kaybolmamış. Kur’an’ı Kerim’in bir hükmünü teyid etmek
için, yüce bir kudret tarafından asırlar boyunca muhafaza edilmiş.
Mısır’ın ünlü firavunlarından 2.
Ramses, geçtiğimiz yıllarda olağanüstü bir çalışmayla çürümekten kurtarıldı.
3280 yaşındaki Ramses’in 2. Doğuşu olarak kabul edilen bu operasyona 102 uzman
katılmış ve çalışmalar ancak 6 yılda tamamlanabilmiştir.
Evet, mumyalar dahi çürürken,
korunmamış bir cesedin 30 asır boyunca dayanması, bir mucize değil midir?
(Zafer Dergisi Sayı. 77 sahife:3-5)
88
KAYNAKLAR
فَلَمَّا
تَرَاءى
الْجَمْعَانِ
قَالَ أَصْحَابُ
مُوسَى
إِنَّا
لَمُدْرَكُونَ
{61}
إِنَّ
فِي ذَلِكَ
لَآيَةً
وَمَا كَانَ
أَكْثَرُهُم
مُّؤْمِنِينَ
{67}
“İki
topluluk (yaklaşıp) birbirini görünce Mûsa’nın adamları: “İşte yakalandık”
dediler.”
“(Mûsâ):
“Hayır, dedi. Rabb’im benimle berâberdir. Bana yol gösterecektir.”
“Mûsâ’ya: “değneğinle denize vur! Diye vahyettik (Vurunca deniz) yarıldı,
(on iki yol açıldı). Her bölüm, kocaman bir dağ gibi oldu.”
“Ötekileri de buraya yaklaştırdık (Mûsâ ve
adamlarının ardından, düşmanları da bu denizde açılan yollara girdiler).”
“Mûsâ’yı ve berâberinde olanları tamâmen kurtardık.”
“Sonra ötekilerini boğduk (Mûsâ ve adamları karaya çıkınca deniz
kapandı, Fir’avn ve adamları boğuldu.)”
“Şüphesiz bunda (kudretimize) bir işâret vardır, ama çokları
inanmazlar.”
(Şuara, 61-67)
وَوَرِثَ
سُلَيْمَانُ
دَاوُودَ
وَقَالَ يَا
أَيُّهَا
النَّاسُ
عُلِّمْنَا
مَنطِقَ الطَّيْرِ
وَأُوتِينَا
مِن كُلِّ شَيْءٍ
إِنَّ هَذَا
لَهُوَ
الْفَضْلُ
الْمُبِينُ {16}
وَحُشِرَ
لِسُلَيْمَانَ
جُنُودُهُ
مِنَ
الْجِنِّ وَالْإِنسِ
وَالطَّيْرِ
فَهُمْ
يُوزَعُونَ {17}
“Süleyman (babası) Davud’a vâris oldu. (Peygamber oldu) ve dedi ki: “Ey
insanlar bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu, apaçık
bir fazilettir.”
“Bir de Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular
toplandı. Bütün bunlar (Süleyman tarafından) sevk ve idare ediliyorlardı”
(Neml: 16-17)
Süleyman aleyhisselâm kuş ve karıncalarla konuşabiliyor, hatta onları
emrinde kullanabiliyordu.
89
KAYNAKLAR
Hayvanların kendi aralarında, kendilerine özgü
dillerle anlaştıkları artık bilinen bir gerçektir. Hayvanların dillerini
anlamak için harıl harıl çalışan bir çok bilim adamı vardır. Günümüzde yunus
balıklarının çıkardıkları bazı seslere anlam verilebilmiştir.
Zoologların hayali, Allah bilir, birgün
gerçekleşebilir.
فَفَهَّمْنَاهَا
سُلَيْمَانَ
وَكُلًّا آتَيْنَا
حُكْمًا
وَعِلْمًا
وَسَخَّرْنَا
مَعَ
دَاوُودَ
الْجِبَالَ
يُسَبِّحْنَ
وَالطَّيْرَ
وَكُنَّا
فَاعِلِينَ {79}
وَعَلَّمْنَاهُ
صَنْعَةَ
لَبُوسٍ
لَّكُمْ
لِتُحْصِنَكُم
مِّن
بَأْسِكُمْ
فَهَلْ
أَنتُمْ
شَاكِرُونَ {80}
“Bunu (bu hükmü) Süleyman’a bellettik. Onların
hepsine de hükümdarlık ve bilgi verdik. Dâvud’a dağları ve kuşları boyun
eğdirdik, onunla berâber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.”
“Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik.
Ama siz şükrediyor musunuz ki?”
(Enbiya, 79-80)
“Süleyman’a fırtınayı (boyun eğdirmiştik). Onun emriyle, içinde
bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi (yapmasını) biliriz.”
90
KAYNAKLAR
وَلِسُلَيْمَانَ
الرِّيحَ
عَاصِفَةً
تَجْرِي
بِأَمْرِهِ
إِلَى
الْأَرْضِ
الَّتِي
بَارَكْنَا
فِيهَا
وَكُنَّا بِكُلِّ
شَيْءٍ
عَالِمِينَ {81}
وَمِنَ
الشَّيَاطِينِ
مَن
يَغُوصُونَ
لَهُ
وَيَعْمَلُونَ
عَمَلًا
دُونَ
ذَلِكَ
وَكُنَّا
لَهُمْ
حَافِظِينَ {82}
“Şeytanlardan, onun için denize dala(rak inciler
çıkara)n ve bundan başka işler gören kimseleri de (onun emrine verdik). Biz
onları, onun için koruyor (onun emri altında tutuyor)duk.”
(Enbiya, 81-82)
91
KAYNAKLAR
92
KAYNAKLAR
“Yoksa sen, Kehf ve Rakim sâhiplerinin, bizim şaşılacak âyetlerimizden
bir âyet olduklarını mı sandın? (Onlardan daha acâip nice âyetlerimiz var ki,
gözünüzün önünde her an tekrarlanmaktadır. Fakat siz onların farkında
değilsiniz.)”
Kehf, dağda bulunan mağara; Rakim de
mağaranın bulunduğu dağın adıdır. Yahut Ashâb-ı Kehf’in isimlerini taşıyan
kitâbenin yahut Ashab-ı Kehf köpeklerinin adıdır. Bir rivayete görede Ashâb-ı
Kehf başka, Ashâb-ı Rakim de başkadır.
Ashâb-ı Rakim, Beydâvi’nin anlattığına göre Buhârî ve Müslim’de
kıssaları anlatılan üç yolcudur. Bu üç kişi, yağmura tutulunca bir mağaraya
sığınırlar. Birden yuvarlanan bir kaya, mağaranın ağzını kapatır, içeride kapanıp kalırlar. Sonra her biri, Hak rızâsı
için yaptığı bir iyiliği anarak, o işin hatırı için mağaradan
kurtarılmalarını Allâh’tan niyâz eder.
Mağaranın ağzını tıkayan kaya, her birinin duâsı sonunda biraz açılır ve
sonunda tamâmen açılır, kurtulurlar. Fakat bu üç kişinin Rakim ile ilgisi
kuvvetli değildir. Celâleyn’in ifâdesine göre Rakim Ashâb-ı Kehf’in başına konan kitâbedir. Şimdi olayın nasıl
olduğunu Kur’ândan dinleyelim:
“O gençler mağaraya sığındılar: “Rabb’imiz, bize katından bir rahmet ver
ve bize şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla!” dediler.”
“Bunun üzerine mağarada nice yıllar onların kulaklarına (perde) vurduk
(onları hiç uyandırmadan uyuttuk)”
93
KAYNAKLAR
“Sonra onları uyandırdık ki,(onların uyuma müddetleri hakkında ihtilaf
eden) iki zümreden hangisinin, (onların) kaldıkları süreye daha iyi
hesâbedeceğini bilelim.”
“Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine
inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık.”
“Kalblerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)miştik. (Kıralın
önünde) kalktılar, dediler ki: “Rabb’imiz, göklerin ve yerin Rabb’dir. Biz
O’ndan başkasına Tanrı demeyiz. Yoksa saçma söylemiş oluruz.”
“Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı
olduğunu açıklayan bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allâh’a karşı yalan
uydurandan daha zâlim kim olabilir?”
“(İçlerinden biri şöyle dedi): Mâdem ki siz onlardan ve Allâh’tan başka
taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabb’iniz size
rahmetinden yaysın (rızkımızı açıp bollaştırsın) ve (şu) işinizden size yararlı
bir şey hazırlasın.”
Bu
konuşmadan sonra uykuya dalmışlardır. Şimdi onların uykudaki durumları tasvir
edilmektedir:
“Güneşi görürsün, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor,
battığı zaman sola doğru onları makaslayıp geçiyor (hiçbir halde onların
üzerine düşüp kendilerini rahatsız etmiyor) ve onlar, mağara (dehlizin)den
geniş bir açıklık içindedirler. Bu (durum), Allâh’’n âyetlerindendir. Allâh
kimi doğru yola iletirse o, yolu bulmuştur; kimi de sapıklığında bırakırsa,
artık onun için yol gösteren bir dost bulamazsın.”
“Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın. (Uyudukları
yerde) onları sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön
ayaklarını ) uzatmıştır. Çıkıp da onlara baksaydın, mutlaka onlardan dönüp
kaçardın. Ve onlardan için korku dolardı.”
94
KAYNAKLAR
Burada
onların uyuma sahnesi kapanmakla ve uyanmalarını gösteren yeni bir perde
açılmaktadır:
“Yine böyle (kudretimize bir işâret olarak) onları dirilttik ki, kendi
aralarında (birbirlerine) sorsunlar: İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?”
dedi. “Bir gün, ya da günün bir parçası (kadar kaldık).” Dediler. (Fakat işin
içyüzünü iyice bilmediklerinden herşeyi en iyi bilenin Allâh olduğunu ifade
ettiler): “Ne kadar kaldığınızı Rabb’iniz daha iyi bilir, dediler, birinizi şu
gümüş (para) ile şehre gönderin, baksın, hangi yiyecek daha temiz (lezzetli)
ise ondan size bir azık getirsin; fakat çok dikkatli davransın, sakın sizi
birisine sezdirmesin.”
“Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse taşlayarak öldürürler, yâhut
kendi dinlerine döndürürler ki o taktirde aslâ iflâh olamazsınız.”
Rivâyete göre gönderilen genç,
çarşıda alışveriş yaparken üzerinde elinden kaçtıkları Kral Dakyanus’un adı
bulunan paraları verince, halk bunu hazine bulmuş sanarak Kralın huzûruna
götürdüler. Aradan çok zaman geçmişti. Halk hristiyan olmuştu. Kral da
hıristiyandı. Genç, krala kaçmaları olayını anlatınca kral ve şehir halkı
mağaraya gittiler. Onları bulup konuştular. Sonra bunlar, tekrar uykuya
daldılar. Kral, onları mağaraya gömdü ve üzerlerine mescid yaptı.
(Envâru’t-Tenzil)
(Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa yine) böylece onları (bâzı
insanlara) buldurduk ki, Allâh’ın (öldükten sonra diriltme) va’dinin gerçek
olduğunu ve kıyâmetin mutlaka geleceğini; onda aslâ şüphe olmadığını bilsinler.
(Bulanlar), o sırada kendi aralarında onların durumlarını tartışıyorlardı:
“Onların üstüne bir binâ yapın!” dediler. Rab’leri onları daha iyi bilir.
Onların işine gaalip gelenler (onların durumlarını iyi bilenler veyâ onların
işini başarıya ulaştırıp tevhidi yerleştirenler): éMutlaka onların üstüne bir
mescid yapacağız.” Dediler (ve bir mâbed yaptılar).”
95
KAYNAKLAR
Böylece Ashâb’ı Kehf perdesi kapanmaktadır.Şimdi Kur’ân,onların sayısı
üzerinde tartışanlar hakkında bir sahne göstermektededir:
“Onlar üç
(kişidir) , dördüncüleri köpekleridir.” Diyecekler:”Beştir,altıncıları
köpekleridir.”diyecekler.Hep görünmeyene taş atıyorlar ( bunlar ) .( Hayır
),yedidir,sekizincileri köpekleridir.” Diyecekler. De ki: “Onların sayısını
Rabb’im daha iyi bilir.Onları bilen azdır.Onun için onlar hakkında , sathi
tartışma dışında, derin münâkaşaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine
bir şey sorma.”
“Hiçbir şey
için “Bunu yarın yapacağım”deme.”
“Ancak
“Allah dilerse (yapacağım)” (de). Unuttuğun zaman Rabb’ini an ve”Umarım Rabb’im
beni,doğruya bundan daha yakın bir bilgiye ulaştırır.” de.”
“(Onlar),mağaralarında
üçyüz yıl kaldılar.Dokuz (yıl) da ilave ettiler.(Yani üçyüz dokuzyıl
kaldılar:Güneş takvimine göre üçyüz yıl,ay takvimine göre üçyüz dokuz yıl
eder.)”
“De ki:
“Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.Göklerin ve yerin gaybı
O’nundur.O ne güzel görendir,ne güzel işitendir! Onların, O’ndan başka bir
yardımcısı yoktur. Ve O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez.”
“Rabb’inin
Kitab’ından sana vahyedileni oku:O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur.
O’ndan başka sığınılacak bir kimse (de) bulamazsın.(Kehf:9-26)
96
İstanbul’un islâm eliyle fetholunacağını ve Hazret-i Sultan Mehmet
Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi
zuhur etmiş.(Camiüs Sağir Cilt:11,Sh.206)
İslâm inancında önemli yeri olan tevekkül düşüncesini meskenet
(uyuşukluk ve tembellik )sananlar için Sultan Mehmed’in tutumu ve davranışları örnek olmalıdır.Çünkü keşif ve kerametini yakından görüp inandığı
Akşemseddin Hazretlerinin fetih müjdesi karşısında Sultan Mehmed asla
gevşememiş ,madde ve mânâ alanında en ufak bir hata ve gaflete düşmemek için
bütün gücü ile ordusunu kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Onun stratejik bir tedbir olarak 4 ay gibi bir sürede Rumeli
Hisarını inşa ettirmesi , bu günün imkânlarıyla dahi olağan üstü bir başarıdır.
O hisar ki , kûfi hatlar ile Muhammed (s.a.v ) ismini resmetmekte ve Bizanssın
sinesinde silinmez bir mühür teşkil etmekteydi. Fatih , ebediyyen duracak olan
bu eserin mimarisini sadece o Zâtın (s.a.v) doğduğu ayda başlamıştır.
(Efendimizin dünyayı şereflendirmesi, Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gününe
rastlar. 1542 senesinde bugün, 3 Nisan Pazartesi gününe tevafuk etmişti.)
Hisarın bitirilme tarihide son derece dikkat çekicidir.
Yüce Padişah hisar inşaatında çalışan 5000 usta ve yaklaşık 10000
işçiyle birlikte, paşaları da dahil olmak
97
üzere gerektiğinde taş taşımış ve
hisarın Peygamberimize (s.a.v) ait bölümünün Regaip Kandili gününde bitirilmesi
sağlanmıştır.Bu tarih , 1452 yılının 12 Ağustos Cuma günüdür.
Allah ve Peygamber aşkıyla yanıp, tutuşan ve Bizansın bağrına O Zatın
(s.a.v) mübarek ismini bir mühür olarak perçinleyen Fatih’in çağ açıp kapayan
zaferlerinde , işte bu sır yatar.Ve Fatih, Peygamberler Peygamberinin (s.a.v)
medhine, bu sırla nâil olmuştur.
Hisar inşaatında
, belki Fatih’in dahi ilk önceleri düşünemediği bir güzellik daha vardır. Çünkü
hisarın başlama ve bitiş tarihleri arasında tam 132 gün geçmiştir ve bu sayı,
“Muhammed” kelimesinin ebced hesabıyla bulunan değerine eşittir.
Boğaza bu muhteşem mühür vurulduktan sonra , sıra fethin başlama
tarihini tesbit etmeğe gelmiştir.
Acaba bu tarih neydi?
Aslında İstanbul’un fetih tarihi , Hacı Bayram Veli Hazretleri
tarafından Akşemseddine çok önceleri söylenmiş ve hicri 857,( miladi 1453 )
olarak belirtilmişti.
Peki ama nasıl ?
Peygamberimiz (s.a.v) ,İstanbul’un mutlaka feth edileceğine dair Hadis-i
Şeriflerinde, İstanbul’u “Belde-i Tayyibe” olarak nitelemişti.Sebe suresinin
15.âyetinde de geçen “Beldetün tayyibetün “(Belde-i Tayyibe)kelimesinin ebced
hesabındaki karşılığı 857 idi.
Ve şimdi hicri 857 (miladi 1453 ) yılına girilmiş ve harekete başlama
zamanı gelmişti.”Fatih” mertebesine erişmenin eşiğinde bulunan Sultan Mehmed
,Akşemseddin ,Molla Gürani ve Akbıyık gibi nice veliler halkasıyla çevrili
olarak 100 bin kişilik bir orduyla Edirne’den yola çıktı.
98
Karadan ve denizden bir kelepçe gibi İstanbul surlarını pençesine alan
Türk-islâm ordusu, taktik ve strateji sanatının göz kamaştıran bir uygulamasını
sergiliyordu.Donanmanın karadan denize indirilmesi ise , yalnız azim ve
iradenin değil , madde ve mânâ tezinin ortaya koyduğu , başarılması imkansız
görülen bir mucize idi.Ancak kuşatma,2 aya yaklaşmasına rağmen birtürlü
neticelenmiyordu.Aynı gün Akşemseddin Sultan Mehmed’e ,şu mısraları okuyarak
fetih müjdesini verdi.
Yarın sabah
şu kapıdan hisara yürüyüş ola,
İzn-i Hüda
ile dahi feth nasip ve müesser ola ,
Ezan sedası
ile, surun içi dola,
Gün doğmadan
gaziler , sabah namazın hisar içinde kıla.
Ve Akşemseddin bunları söyledikten sonra,has öğrencilerinden olan Ulubatlı
Hasan’ı gizlice çağırarak müjdeyi bir sır olarak onada verdi.Sabaha karşı Türk
askerleri ,Rum ateşi, kızgın yağlar,ok taş tağmuru altında şehitlik yarışına
başladılar.Ve Türk bayrağı , Ulubatlının eliyle Topkapı Burçlarında
dalgalandı.Mucize gerçekleşmiş , ve İstanbul feth edilmişti.Binbir türlü sırla
dolu olan bu fetihte , surların dibinde bir başka güzellik daha tecelli ediyor
ve vücudu delik deşik olan yağlarla kavrulmuş Ulubatlı Hasan’ın simasından
tatlı bir tebessüm yayılıyordu.Çünkü bu mübarek asker,şehit olmadan biraz
önce,surların tepesinde Fahr-i Kainat efendimizi seyretmişti.Fatih ,Ulubatlının
yerde gül gibi açılan çehresini gördüğünde üzerine kapandı,onu kokladı,ağladı
ve;”Mânâ kardeşim benim” dedi.İstanbul sana değermiydi ?
99
Evet , Peygamberler Peygamberinin (s.a.v) müjdesi gerçekleşmiş ve yeni
bir devir açılmıştı artık. (Zafer Dergisi 101/7-8)
إِنَّ
فِي
خَلْقِ
السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ
وَاخْتِلاَفِ
اللَّيْلِ
وَالنَّهَارِ
لآيَاتٍ
لِّأُوْلِي
الألْبَابِ {190}
الَّذِينَ
يَذْكُرُونَ
اللّهَ
قِيَامًا وَقُعُودًا
وَعَلَىَ
جُنُوبِهِمْ
وَيَتَفَكَّرُونَ
فِي خَلْقِ
السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ
رَبَّنَا
مَا خَلَقْتَ
هَذا
بَاطِلاً
سُبْحَانَكَ
فَقِنَا
عَذَابَ
النَّارِ {191}
رَبَّنَا
إِنَّكَ مَن
تُدْخِلِ
النَّارَ
فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ
وَمَا
لِلظَّالِمِينَ
مِنْ
أَنصَارٍ
{192}
Meâli Şerifi:
“ Göklerin
ve Yerin mülkü Allah’ındır, ve Allah şeye Kâdirdir.Elbette o göklerin ve yerin
yaratılışında, ve gece ile gündüzün ard arda gelişinde deliller vardır…
Onlar ki
Allah’ı ayak üstü , otururken , yanları üzerine yatarken , zikrederler ve
göklerin ve yerin yaratılışını iyice
düşünürler. Ey Allah’ımız derler: Sen bunu boşa yaratmadın ,büyüksün ,bizi bu
sebepten ateş azabından koru .Allah’ımız çünkü sen kimi o ateşe sokar isen onu
muhakkak rüsvay ve perişan etmiş olursun ve zalimlerin yardımcısı yoktur.”
( Âli İmran
:190-192 )
Bu âyeti kerimeleri tefsir bir hadisi şerif Elmalı’lı merhumun
tefsirinde ,( c.2, shf.1256)
nulunmaktadır, oradan naklediyoruz.
Bu hadisi şerif Hz .Ömer’in oğlu Hz . Abdullah’dan rivayet edilmiştir.
Tercümesi şöyledir: “Hz. Aişe anamıza ,Resûlallah
100
efendimizden gördüğün şeylerin en acaibini bana söylermisin , dediğimde,
çok ağladı ve şöyle buyurdu(onun her işi acaibattandı (Bir gece bana geldi ve
yattı.Sonra benden ibadet etmek için izin istedi ben de “Ya Resûlallah ! Ben
senin yakınlığını severim, me’zunsunuz” dedim.Kalktı. Odadaki su tulumunu
aldı.Abdeast aldı.Çok suda kullanmadı. Sonra namaza durdu,KUR’AN okurken ağlıyordu.Sonra
iki elini kaldırdı, yine ağlıyordu. Hattâ göz yaşlarının yeri ıslattığını
gördüm.O arada Bilâl geldi,kendisinden sabah ezânını okumak için izin
istiyordu. Baktı ki ağlıyor,kendisine:”Ya Resulallah ,” dedi “Allah Teâlâ senin
geçmiş ve gelecek günahlarını afv etmiş olduğu halde ağlıyor musun ?” “-Ya
Bilâl : Şükür eden bir kul olmayayımmı?” dedi sonra da buyurdu ki” – Nasıl ağlamayayım ? Allah’ü Teâlâ bu
gece (İNNE Fİ HALK (İS
SEMAVATİ….) âyetlerini inzal
buyurdu,VAY BUNU OKUYUP DA BU MEVZUDA TEFEKKÜR ETMEYENE?” Diğer bir
rivayete göre de :”-VAY BUNU ÇENELERİ ARASINDA ÇİĞNEYİP DE BUNU İYİCE TEEMMÜL
ETMEYENE” buyurdu. Arapçada: Tefekkür ve teemmül düşünceyi fi’le çevirmeye
denir.(Bu hadis-i
şerif’2in metni esbbâbı vurûdil –Hadis’de ve İmam Kuşeyri’2nin Risalesinde
tahric olunmuştur.)
Ebû Heyseme , Cerrirden , Suheylden , Babasından Ebû Hureyre (R.A) nın
şöyle buyurdukları naklolunmuştur:Hazreti Ebû Hureyre, Hac mevsiminde Mekke-i
Mükerrreme’nin haremi şerifinde oturup müjde mahiyetinde şöyle buyuruyorlardı:
-(Ey Ferûh oğulları! Yaklaşın:
Şayet ilim Süreyyâ yıldızında kalmış olsa, içinizden ona ulaşıp ilmi
alacak bulunacaktır.) Araplar islamiyetten evvel arap olmayana bilhassa
acemlere ve orta Asyalılara Ferruh oğulları derlermiş.
(ilim ve iman kitabı shf.128.Tahkik Arnavut hoca)
101
TERCEMESİ
Yine Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den:
Şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem
salla’llâhu aleyhi ve sellem’den iki kap (dolusu )ilim belledim.Bunlardan
birini (size) açtım.Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam benim şu
boğazım kesilir.”
NOT:
Ebû Hüreyre’den nisyânın ref’i, hadd-i hesaba gelmeyen mu’cizât-ı
Nebevviyeden biridir.Salla’llâhu aleyhi
ve sellem.
Ebû Hüreyre radiya’llâhuanh’in
neşr ve ifşâ ettiği ilmin hangi nevi’den olduğu merviyyâtından
ma’lumdur.Ketmettiği ilim acaba ne idi ? Bazıları ilerde ümmetin başına gelecek
fiten ve mesâibe, Kıyâmetten evvel ümmetin giriftâr olacağı ahvâle ait ulûm idi
derler ki ,bunlardan bazılarının vukûuna re’yü’l-ayn müşâhede bile
etmiştir.Politika galeyanlarının tozu dumanı içinde ferman dinleyecek ve hakka
samim-i vicdânından kulak verecek halde olmayanlara karşı bildiğini açıkca
söylemek kendileri gibi bi-taraf ve fitneden mütebâit bir zât için hakikaten
tehlikeli idi. Ebû Hüreyre’nin maksûdunu böylece tefsir edenler ;
“Altmıiıncı senenin başına ve çocukların devr-i
emâretine yetişmekden Allah’a sığınırım..” demiş olmasını da’vâlarına delil
ittihâz ederler.Bazıları da ehl-i şühûd ve irfâna muhtas olup ilm-i şeriatın
neticesi ve Resûl aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a muhabbet
102
ve hüsn-i mütâbeatın semere-i celilesi olan ve
ağyârın tetâvül-i çeşm-i idrâkinden masun kalan ilm-i esrârdır derler.Vallâhu
a’lem bi-murâdihi.
وَهُوَ
الَّذِي
مَرَجَ
الْبَحْرَيْنِ
هَذَا عَذْبٌ
فُرَاتٌ وَهَذَا
مِلْحٌ
أُجَاجٌ
وَجَعَلَ
بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا
وَحِجْرًا
مَّحْجُورًا
{53}
“O,iki denizi birbirine salmıştır.Bu,tatlı,susuzluğu giderici;şu
tuzlu ve acıdır.Ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalarına engel olan bir
perde koymuştur(hiç birbirine kavuşmazlar).”
(Furkan, 53)
مَرَجَ
الْبَحْرَيْنِ
يَلْتَقِيَانِ
{19}
بَيْنَهُمَا
بَرْزَخٌ
لَّا
يَبْغِيَانِ
{20}
“İki denizi salıvermiş ve birbirine kavuşuyorlar.”
“Birbirine
karışmalarına engel bir perde var aralarında.”(Rahman/19-20)
Pek az müslümanın ilgisini çeken bu iki âyet-i kerîme dünyaca ünlü deniz
araştırmacısı Fransız Jaques Cousteau (Kaptan kusto) ‘yu adeta çarpmıştır.
Kur’ân-ı Kerim hakkında söylediği veciz övgünün sebebini Kaptan
Kusto’nun kendisinden dinleyelim.
“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran
engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk.
Araştırmalar sonunda gördük ki Akdeniz’in kendisine has sıcaklığı, tuzluluğu ve
yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor.Sonra Atlas
Okyanusundaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu
gördük.Bu iki su
103
kütlesi ,Cebel-i Tarık Boğazı’nda birleşiyor
ve bu birleşme binlerce yıldan beri sürüyordu.Buna göre bu
iki denizin karışması ve sonuç olarak tuzlulukta , yoğunlukta ve ihtiva ettiği
madde oranında eşit veya eşite yakın bir durumda olmaları gerekiyordu.Oysaki
böyle bir durumun mevcut olmadığını yani su kütlelerinin birbirine karışmadığını , her iki denizin yakın kısımlarında müşahade
ettik.
Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşırtan bir durumla
karşılaştık.Çünkü, bu iki denizin karışmasına ,birleşme noktasında bulunan
harika bir su engeli mani oluyordu. Aynı türdeki su engeli 1962 yılında Alman
ilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Babü’l
Mendep boğazında da bulunmuştu. Sonraki araştırmalarımızda , farklı yapıdaki
bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı su engelinin bulunduğunu müşahade
ettik.”
Denizlerdeki su engeli konusundaki açıklamasından sonra , yakın
arkadaşı ve daha önceleri müslüman olan
tıp profesörü Dr. Maurice Bucaille ,
Kaptan Kusto’ya bu söylediklerinin yeni bir buluş olmadığını çünkü bunun Kur’ân’da
açıkça belirtildiğini söyledi.
Bu sözler Kaptan Cousteau’yu büyük bir şaşkınlık içerisinde bırakmış ve
Kur’ân’dan gösterilen yukarıdaki âyetleri büyük bir hayranlıkla dinledikten
sonra şunları söylemiştir.
“Modern
ilmin 14 asır geriden takip ettiği Kur’ân ,ben şehadet ederim ki Allah’ın
kelâmıdır.”
وَيَوْمَ
يُنفَخُ فِي
الصُّورِ
فَفَزِعَ
مَن فِي
السَّمَاوَاتِ
وَمَن فِي
الْأَرْضِ
إِلَّا مَن
شَاء اللَّهُ
وَكُلٌّ
أَتَوْهُ
دَاخِرِينَ
{87}
104
“Sûr’a
üflendiği gün göklerde ve yerde bulunan kimseler , hep korku içinde
kalır.Yanlız Allah’ın diledikleri ( korkmazlar ) , Hepsi boyun bükerek O’na
gelirler.”
(Neml , 87 )
وَلَهُ
مَن فِي
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ
وَمَنْ
عِندَهُ لَا
يَسْتَكْبِرُونَ
عَنْ
عِبَادَتِهِ
وَلَا
يَسْتَحْسِرُونَ
{19}
يُسَبِّحُونَ
اللَّيْلَ
وَالنَّهَارَ
لَا
يَفْتُرُونَ
{20}
“Göklerde ve yerde kim varsa hepO’nundur. O’nun yanında
bulunanlar, O’na kulluk etmekten büyüklenmez ve yorulmazlar.”
“Gece gündüz tesbih ederler,hiç ara vermezler (asla
bıkmazlar.Onlar için ibâdet tabiî ve aralıksızdır).”
(Enbiya , 19-20)
وَلِلّهِ
يَسْجُدُ مَن
فِي
السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ
طَوْعًا
وَكَرْهًا
وَظِلالُهُم
بِالْغُدُوِّ
وَالآصَالِ {15}
“Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah’a secde
ederler. Gökleri de sabah akşam (uzanıp
kısalarak O’na secde etmektedirler.)”(Râd,15)
أَأَمِنتُم
مَّن فِي
السَّمَاء
أَن يَخْسِفَ
بِكُمُ
الأَرْضَ
فَإِذَا هِيَ
تَمُورُ
{16}
أَمْ
أَمِنتُم
مَّن فِي
السَّمَاء
أَن يُرْسِلَ
عَلَيْكُمْ
حَاصِبًا
فَسَتَعْلَمُونَ
كَيْفَ
نَذِيرِ {17}
105
“Gökte
olanın , sizi yere batırmayacağından emin misiniz ? O zaman yer,birden
sallanmağa başlar (ve siz yerin dibine geçersiniz.)”
“Yoksa siz ,
gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin
misiniz ?
(O zaman
tehdîdim nasılmış bileceksiniz.)”
(Mülk,16-17)
وَمِنْ
آيَاتِهِ
خَلْقُ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ
وَمَا بَثَّ فِيهِمَا
مِن دَابَّةٍ
وَهُوَ عَلَى
جَمْعِهِمْ
إِذَا
يَشَاء
قَدِيرٌ {29}
“Gökleri ve
yeri ve bunların içine yaydığı canlıları yaratması da O’nun âyetlerinden
(birliğinin ve kudretinin işâretlerinden)dir. O,dilediği zaman onları (tekrar)
toplamağa da kadirdir.”(Şûrâ,29)
Dünyanın dışında başka gezegenlerde canlı yaratıklar var mı ? Varsa ne
kadar uzağımızdalar ? Acaba akıllı varlıklar mıdır ? Onlarla haberleşmeyi
sağlayabilecek miyiz ? Uçan daireler söylentisi doğru mudur, yoksa bir
asparagas mıdır ?
Bunlara benzer birçok soru son senelerde yalnız bilim adamlarının
değil,kitle haberleşme araçları vasıtasıyla köydeki çobanın merak ettiği
konudur.
İnsanların bu konuya ilgileri o kadar fazla olmuştur ki; onların bu
heyecan dolu meraklarını istismar ederek palavralar atan ve bunları
yayınlayarak büyük şöhret ve para sahibi olanlar da mevcuttur.
Öyle ki ,bu gözü açıklardan bazıları yeni bir din dahi kurdular.Allah’a
ve Peygamberlere değil,uzaylı yaratıklara inanan ve bunlara ümit bağlayan
kişiler türemektedir. “ Uzaylı yaratıklar dini”ne mensup birisine
106
göre dünyada hayatı başlatan , ilim ve medeniyeti getiren kişiler hep bu
uzaylılardır.
Bu iddialar,eleştirilemeyecek kadar kanıtsız ve saçma olduğundan ciddiye
alınamazlar.Zaten bu gibi iddialara kültür seviyesi çok düşük olanlarla ,
içinde bulunduğu aşağılık duygusunu bastırıp bu ilginç fikirle çevresinin
dikkatlerini üzerine çekmek hevesinde olan ruh hastaları kanabilmektedir.
Gelelim esas sorumuza…
Güneş sisteminin dışında canlı mahluklar var mıdır ?
Bu soruya bir müslümanın olumsuz cevap verebilmesi için iki yol vardır.
Birincisi: Allah’ın
kelâmı Kur’ân-ı Kerim veya O’nun reûlü Hz. Muhammed (s.a.v)’nin hadîslerinde bu
konuyla ilgili olumsuz bir hüküm bulmamız gerekir ki , böyle bir hüküm yoktur.
İkincisi:Uçsuz
bucaksız kâinattaki milyar kere milyardan çok daha fazla olan yıldız
sistemlerini bir gezegen dahi ihmal etmeksizin tek tek inceden inceye araştırdıktan
sonra cevap vermektir. Bu da mümkün olmayacağına göre “uzayda başka canlılar
var mı?” sorusuna verebileceğimiz ilk mantıklı cevap “olabilir” dir.
Ancak “olabilir” i “olur, vardır” şeklindeki kesin yargıya çevirebilmek
içinde önümüzde iki yol vardır:
Birincisi;
Allah’ın
kelâmında buna bir cevap bulmaktır.
İkincisi;Uzaylılarla
bağlantı kurup kanıtlamaktır.Bizi şu anda ilgilendiren birinci şıktır.Şimdi
beraberce Kur’ân-ı Kerîm’in 42/49 âyetini ,inceleyelim.
Âyetin anlamını bir kez daha okuyunuz ve altı çizili –dabbe- kelimesine
dikkat ediniz.Şimdi bu kelimenin anlamını araştırmalıyız. Eğer Kur’ân-ı
Kerîm’in başka âyetlerinde bu kelimenin tanımını bulabilirsek bizim için çok
daha uygun olur. Öyleyse 24/45 âyetine bakalım:
107
“Allah her” “dabbe”yi bir sudan yarattı. Bunlardan kimi karnı
üzerinde yürür,kimi iki ayak
üzerinde yürür, kimisi de dört (ayak)
üzerinde yürür.Allah dilediğini yaratır.
Demek ki “dâbbe”, karnı veya iki ayağı yahut dört ayağı üzerinde yürüyen
ve sudan yaratılmış bulunan tüm canlılara verilen genel isimdir.
Peki, bu kelimenin kapsamı içerisine iki ayak üzerinde yürüyen insanda
girebilir mi?Bu sorunun cevabını (35/45), (8/22) ve (8/55) âyet-i kerîmeleri
olumlu olarak veriyor.
Acaba “dâbbe” kelimesinden kasıt gökte uçan kuşlar olamaz mı, zira
onlarda iki ayak üzerinde yürüyorlar ? Evet kuşlarda kasdedilmiş olabilir;ama
sadece gökte yani dünya atmosferindekiler değil, zirâ âyette geçen –es-semavat-
göğün çoğulu olup fezayı kasdetmektedir.
Acaba göklerdeki bu canlı yaratıklardan kasıt cinler ve melekler olamaz
mı ? Hayır olamaz. Çünkü cinler ve melekler sudan yaratılmamıştır.Ateşten ve
nurdan yaratılmışlardır.Yukarda meâlini verdiğimiz âyet “dabbe”nin sudan
yaratıldığını ifade etmektedir.
ARTIK ŞU SONUCA VARABİLİRİZ:
DÜNYAMIZIN DIŞINDA SUDAN YARATILMIŞ VE TABİATIYLA SUYA İHTİYAÇ DUYAN
CANLILAR VARDIR.BUNLAR İNSAN GİBİ AKILLI YARATIKLAR OLABİLECEKLERİ GİBİ SADECE
HAYVAN DA OLABİLİRLER.(Kur’ân En Büyük Mucize sh.135-137)
وَالسَّمَاء
ذَاتِ
الْحُبُكِ {7}
“(Çeşitli)
yolları bulunan göğe andolsun ki”
( Zariyat:7)
ALLAH’ü
Taâla hazretleri kolaylık olsun diye,insan
108
için, denizde ve karada dağlar arasından geçen yollar yarattığı gibi,
semâ’da da yollar yaratmıştır.
Bu konuyu açıklayacak bir kaç âyeti kerime sunalım.
هُوَ
الَّذِي
يُسَيِّرُكُمْ
فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ
“…O’dur sizi
karada denizde yürüttüren…”
(Yunus:22 )
وَجَعَلْنَا
فِي
الْأَرْضِ
رَوَاسِيَ
أَن تَمِيدَ
بِهِمْ
وَجَعَلْنَا
فِيهَا
فِجَاجًا
سُبُلًا
لَعَلَّهُمْ
يَهْتَدُونَ
{31}
“Yeryüzüne ,
insanları çalkalamamak için sabit dağlar yarattık ve aralarında pek çok yollar
var ettik ki,doğru gidesiniz.”
(Enbiya:31)
“o hareli
yollara sahip semâ hakkı için yemin ederim ki –ey kâfirler-siz ihtilafa düşen
bir söz içindesiniz.(Zariyât:7)
diğer bir
müfessirde bu âyeti kerimeyi şöyle tefsir etmiştir.
“Kıvırcık
saç gibi yolları olan semâ hakkı için”
Bu bir yemindir..Bundan,bu yolların ne kadar ehemmiyetli olduğu ortaya
çıkıyor.İnsanlara,gökteki Ay’ı Yıldızları ve Güneş’i emrinizde kıldık
denildiğine göre,oralara gitmenin de bir yolu olması gerekir.İşte âyeti kerime
böyle bir yolun olduğunu asırlar önce bildirmiştir.
Asrımızda fezaya atılan müsbet adımlar bu hakikatı âşikar kılmaktadır.(Kur’ân Işığında Göklerin Fethi
Sh.117-118)
109
يَا
مَعْشَرَ
الْجِنِّ
وَالْإِنسِ
إِنِ
اسْتَطَعْتُمْ
أَن
تَنفُذُوا
مِنْ
أَقْطَارِ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ
فَانفُذُوا
لَا تَنفُذُونَ
إِلَّا
بِسُلْطَانٍ
{33}
“Ey cinler ve insanlar topluluğu,göklerin ve yerin bucaklarından
geçip gitmeğe gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz.”(Rahman:33)
Böylece insan,Cenab-ı Hakk’ın
varlığına, kuvvet ve kudretine delâlet eden Semâ’daki ve
nefislerinde(vücutlarında,kafada, ve bedende) olan kudrete delâlet eden sırları
görüp muayyen bir hadden sonra aczini bilip duracak,imân
edecektir.Etmiyenlerden de Cenab-ı Hak
hesap soracaktır.
Bu âyeti
kerime,insanın ufuklardaki Cenab-ı Hakkın kudretlerini göreceğini
bildiriyor,yani ,insan yerküreden ufuklara ve Gök cisimlerine çıkacaktır,diyor.
Diğer bir âyeti kerîmede ise
Hak Taâla insanlara
,Semâya çıkabilmek için; gereken her işi yapan, her tehlikeye karşı duran,
tahakküm ve idaresi gayet muhkem olan(Sultan kelimesinin
izahıdır.)bir araç olmadıkça başlarına neler geleceği hususunda onlara şöyle hitap
ediyor:
يَا
مَعْشَرَ
الْجِنِّ
وَالْإِنسِ
إِنِ
اسْتَطَعْتُمْ
أَن
تَنفُذُوا
مِنْ
أَقْطَارِ
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ
فَانفُذُوا
لَا تَنفُذُونَ
إِلَّا
بِسُلْطَانٍ
{33}
فَبِأَيِّ
آلَاء
رَبِّكُمَا
تُكَذِّبَانِ
{34}
يُرْسَلُ
عَلَيْكُمَا
شُوَاظٌ
مِّن نَّارٍ
وَنُحَاسٌ
فَلَا تَنتَصِرَانِ
{35}
110
“…Semaların
ve ülkelerin birinden diğerine geçmeye gücünüz yetiyorsa –ki bir kudret(Sultan) olmadıkça asla geçemezsiniz-haydi geçin.”
“O halde
Rabbınızın hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz.”
“Üzerinize
dumansız ateş parçaları ve bakır saldırır o zamanda muvaffak olamazsınız”(Rahman:33-35)
Âyette , gök ülkeleriyle birlikte yer ülkeleri de anılmıştır ki bundan
cismânî yani bir vasıta olmadan,bir yerden diğer yere gidilemeyeceği çıkar.
“Fenfuzû”
âyetinden,durmayın,çare arayın,nüfûz edin ister yer ülkelerinden olsun,ister
Gök ülkelerinden olsun.
Ve bu bir emirdir.
Yer ülkelerini ve semâ ülkelerini kapsayan bu cümleden sonra, diğer bir
âyeti kerime geliyor ki o da bu kudretin azametinden bahsediyor.Birinci
âyette,bu ülkelerden birine geçilir fakat bir sultan gerekir deniliyordu.Burada
ise konu değişik umumdan intikal ediliyor.Birinci âyette önce anılan kısımdan
anlatılıyor ve semâvât ülkesine nüfûz etmekte bir özellik vardır.Bu âyette
dumansız ateş parçaları ve bakırcılar karşınıza çıkabilir deniliyor ki ,bu
kısımda,çıkış sırasında kullanacağınız araç gibi olmamalıdır.O,sıcağa ve sert
parça sadmelerine tahammülü olmalıdır, demek isteniyor.(Apollo bir parçanın kendisine çarpmasından dolayı yakıt deposu delinip
yolculuğu tamamlamadan geri dönmüştü.)
Âyette , parantez içi olan “ Bir kudret (Sultan) olmadıkça asla
geçemezsiniz”cümlesi,sonraki”muvaffak olmazsınız”cümlesinin sebebini izâh edip
öyle tehlike ve felaketlere karşı duracak kuvvet ve kudrete sahip bir araç
olmadıkça çıkamazsınız demek olduğunu izâh etmek içindir.
111
Bu mânâyı içine kapsayan diğer bir âtette “Yassa’adu” kelimesidir.Bunu
daha evvel sunmuştuk.(Kur’ân Işığında Kainat ve Göklerin
Fethi Sh.123,124)
رَبُّ
الْمَشْرِقَيْنِ
وَرَبُّ
الْمَغْرِبَيْنِ
{17}
فَبِأَيِّ
آلَاء
رَبِّكُمَا
تُكَذِّبَانِ
{18}
“(Allah) iki
doğunun ve iki batının Rabb’idir.”
“Şimdi
Rabb’inizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”(Rahman,17-18)
“ Senden
azâbı çabuk istiyorlar.Allah sözünden caymaz (bir süre geciktirse de mutlaka
dediğini yapar.O acele etmez).Rabb’ın yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan
bin yıl gibidir.”(Hac,47)
قُل
لَّئِنِ
اجْتَمَعَتِ
الإِنسُ
وَالْجِنُّ عَلَى
أَن
يَأْتُواْ
بِمِثْلِ
هَـذَا الْقُرْآنِ
لاَ
يَأْتُونَ
بِمِثْلِهِ
وَلَوْ كَانَ
بَعْضُهُمْ
لِبَعْضٍ
ظَهِيرًا {88}
“De ki:”Andolsun,
eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere
toplansalar,yine onun benzerini getiremezler.Birbirlerine arka ol(up yardım
et)selerde (bunu yapamazlar).”(İsra,88)
Yüce Kitabımız Kur’ân, Kâînata ait bütün sırları akıllara durgunluk
veren bir sistem içinde açıklamıştır.
Konunun asıl
muhteşem yönü,bu açıklamaları yaparken 14 asır öncesinin insanında şaşkınlık
yaratmamasıdır.Kur’ân gerçeklere ait açıklamaları yaparken,satırların üzerini
âdeta ince tülle örtmüş ve zamanı gelmedikçe bu hikmetler anlaşılamamıştır.
Şimdi fizik
ilmindeki en önemli konuların, Kur’ân’da nasıl apaçıkça bildirildiğini
özetleyeceğiz.
Âyetleri
ilim adamı dürüstlüğü içinde incelediğimizde, bunları hayret ve haşyetle
sezeceksiniz.
İnsaf sahibi
bir fizikçi bu âyetleri görünce , Kur’ân’ın günümüzde inzal olduğunu sanır.
Ancak çok daha önemlisi , bu dört konuda modern fiziğin sebepler
açısından hiçbir izah getirmemesidir.Fakat mukaddes kitabımızın bu konular
hakkındaki açıklaması hayret vericidir.
Kur’ân’ın kâinattaki karadelikler
(Black holes) konusundaki açıklaması Vâkıa sûresinin 75 ve 76. âyetlerinde şu
şekilde yapılmaktadır.
“FELÂ uksimu Bİ mevakıın nücum Ve İnnehu Lekâsemun Lev Tağlemune Âzim”
“Hayır öyle
yıldızların mevki’lerine yemin ederim ki , hakikaten bu büyük bir kasemdir,
keşke bilmiş olsaydınız.”
Nücum kelimesi “yıldızlar” mânâsında olduğuna göre mevâkil
nücum,yıldızların mevki’leri demek olup mânâsı, yıldızların doğup battıkları
yerleri,feza boşluğunda
113
takip ettikleri yolları,burçları,menzilleri,sönmeleri ve kıyamet gününde
o hadsiz boşluğa saçılıp yayılmaları gibi hâdiseleri ihtiva eder.Bu âyetlerdeki
fiziki gerçekler son derece nettir ve hiçbir insaf sahibinin tenkid edecek bir
tek noktayı bile bulabilmesi mümkün değildir.
Çağımızın fiziği için enteresan olan 4 önemli konu vardır:
1. Kâinattaki kara delikler.
2. Gravidasyon(cazibe) ve jiroskobik hareket.
3. Parite (zideşler)
4. Zaman kavramı.
Kur’ân henüz yeni yeni aydınlanan bu 4 konudada apaçık kâideler getirmiş
ve tarifler yapmıştır.
Arapça’da yemin,Türkçe’de olduğu gibi ,doğruyu söyleme vesilesi
değildir.Arap lisanına has bir özellile bir delil,gerçeğin açıklanması için bir
örnekleme mânâsında kullanılır.Kur’ân’da
geçen kasemlerin tamamı bu mahiyettedir.Ancak kasemlerin dışında ,bu âyette
olduğu gibi, “ Felâ” kelimesi olursa
,açıklanacak konunun fevkâlâde önemli olduğu anlaşılır. Zaten bu âyet “vâkıa”
suresinde geçmektedir.”vâkıa” müthiş olay demektir.Ve umumi olarak Kıyâmeti
anlatır.Bu sûre içinde “felâ uksimu” ile
başlayan bu âyette,madde dünyasında en müthiş olayın dilegetirileceği
bildirilmektedir.Nitekim âyetin ikinci bölümünde “hakikaten bu büyük bir
kasemdir.(Örnektir,Şahittir),
Keşke bilmiş olsaydınız” denilmektedir.
Bu gün bir fizikçiye “Kâinatta en müthiş olay nedir?” deseniz,size:Yok
olmuş yıldızların mevkileridir.” Manasında olan Black Holes (kara
delik)diyecektir.Atomun yapısında,korkunç bir enerjinin varlığını özüne
sindirip pusmuş bir çekirdek ile,onun etrafında,yani yörüngesinde akıp giden
elektronlar mevcuttur.”Yok olmuş
yıldızların mevkileridir”manasında olan
114
Black Holes
(Kara delik) diyecektir.Halbuki ilmin henüz vardığı ve büyük bir hadise olarak
kabul ettiği bu gerçeği kur’ân,14 asır öncesinden bildirmekte ve bu
hadiseyi”hakikaten bu büyük bir örnektir” ifadesiyle gözler önüne sermiştir.
Bilindiği gibi yıldızlar, hayat enerjilerini kaybedince önce atom
çekirdeklerine , sonra da nötronlara dönüşüyorlar ve yıldızlar,bu nötron cazibesine
dayanamayarak korkunç bir cazibe deliği haline geliyorlar.(Gravidanonal
Collaps)işte yıldızın yok olmasına karşılık yerinde kalan bu esrarengiz
noktaya,yıldız yerine (Kara Delik) deniyor ve bu delik civarına düşen
herşey,onun tarafından esrarengiz bir şekilde yutuluyor.
2-GRAVİDASYON
(CAZİBE) VE JİROSKOBİK HAREKET:
Modern fiziğin büyük bir ilgiyle ele aldığı bu konular,Tekvir Sûresinin
(sure 81) 15 ve 16. âyetlerinde şöyle açıklanıyor.
- Felâ uksimu bil hünnes.
- El cevaril künnes.
“Hayır! Kasem ederim pusup gizlenene.
Yörüngelerinde akıp gidenlere.”
Bu âyetlerde önemli olan kelimeler Hunnes
ve Kunnes kelimeleridir.
Hunnes
tersine hareket,pusma,gücünü kendi içine sarma demektir ki , tam mânâsıyla
gravidasyonu (cazibeyi) tarif etmektedir.
Kunnes ise,daha
çok orbit(kanal-yuva-yörünge)mânâsına gelmektedir.
Önce temas
ettiğim gibi,her iki âyette , çok önemli delil mânâsın gelecek olan”felâ
uksimu”
İle başlamaktadır.Bu iki kısa
âyet ,kâinatta iç içe cereyan eden iki önemli fiziki hareketi birlikte zikretmektedir.
115
Şimdi fizikteki temel ünitelere bakalım.
KÜNNES VE
HÜNNES hali nerelerde vardır?
a-Bir atom
ünitesini ele alalım.
Atomun yapısında,korkunç bir enerjinin varlığını özüne sindirip pusmuş
(Hûnnes ) bir çekirdek ile ,onun etrafında,yâni yörüngesinde (Kûnnes) akıp
giden elektronlar.Bu ikili bir sistemdir ve yukarıdaki âyetlerden daha net bir
şekilde tarif edilemez.
b-Fizğin bir
başka ünitesi olan Kuantlara ve boyut kanallarına bakalım.
Modern fizikten bilmekteyiz ki,bir varlığın temeli olan kuant dalgacığı
, gücüne göre boyutlardan bir kanal seçmektedir.Boyutlar , hareketsiz
pusmuş,sinmiş,esrarengiz istikametlerdir. (Kûnnes )
Kuantlar ise ,cevvâl ve şiddetli
bir hareketin temsilcisidir ve belli bir kanalda akıp giden kuantlar,Hûnnesi
temsil etmektedir.
Âyeti Kerime
, bu gerçekler doğrultusunda yorumlansa;
“Pusan
boyutlara ve onlara akan Kuant’lara kasem ederim”sırrı ortaya çıkmaktadır.
c-Hünnes ve
Kûnnes gerçeğini yıldızlar açısından tetkik edelim.
Daha önceki yorumumuzda da belirttiğimiz gibi,fezada kuasar’lar gibi dev
enrejilerle akıp giden yıldızlar(Kûnnes) yanında,pusmuş yok olmuş gibi
duran,fakat civarındaki herşeyi esrarengiz bir şekilde yutan dev,ölü yıldız
noktaları vardır ki, bunlar tam mânâsıyla birer Hûnnes’dir. Sinesinde dev kudretler
saklı olan fakat pusmuş,susmuş bulunan ve âdeta mekân ilgisini kaybetmiş olan
noktalar.Ve milyonlarca Hûnnes
yörüngesinde akıp giden gezegenler.
Evet ,âyeti tekrar okuyalım.
“Hayır,kasem
ederim, o pusanlara ve mahreklerinde akıp gidenlere”
116
Yukarıdaki
âyette, yörünge mânâsındaki bir kelime yerine”akıp gidenler”tabirinin
kullanılması, ilim adamları için tüyler ürpertici bir hakikati dile
getirmektedir.Çünkü günümüz fiziğinde gerek gezegenler,gerekse elektronlar için
“yörünge” kavramı yerine,enerji yataklarını temsil eden “orbit”kavramı
kullanılmağa başlamıştır.Ve orbitin mânâsı, aynen âyette belirtildiği gibi,
“akarak hareket eden” şeklindedir.Hilkâtin ve fiziğin dehşet verici sırlarını
14 asır öncesinden bizlere haber veren Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğu ,acaba
bundan daha net bir şekilde nasıl isbat edilebilir.
3-PARİTE
Yâsin sûresinin 36. âyeti, günümüz fiziğinin en temel esaslarından biri
olan pariteyi 14 asır öncesinden şu şekilde açıklamaktadır.
“Yerin
yetiştirdiklerinde,kendilerinden ve daha bilmediklerinizden çift çift yaratan
Allah,münezzehtir.”
Âyette görüldüğü gibi,Cenab-ı Hak anılmaya ve tesbih edilmeye şayan
olduğunu ihtar ederken yaratılanların da hep çift çift olduğunu açıklıyor.Asıl
önemlisi de “Yaratılmışlığın temel esasının çift farz olduğunu ve bunların çoğunu bilmediğimizi belirtiyor.
Bilindiği
gibi , çift oluş, erkek-kadın,müsbet,menfi…gibi,âyetin ilk bölümü 14
asır önce bilinen çift oluşları hatırlattıktan sonra , daha nice bilmediğimiz
çift yaratılmalar vardır,biz”her şeyi çift yarattık”buyuruyor.
Yirminci
yüzyılın en büyük keşiflerinden biri,Anderson’un Pozitronu keşfetmesidir.Zirâ
bu sayede MAURİCRAC pariteyi keşfetti.
Parite şöyle özetlenebilir:
“Kâinatta hâsıl olan her kuant, bir zıt benzerini de doğurur.”.
117
Yâni yratılmış olan her varlık,zıt eşe sahiptir.
Elektron-Positron
Proton-Antiproton
Nötron-Antinötron gibi…
Evet kıymetli okuyucularım;
Kur’ân’ın,
36. sûresinin 36.âyetinde,hayret verici bir matematik şifre içinde,kâinatın
temel fizik kanunlarından birini daha açık olarak bildirmiştir.
4-ZAMAN
GERÇEĞİ
Zaman,yakın yıllara kadar bir takvim sıralaması sanılırdı.Gerçi 12önce
ünlü İslâm-Türk ilim adamı Horasan’lı Câbir,zamanı matematik bir gerçek olarak
ilk defa tarif etti.Fakat ne çare ki kimse anlamadı.Yirminci asırda Einstein,zamanı
boyut olarak ele aldı.Ünlü Rus fizikçisi Koziref’de ,zamanı özel hareketli bir
enerji saydı.Zaman gerçeği böylece
günümüzde bile zor anlaşılabilen bir mesele
olarak
ortaya çıktı.Halbuki Kur’ân 14 asır önce bu konuda da can alıcı açıklamasını
yapmıştır.
Secde
sûresinin 5.âyeti ile Meariç sûresinin 4.âyetinde; “Gökten yere kadar her işi
,o tedbir eder. Sonra sizin saydığınız hesapla bin yıl tutan bir günde,yine ona yükselir,denilmekte ve
“Melekler ve Ruhlar,uzunluğu ellibin yıl olan o derecelere ,bir günde yükselip
çıkarlar”,buyrulmaktadır.
Her iki âyetten çıkan ilmi
sonuçları özetlersek :
a-
Zaman , kâinatın çeşitli katlarında akış
hızını değiştiren bir ivmaye sahiptir…
b-
Sür’atler,zamanın
hareketi dışında olmasalar da , onun boyutla ilgili özelliğini farklı olarak
yorumlar.
Yâni çok sür’atli varlıklar
için,zaman akışında bir yavaşlama kavramı vardır.
c-
Özellikle ikinci âyet,zamanın
hareketini miktarla
118
ifade etmektedir.Bu kâinatın belli yerindeki bir günlük tesirinin,bizim
zaman kavramımızda,ellibin yıla eşit olduğunun çok net bir ifadesidir.
Şöylece zaman faktöründe,tıpkı mesafeler gibi boyutlarla ilgili bir
nitelik dile getirilmekte ve zaman kavramında izafiyet anlatılmaktadır.
Evet,Einstein’in
çağımızda ortaya koyduğu izâfiyet kavramını , saatlerin bile olmadığı 14 asır
öncesinden,böylesine modern fizik ifadeleriyle açıklamak,ancak bir Kur’ân
mucizesidir ve bu mukaddes kitabımız,o nev’i mûcizelerin binlercesine ihtiva
etmektedir.(Onk.Dr.Halûk NURBAKİ)
FAYDALANILAN KAYNAKLAR:
1 -
Koziref,US Deporment Of Commence Joint Publication servic 4+Hand Adam
driv S.W. Washington DC.20443
2-
Elmalılı Hamdi YAZIR , Hak Dini Kur’ân Dili Tekvir Sûresi
Shf.5644-5615-5617.
3-
Prof.Dr.Seyyit KUTUP Fîzılâlil Kur’ân Vâkıa sûresi:262-263,Meariç
Sûresi:229,Yasin Sûresi:266-267,Tekvir Sûresi:81.
4-
M.Tahsin EMİROĞLU, Esbab-ı Nüzul,Yasin Sûresi:Shf.400-401,Meariç
Sûresi:Shf.76-77,Tekvir Sûresi:hf.336-337-
338,Vâkıa Sûresi :Shf.32-33-34.
5-
Prof.Dr.Süleyman ATEŞ,Kur’ân-ı Kerîm ve Yüce Meâli Yasin- Vâkıa-Meâriç
ve Tekvir Sûreleri.
وَمِن
كُلِّ شَيْءٍ
خَلَقْنَا
زَوْجَيْنِ
لَعَلَّكُمْ
تَذَكَّرُونَ
{49}
“Biz herşeyden erkekli dişili çiftler yarattık.Olur ki
düşünürsünüz.”
(Zariyat,49)
119
سُبْحَانَ
الَّذِي
خَلَقَ
الْأَزْوَاجَ
كُلَّهَا
مِمَّا تُنبِتُ
الْأَرْضُ
وَمِنْ
أَنفُسِهِمْ
وَمِمَّا
لَا
يَعْلَمُونَ
{36}
“Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendileri gibi(canlı cinslerden
ve(daha bilmedikleri şeylerden hepsini erkekli dişili çiftler halinde yaratan
O(Allah)çok yücedir.”(Yasin,36)
وَأَرْسَلْنَا
الرِّيَاحَ
لَوَاقِحَ
فَأَنزَلْنَا
مِنَ
السَّمَاء مَاء
فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ
وَمَا
أَنتُمْ لَهُ
بِخَازِنِينَ
{22}
“Rüzgârları,
aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık.(Yoksa)
siz, suyu depo edemezdiniz.”(Hicr,22)
NOT:
“Rüzgârlar , su buharından meydana gelen bulutları birbirine
çarpıştırır.Bu çarpışmadan, bulutlarda pozitif-negatif elektron geçişmesi
olur;şimşek meydana gelir.Rüzgârlar bulutlara elektriği; bulutları sıkıştırarak
yere yağmuru aşılar.Aynı zamanda rüzgarlar, bitkiler üzerinden eserken
bitkilerin erkek tohumlarını,dişi tohumların üzerine kondurmak sûretiyle onları
aşılar.Bitkilerde döllenmeğe yardım eder.
İşte Kur’ân, 14 asır önce bu tabiat kanununa işaret
etmiştir.
Yine bu âyet gökten inen yağmur sularının,yerin
dibine depo edildiğini, oradan çeşmelerden ve kuyulardan çıkarılarak canlıların
sulandığını anlatmaktadır ki bu da Kur’ân’ın ayrı bir mûcizesidir.
120
وَمَا
مِن
دَآبَّةٍ فِي
الأَرْضِ
وَلاَ طَائِرٍ
يَطِيرُ
بِجَنَاحَيْهِ
إِلاَّ أُمَمٌ
أَمْثَالُكُم
مَّا
فَرَّطْنَا
فِي
الكِتَابِ
مِن شَيْءٍ ثُمَّ
إِلَى
رَبِّهِمْ
يُحْشَرُونَ
{38}
“Yeryüzünde
yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da)
sizin gibi birer ümmet olmasınlar (onların durumları,rızıkları,ecelleri takdir
edilmiş,yazılmıştır.) Biz kitapda hiç
birşeyi eksik bırakmamışızdır.Sonra(onlar),Rab’leri(nin)huzuru)na
toplanacaklardır.”(En’am,38)
فَقَضَاهُنَّ
سَبْعَ
سَمَاوَاتٍ
فِي يَوْمَيْنِ
وَأَوْحَى
فِي كُلِّ
سَمَاء
أَمْرَهَا
وَزَيَّنَّا
السَّمَاء
الدُّنْيَا
بِمَصَابِيحَ
وَحِفْظًا
ذَلِكَ
تَقْدِيرُ
الْعَزِيزِ
الْعَلِيمِ
{12}
“Böylece
onları,iki günde yedi gök yaptı ve göğe emrini (yâni onu yöneten tabiat
kanunlarını)vahyetti.Ve biz,en yakın göğü lâmbalarla ve koruma ile(koruyucu
güçlerle)donattık.
İşte bu , o
aziz,alîm (Allâh)ın takdiridir.”(Fussilet,12)
فَفَهَّمْنَاهَا
سُلَيْمَانَ
وَكُلًّا آتَيْنَا
حُكْمًا
وَعِلْمًا
وَسَخَّرْنَا
مَعَ
دَاوُودَ
الْجِبَالَ
يُسَبِّحْنَ
وَالطَّيْرَ
وَكُنَّا
فَاعِلِينَ {79}
121
“Bunu (bu
hükmü) Süleyman’a bellettik.Onların hepsine de hükümdarlık ve bilgi
verdik.Dâvud’a dağları ve kuşları boyun eğdirdik,onunla beraber tesbih
ediyorlardı.Biz (bunları)yaparız.”(Enbiya,79)
أَلَمْ
تَرَ أَنَّ
اللَّهَ
يَسْجُدُ
لَهُ مَن فِي
السَّمَاوَاتِ
وَمَن فِي الْأَرْضِ
وَالشَّمْسُ
وَالْقَمَرُ
وَالنُّجُومُ
وَالْجِبَالُ
وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ
وَكَثِيرٌ
مِّنَ
النَّاسِ
وَكَثِيرٌ
حَقَّ
عَلَيْهِ
الْعَذَابُ
وَمَن يُهِنِ
اللَّهُ
فَمَا لَهُ
مِن مُّكْرِمٍ
إِنَّ
اللَّهَ
يَفْعَلُ
مَا يَشَاء
{18}
“Görmedin mi Allah’(ı);göklerde,yerde bulunan
kimseler,güneş,ay,yıldızlar,dağlar,ağaçlar,hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep
O’na secde ediyorlar.Ama bir çoğuna azab hak olmuştur.Allah kimi hor yapar(kime
değer vermez)se artık ona ikram eden olmaz.Allah,dilediğini yapar.”(Hac,18)
NOT:Âyetteki’men fi’s-semâvâti ve
men-fi’l-ardı’ ifadesinde men’ler,akıl sahibi canlıları gösterir.Bundan
göklerde de akıl sahibi canlıların olduğu anlaşılmaktadır.Gerçi göklerdeki akıl
sahibi varlıkların melekler olduğu ileri sürülmüştür ama meleklerden başka
maddi varlıkların olması da kuvvetle muhtemeldir.Yâni bu men’ler,göklerde ve
yerde bulunan bütün melek,insan,cin vs.akıl sahibi varlıkları
göstermektedir.Nitekim başka yerlerde de bu ifade geçer ve “Sûr’a üflendiği
gün,göklerde ve yerde bulunan kimselerin öleceği”ifade edilir.Ölmek tabiride
maddi varlıklar için kullanılan bir tabirdir.Bu bakımdan ifadenin,göklerde
canlı varlıklar olduğuna delalet ettiği kanâatindeyiz.
122
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّمَاوَاتُ
السَّبْعُ
وَالأَرْضُ
وَمَن
فِيهِنَّ وَإِن
مِّن شَيْءٍ
إِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدَهِ
وَلَـكِن
لاَّ
تَفْقَهُونَ
تَسْبِيحَهُمْ
إِنَّهُ كَانَ
حَلِيمًا
غَفُورًا {44}
“Yedi
gök,arz ve bunların içinde bulunanlar,O’nu tesbih ederler.O’nu övgü ile tesbih
etmeyen hiçbirşey yoktur,ama siz onların tesbihlerini
anlamazsınız.O,hâlimdir,çok bağaşlayandır.”(İsra,44)
NOT: Cansız sanılan her şeyde insanların fark etmedikleri bir canlılık
vardır.Bütün eşyâ,atomlardan meydana gelmişyir.Atomun çekirdeği etrafındaki
elektronlar,akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.Mesela bir hidrojen
atomundaki elektron,çekirdeği etrafında saniyede 2000 km.hızla döner,Sanki bir
zerre, koca bir güneş sistemini temsil etmektedir.İşte maddenin en küçük
parçası,bu hareketiyle Allah’ı tesbih etmektedir.Tesbih,Yaratıcı’nın,şânının
yüceliğini söylemektedir.Her zerre O’nun şânının yüceliğini söylemiyor mu?Bir
atomdaki bu düzen,O’nun kemâlini haykırmıyor mu?
الَّذِي
خَلَقَ
سَبْعَ
سَمَاوَاتٍ
طِبَاقًا
مَّا تَرَى
فِي خَلْقِ
الرَّحْمَنِ
مِن
تَفَاوُتٍ
فَارْجِعِ
الْبَصَرَ
هَلْ تَرَى
مِن فُطُورٍ {3}
“O,Yedi göğü,birbiri üzerinde tabaka,tabaka yarattı.Rahmân’ın
yaratmasında bir aykırılık,uygunsuzluk görmezsin.Gözü(nü) döndür de bak,bir
bozukluk görüyor musun?”(Mülk,3)
123
الشَّمْسُ
وَالْقَمَرُ
بِحُسْبَانٍ
{5}
Güneş de, ay
da bir hesap ile (cereyân etmekte)dir.”(Rahman,5)
أَلَمْ
تَرَ أَنَّ
اللَّهَ
يُسَبِّحُ
لَهُ مَن فِي
السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ
وَالطَّيْرُ
صَافَّاتٍ كُلٌّ
قَدْ
عَلِمَ
صَلَاتَهُ
وَتَسْبِيحَهُ
وَاللَّهُ
عَلِيمٌ
بِمَا
يَفْعَلُونَ
{41}
“Görmedin mi göklerde ve yerde olan kimseler,kanatlarını
çırparak uçan kuşlar Allah’ı tesbih ederler?Her biri kendi duâsını ve tesbihini
bilmiştir.Allah da onların ne yaptıklarını bilmektedir.
(Nur,41)
124
Câbir
(r.a)şöyle demiştir:
Peygamber s.a.’in mescidinin direkleri hurma ağacından idi.Peygamber
s.a. hutbe okuduğu vakit ayağa kalkar bu hurma ağaçlarından birine dayanarak
konuşurdu.Minber yapıldığı zaman minberde hutbe okumağa başladı.Bunun üzerine o
hurma ağacının on aylık gebe deve gibi acıklı,acıklı feryat ettiğini
işittik.Nihâyet Resûlüllah s.s. gelip, eli ile okşayınca sükunet buldu.(Buhâri,Neseî,Tirmizî;Tac,C.3 H.No:883)
وَاتْرُكْ
الْبَحْرَ
رَهْوًا
إِنَّهُمْ جُندٌ
مُّغْرَقُونَ
{24}
“Denizi
(yarıp toplumunu geçirdikten sonra olduğu gibi)açık bırak.Çünkü onlar boğulacak
bir ordudur.”(Duhan,24)
فَأَتْبَعُوهُم
مُّشْرِقِينَ
{60}
فَلَمَّا
تَرَاءى
الْجَمْعَانِ
قَالَ أَصْحَابُ
مُوسَى
إِنَّا
لَمُدْرَكُونَ
{61}
قَالَ
كَلَّا
إِنَّ مَعِيَ
رَبِّي
سَيَهْدِينِ
{62}
فَأَوْحَيْنَا
إِلَى مُوسَى
أَنِ اضْرِب
بِّعَصَاكَ
الْبَحْرَ
فَانفَلَقَ
فَكَانَ
كُلُّ فِرْقٍ
كَالطَّوْدِ
الْعَظِيمِ {63}
وَأَزْلَفْنَا
ثَمَّ
الْآخَرِينَ
{64}
وَأَنجَيْنَا
مُوسَى وَمَن
مَّعَهُ
أَجْمَعِينَ
{65}
ثُمَّ
أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ
{66}
“(Fir’avn ve adamları),güneş doğarken onların ardına düştüler.”
125
“ İki
topluluk (yaklaşıp) birbirini görünce Mûsâ’nın adamları:”işte
yakalandık”dediler.”
“(Mûsâ):Hayır,dedi,Rabb’im
benimle beraberdir.bana yol gösterecektir.”
“Mûsâ’ya:”Değneğinle
denize vur! Diye vahy ettik.(Vurunca deniz)yarıldı,(on iki yol açıldı).Her
bölüm kocaman bir dağ gibi oldu.”
“Ötekileri
de buraya yaklaştırdık (Mûsâ ve adamlarının ardından,düşmanları da bu denizde
açılan yollara girdiler).”
“Mûsâ’yı ve
berâberinde olanları tamamen kurtardık.”
“Sonra
ötekilerini boğduk (Mûsâ ve adamları karaya çıkınca deniz kapandı,Fir’avn ve
adamları boğuldu).”
(Şuara,60,61,62,63,64,65,66)
قُلْنَا
يَا نَارُ
كُونِي
بَرْدًا
وَسَلَامًا
عَلَى
إِبْرَاهِيمَ
{69}
“Biz de :”Ey
ateş , İbrahim’e serin ve esenlik ol!” dedik.”(Enbiya,69)
ثُمَّ
قَسَتْ
قُلُوبُكُم
مِّن بَعْدِ
ذَلِكَ
فَهِيَ
كَالْحِجَارَةِ
أَوْ أَشَدُّ
قَسْوَةً
وَإِنَّ مِنَ
الْحِجَارَةِ
لَمَا يَتَفَجَّرُ
مِنْهُ
الأَنْهَارُ
وَإِنَّ
مِنْهَا لَمَا
يَشَّقَّقُ
فَيَخْرُجُ
مِنْهُ
الْمَاء
وَإِنَّ
مِنْهَا
لَمَا
يَهْبِطُ
مِنْ
خَشْيَةِ اللّهِ
وَمَا اللّهُ
بِغَافِلٍ
عَمَّا
تَعْمَلُونَ {74}
“Sonra bunun
ardından yine kalpleriniz katılaştı;şimdi onlar,taş gibi,hattâ daha da katıdır.
Çünkü öyle
taş var ki,içinden ırmaklar fışkırır;öylesi var ki,çatlar da bağrından su
kaynar, öylesi de var ki,Allah korkusundan
126
yukarıdan
(yere)düşer. Allah,yaptıklarınızı bilmez değildir.(Bakara,74)
وَيَصْنَعُ
الْفُلْكَ
وَكُلَّمَا
مَرَّ عَلَيْهِ
مَلأٌ مِّن
قَوْمِهِ سَخِرُواْ
مِنْهُ
قَالَ إِن
تَسْخَرُواْ
مِنَّا فَإِنَّا
نَسْخَرُ
مِنكُمْ
كَمَا
تَسْخَرُونَ
{38}
فَسَوْفَ
تَعْلَمُونَ
مَن
يَأْتِيهِ
عَذَابٌ
يُخْزِيهِ
وَيَحِلُّ
عَلَيْهِ
عَذَابٌ
مُّقِيمٌ {39}
حَتَّى
إِذَا جَاء
أَمْرُنَا
وَفَارَ
التَّنُّورُ
قُلْنَا
احْمِلْ فِيهَا
مِن
كُلٍّ
زَوْجَيْنِ
اثْنَيْنِ
وَأَهْلَكَ
إِلاَّ مَن
سَبَقَ
عَلَيْهِ
الْقَوْلُ
وَمَنْ
آمَنَ وَمَا
آمَنَ مَعَهُ
إِلاَّ قَلِيلٌ
{40}
وَقَالَ
ارْكَبُواْ
فِيهَا
بِسْمِ
اللّهِ
مَجْرَاهَا
وَمُرْسَاهَا
إِنَّ رَبِّي
لَغَفُورٌ
رَّحِيمٌ {41}
وَهِيَ
تَجْرِي
بِهِمْ فِي
مَوْجٍ
كَالْجِبَالِ
وَنَادَى
نُوحٌ ابْنَهُ
وَكَانَ
فِي
مَعْزِلٍ يَا
بُنَيَّ
ارْكَب
مَّعَنَا وَلاَ
تَكُن مَّعَ
الْكَافِرِينَ
{42}
قَالَ
سَآوِي إِلَى
جَبَلٍ
يَعْصِمُنِي
مِنَ الْمَاء
قَالَ لاَ
عَاصِمَ
الْيَوْمَ
مِنْ أَمْرِ
اللّهِ
إِلاَّ مَن رَّحِمَ
وَحَالَ
بَيْنَهُمَا
الْمَوْجُ
فَكَانَ
مِنَ
الْمُغْرَقِينَ
{43}
وَقِيلَ
يَا أَرْضُ
ابْلَعِي
مَاءكِ وَيَا سَمَاء
أَقْلِعِي
وَغِيضَ
الْمَاء
وَقُضِيَ
الأَمْرُ
وَاسْتَوَتْ
عَلَى
الْجُودِيِّ
وَقِيلَ
بُعْداً
لِّلْقَوْمِ
الظَّالِمِينَ
{44}
“Nûh gemiyi yapıyor,kavminden ileri gelenler yanından geçtikçe
onunla alay ediyorlardı.”Siz bizimle alay ederseniz,sizin alay ettiğiniz gibi
biz de sizinle alay edeceğiz.”dedi.
127
“Yakında bileceksiniz:insanı rezil eden azâb
kime geliyor,sürekli azâb kimin başına konuyor?”
“Nihâyet emrimiz gelipte tandır kaynayınca
(iş ciddileşip sular kaynamağa başlayınca,Nûh’a)dedik ki:
“Her şeyden ikişer çifti ve (boğulması)
hakkında(ezeli) söz(ümüz) geçenler hariç olmak üzere âileni ve inananları
gemiye yükle!”Zâten onunla beraber inanan pek azdı.”
“Haydi,(geminin)içine binin dedi,onun akıp
gitmesi de durması da Allah’ın adıyledir.Rabb’im,elbette
bağışlayan,esirgeyendir!”
“Gemi, onları dağlar gibi dalga(lar)arasından
geçirirken Nûh,bir kenarda duran oğluna:”Yavrum,bizimle beraber bin,kâfirlerle
beraber olma!”diye seslendi.”
“(Oğlu): “Beni sudan koruyacak bir dağa
sığınacağım.”dedi.(Nuh): “Bugün,Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey
yoktur,ancak O’nun acıdığı (insanlar kurtulur).” Dedi.Ve aralarına dalga
girdi,o da boğulanlardan oldu.”
“Ey arz,suyunu yut ve ey gök tut!”
denildi.Su azaldı,iş bitirildiLGemi)Cûdi’ye oturdu. “Haksızlık yapan kavim yok
olsun!” denildi.”(Hud,38-44)
وَاذْكُرْ
فِي
الْكِتَابِ
إِدْرِيسَ
إِنَّهُ
كَانَ
صِدِّيقًا
نَّبِيًّا {56}
وَرَفَعْنَاهُ
مَكَانًا عَلِيًّا
{57}
“Kitab’da İdris’i de an;çünkü o, çok doğru bir peygamberdi.Onu
yüce bir yere yükseltmiştik.”(Meryem,56-57)
128
EBÛ HÜREYRE (R.A) HADİSİ: Şöyle dedi: Resûlullah (S.A.V.) buyurdu ki:”Hayatım yedinde (elinde) olan Allah’a
yemin ederim ki , Meryem oğlu İsa(A.S.)’nın âdil bir hakim olarak sizi,içinize
inmesi muhakkak yakındır.O,salibi(haçı)kıracak,domuzu öldürecek ciz-yeyi
kaldıracaktır.(o zaman) mal o kadar çoğalıp taşacak ki,hiç kimse mal kabul
etmez olacaktır.(Buhari ve Müslim,el lü’lüü ve’l
mercan terc.C.1 H. No:95)
EBÛ HÜREYRE
(R.A.) HADİSİ: Şöyla dedi:Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyurdu: “ İmamınız (devlet
reisiniz) kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa(A.S.)içinize
indiği(İmamınıza iktida ettiği)zaman acaba nasıl olursunuz?”(Buhari ve Müslim;el lü’lüü ve’l mercan terc.C.1 H.No:96)
Size:Giderim ve size gelirim,dediğimi işittiniz.Eğer beni
sevseydiniz,Babaya gittiğim için sevinirdiniz;çünkü Baba benden büyüktür.Ve
olduğu zaman iman edesiniz diye,olmadan önce size şimdi söyledim.Artık sizinle
çok şeyler konuşmayacağım;çünkü bu dünyanın reisi geliyor.(Yuhanna,14/28-29/30)
129
Bununla beraber ben size hakikatı söylüyorum; benim gitmem sizin için
hayırlıdır,çünkü gitmezsem,Tesellici size gelmez;fakat gidersem onu size
gönderirim.Salâh için,çünkü babama gidiyorum,ve artık beni göremezsiniz;ve
hüküm için , çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir.Size söyleyecek daha çok
sözlerim var;fakat şimdi dayanamazsınız.Fakat o,hakikat ruhu,gelince,size her
hakikata yol gösterecek;zira kendiliğinden söylemeyecektir;fakat her ne
işitirse ,söyleyecek ; ve gelecek şeyleri size bildirecektir.(Yuhanna,16/7-8-9-10-11-12-13)
وَمَا
أَرْسَلْنَاكَ
إِلَّا
كَافَّةً لِّلنَّاسِ
بَشِيرًا
وَنَذِيرًا
وَلَكِنَّ
أَكْثَرَ النَّاسِ
لَا يَعْلَمُونَ
{28}
“Biz seni
ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik;fakat insanların
çoğu bilmezler.”(Sebe,28)
O vakit şakirtlerinden bazıları birbirine dediler: Biraz zaman, ve beni görmeyeceksiniz , ve yine biraz zaman, ve beni
göreceksiniz,ve:Çünkü Babaya gidiyorum ;bize söylediği bu nedir ? İmdi
diyorlardı:Bu:Biraz zaman,dediği
nedir?Ne söylüyor,bilmiyoruz. İsa kendisinden sormak istediklerini anladı ;
onlara dedi : Biraz zaman,ve beni
görmeyeceksiniz,ve yine biraz zaman , ve beni göreceksiniz,dediğim bu söz
için mi birbirinize soruyorsunuz ? Doğrusu ve doğrusu size derim : Siz ağlayıp
dövüneceksiniz,dünya ise,sevinecektir;siz keder çekeceksiniz,fakat kederiniz
sevince dönecektir.(Yuhanna,16/17-18-19-20)
130
وَقَوْلِهِمْ
إِنَّا
قَتَلْنَا
الْمَسِيحَ عِيسَى
ابْنَ
مَرْيَمَ
رَسُولَ
اللّهِ وَمَا
قَتَلُوهُ
وَمَا صَلَبُوهُ
وَلَـكِن
شُبِّهَ
لَهُمْ
وَإِنَّ الَّذِينَ
اخْتَلَفُواْ
فِيهِ لَفِي
شَكٍّ
مِّنْهُ مَا
لَهُم بِهِ
مِنْ عِلْمٍ
إِلاَّ
اتِّبَاعَ
الظَّنِّ
وَمَا
قَتَلُوهُ
يَقِينًا {157}
“Biz Allah’ın elçisi,Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük!”
demelerinden ötürü…Oysa onu öldürmediler ve asmadılar;fakat(İsa)onlara benzer
gösterildi.Onun hakkında anlaşılmazlığa düşenler,ondan yana tam bir kuşku
içindedirler.O hususta bir bilgileri yoktur.sadece zanna uyuyorlar.Onu yakinen
öldürmediler.(Nisa,157)
وَإِنَّهُ
لَعِلْمٌ
لِّلسَّاعَةِ
فَلَا تَمْتَرُنَّ
بِهَا
وَاتَّبِعُونِ
هَذَا صِرَاطٌ
مُّسْتَقِيمٌ
{61}
“O,kıyâmetin kopacağını gösterir bir ilimdir.O saatin
geleceğinden hiç şüphe etmeyin,bana uyun.Doğru yol budur.”(Zuhruf,61)
NOT: O zamiri,tefsirlerde genellikle İsâ
diye açıklanmıştır. Bir görüşe göre de bu zamir,Kur’ân’ı gösterir.İlim
kelimesi,alem olarak da okunmuştur.Böylece âyet , şu iki anlama
gelir:”İsâ,kıyâmetin kopacağına bir işarettir.”, “Kurân , kıyâmetin kopacağını
açıklayan bir bilgidir.”
131
Abdullah b.
Selâm şöyle demiştir:
Tevrat’ta Muhammed s.s. ile Merym’in oğlu İsâ a.s.’ın sıfatları
yazılıdır ; ve İsâ a.s. Muhammed s.a.’in yanında defnedilecektir.(Tirmizî Tac , C.3.H.No:782)
“Cabir B. Abdullah (El-Ensârî) radıyallahu anhümâden:Şöyle demiştir:
Nebiyy-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Benden evvel hiçbir kimseye verilmedik beş şey(hep birden) bana
verilmiştir: Bir aylık yola kadar
(düşmanları-
132
mın kalbine)
korku(salmak) ile mansur oldum.Yer(yüzü) bana namazgâh ve sebeb-i taharet
kılındı.Onun için ümmetimden namaz vakti gelip çatmış her kim olursa olsun
namazını kılıversin.Ganaim bana helâl edildi.Halbuki benden evvel kimseye helâl
edilmemiştir.(1)Bana şefaat verildi.(2)Bir de (benden evvel)her Nebi,hasseten
kendi kavmine ba’s olunurken ben umum-ı nâs’a ba’s olundum.(3)
(Tecrid-i Sarih terc.C.2.H.No:223)
1-Ümem-i Salife’nin kimi cihada mezun değildiler.
2-Murad,şefaat-i uzmadır ki,nâs’ı hevl-i mevkuftan kurtarıp
rahatlandırmak lütf-i amim ve bi-nazîridir.
Bunun yevm-i kıyâmette vuku
bulacağı muhakkaktır.Bundan başka diğer şefâat-i hassa da maksüddur ki,bunlar
da ehl-i nârdan kalbinde zerre-i imânı bulunanların Cehennemden hurücuna,ehl-i
Cennetin ref-i derecâtına,azâb-ı cahîme müstehak olmuş bir takım kimselerin
adem-i duhullerine,bir takım kimselerin de bilâ-hesap Cennet’e girmelerine
şefâat bu kabildendir.(85 ve 365 nci hadislere de mürâcaat.)
3- (Hasâis-i celîle-i Muhammediyye,yalnız bu beşe münhasır
değildir.Nitekim Ebû Hüreyre’nin Müslim’deki bir rivâyetinde altı şey ile
enbiyâ üzerine tafdil buyurdukları ve terceme edilen bu hâdisteki şefâatten
mâada hasâis ile birlikte kendilerinecevâmiü’l-kelim
verildiği ve silsile-i enbiyânın zât-ı mukaddesleriyle hatm buyrulduğu
zikrolunuyor. Yine Müslim’in Huzeyfe hadisinde mezkûr hasâis meyânında: “Bir de bizim namaz saflarımız,sufûf-ı
melâike gibi kılınmıştır.”
Buyruluyor.Neseî’deki rivayete göre:
133
“Bir de Arş-ı Rahmânın altındaki hazineden Sûre-i Bakara’nın sonundaki şu âyet-i kerime bana
verildi ki benden evvel hiçbir kimseye verilmediği gibi,benden sonrada kimseye
verilmeyecektir.” Buyurulmuştur ki, ümem-i sâlifenin ukûbet olarak giriftar
edildikleri ağır cezaların bu ümmetten tahfifine ve hata ile nisyan cezasının
Rahmet-i İlâhiyye eseri olarak merfû olduğuna işârettir.Kezâlik Müsned-i Ahmet
b.Hanbel’de:
Bana arzın
anahtarları verildi.Ahmed tesmiye olundum.Ümmetim de ümmetlerin en hayırlısı kılındı.” Diye vârid
olmuştur ki, mefâtih-i arzın kendilerine teslimi,ümmetinin yeryüzünde tasarruf
edeceğine işârettir.Nitekim va’d-i Celîl-i Nebevinin bir kısmı şimdiye kadar
tahakkuk etmiştir.”Ahmed”ism-i şerifi dünya ve ukbada,arz ve semada zât-ı
akdeslerinin herkesce ma’lûm ve mahmûd olduğunu iş’ar eder.Müsned-i Bezzâr’da:
Geçmiş ve
gelecek zenbim mâğfiret edilmiştir.Bana Kevser verilmiştir.Bu sahibiniz
(Nebiyy-i Zîşânınız) da hiç şüphe etmeyiniz ki, kıyamet gününde Liva’ül – Hamd’in
134
sâhibidir ki,Âdem
olsun,Âdem’den beriye olsun bütün enbiyâ o liva’nın altındadır.” Yine
Müsned-i Bezzâr’da:
Benim
şeytanım kâfir idi. Lâkin Allah ona karşı bana yardım etti de Müslim oldu
(yahud ben şerrinden selâmette kalıyorum).” Diye vârid
olmuştur.Zât-ıNebevi’lerinin zenbi,olsa olsa terk-i evlâdır.Yoksa sahib-i
şeriat olan zâtdan maâsi sudûra hatıra gelmez.Enbiyâ’yı selef hazarâtı terk-i
evladan dolayı dûçar’ı ıtâb oldukları halde Nebiyy-i Zişan’ımız her güne
muâtebâtdan âzâde buyurulmuşlardır.Kevser,Havz-ı Kevser manasına geldiği gibi
hayr-ı kesir manasınada gelir.
İşte buraya kadar gerek metinde , gerek bu hâşiyede zikrolunan hasâis
onaltıyı buluyor.Maahâzâ buna maksür olmak da lazım gelmez.Nitekim Ebû Saîd-i
Nîsâbûrî Şerefü’l Mustafa” tesmiye ettiği kitabında enbiyâ-yı ızâm hazarâtında
olmadık hasâis’ı Nebeviyye’i Muhammediyyeyi altmışa kadar çıkarıyor.Bu hadisde
beş,diğerinde altı,daha öbüründe dört veya üç hasîsanın zikr ve ta’dâd
buyurulmuş olması hasra delalet etmez.(Tecrid-ı Sarih
terc.C.2 H.No:223)
يَا
أَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُواْ لاَ
تَقْرَبُواْ
الصَّلاَةَ
وَأَنتُمْ
سُكَارَى
حَتَّىَ
تَعْلَمُواْ مَا
تَقُولُونَ
وَلاَ
جُنُبًا
إِلاَّ عَابِرِي
سَبِيلٍ
حَتَّىَ
تَغْتَسِلُواْ
وَإِن كُنتُم
مَّرْضَى
أَوْ عَلَى
سَفَرٍ أَوْ
جَاء
أَحَدٌ
مِّنكُم مِّن
الْغَآئِطِ
أَوْ
لاَمَسْتُمُ
النِّسَاء
فَلَمْ
تَجِدُواْ
مَاء
فَتَيَمَّمُواْ
صَعِيدًا
طَيِّبًا
فَامْسَحُواْ
بِوُجُوهِكُمْ
وَأَيْدِيكُمْ
إِنَّ
اللّهَ
كَانَ
عَفُوًّا
غَفُورًا {43}
135
“Ey
inananlar,sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz.Yoldan geçip
gitme dışında cünüpkende yıkanıncaya kadar(namaza ve namaz kılınan mescidlere
yaklaşmayın).Eğer hasta yahut yolculukta iseniz,yahut biriniz tuvaletten
gelmişse,yahut da kadınlara dokunmuşsanız(bu durumlarda)su bulamadığınız
takdirde temiz toprağa teyemmüm edin(Toprağı) yüzlerinize ve ellerinize
sürün.Şüphesiz Allah,çok affeden ,çok bağışlayandır.”(Nisa,43)
إِلَّا
مَنِ
ارْتَضَى مِن
رَّسُولٍ
فَإِنَّهُ
يَسْلُكُ
مِن بَيْنِ
يَدَيْهِ
وَمِنْ خَلْفِهِ
رَصَدًا {27}
“Ancak razı
olduğu elçilere gösterir.Çünkü o,(razı olduğu kimselerin)önüne ve arkasına
gözetleyiciler(koruyucular) koyar(onları şeytanların kapmasına,ya da
bildiklerine,gördüklerine yanıltıcı şeyler karıştırmalarına engel olur.)”(Cin,27)
كُنتُمْ
خَيْرَ
أُمَّةٍ
أُخْرِجَتْ
لِلنَّاسِ
تَأْمُرُونَ
بِالْمَعْرُوفِ
وَتَنْهَوْنَ
عَنِ
الْمُنكَرِ
وَتُؤْمِنُونَ
بِاللّهِ
وَلَوْ آمَنَ
أَهْلُ
الْكِتَابِ
لَكَانَ
خَيْرًا
لَّهُم
مِّنْهُمُ
الْمُؤْمِنُونَ
وَأَكْثَرُهُمُ
الْفَاسِقُونَ
{110}
“Siz,insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz.İyiliği
emreder,kötülükten men’edersiniz ve Allah’a inanırsınız.Eğer Kitap ehli,inanmış
olsaydı,elbette kendileri için iyi olurdu.Onlardan inananlar da var , ama
çokları yoldan çıkmışlardır.(Al-i İmran,110)
136
بسم
الله الرحمن
الرحيم
قَدْ
أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ
{1}
الَّذِينَ
هُمْ فِي
صَلَاتِهِمْ
خَاشِعُونَ {2}
وَالَّذِينَ
هُمْ عَنِ
اللَّغْوِ
مُعْرِضُونَ
{3}
وَالَّذِينَ
هُمْ
لِلزَّكَاةِ
فَاعِلُونَ
{4}
وَالَّذِينَ
هُمْ
لِفُرُوجِهِمْ
حَافِظُونَ {5}
إِلَّا
عَلَى
أَزْوَاجِهِمْ
أوْ مَا
مَلَكَتْ
أَيْمَانُهُمْ
فَإِنَّهُمْ
غَيْرُ
مَلُومِينَ {6}
فَمَنِ
ابْتَغَى
وَرَاء
ذَلِكَ
فَأُوْلَئِكَ
هُمُ
الْعَادُونَ
{7}
وَالَّذِينَ
هُمْ
لِأَمَانَاتِهِمْ
وَعَهْدِهِمْ
رَاعُونَ {8}
وَالَّذِينَ
هُمْ عَلَى
صَلَوَاتِهِمْ
يُحَافِظُونَ
{9}
أُوْلَئِكَ
هُمُ
الْوَارِثُونَ
{10}
الَّذِينَ
يَرِثُونَ
الْفِرْدَوْسَ
هُمْ فِيهَا
خَالِدُونَ {11}
“Felâha ulaştı o
mü’minler,
-Ki onlar,namazlarında saygılıdırlar.
-Onlar boş
şeylerden yüz çevirirler.
-Onlar
zekâtı verirler.
-Ve onlar
ırzlarını korurlar.
-Ancak
eşleri,yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariç(bunlarla ilişkilerinden
dolayı da)onlar kınanmazlar.
-Ama bunun
ötesine gitmek isteyen olursa,işte onlar haddi aşanlardır.
-Ve o
(mü’mi)nler emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.
-Onlar
namazlarını (vakitlerinde kılarak) korurlar.
-İşte varis
olacak onlardır.
137
-Onlar(en
yüksek cennet olan)Firdevs’e varis olacaklar,orada ebedî kalacaklardır.(Mü’minûn,1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11)
(Bakınız,77-78
no’lu kaynakların dipnotu
139
Ebû Hüreyre radiya’llahu anh’den rivayete göre,Resûli Ekrem sall’llâhu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allahu Teâlâ’nın,yollarda gezer ve ehl-i zikri arar melekleri
vardır:Onlar Azîz ve Celîl olan Allah’ı zikreden bir cemâat
bulunca,birbirlerine:Aradığınız buradadır,geliniz,diye seslenirler.Meleklerde,ehl-i
zikri ,dünya semasına kadar kanatlarıyla çevreler.Cenab-ı Hak,onların hallerini
meleklerden daha ziyade bildiği halde,meleklere:
-Kullarım ne söylüyor,diye sorar.Peygamber aleyhi’sselâm buyurur
ki,melekler:
-Sen’i tesbih ve tenzih ediyorlar. “Allahu Ekber” diyerek Seni Tekbir
ediyorlar,Sana hamd ve sena ediyorlar.
-Bu kullarım Ben’i gördülermi ki,böyle tesbih ve tekbir ediyorlar?
-Hayır,vallâhi sen’i görmezler,
-Kullarım Ben’i görseler ne yaparlar?
-Onlar sen’i görseler,Sana ibadet ve ubûdiyetleri,takdisleri,tahmidleri
ve tesbihleri daha fazla olurdu.
-Kullarım Ben’den ne diliyorlar?
-Cennet istiyorlar.
140
- Onlar Cennet’i görmüşler mi?
- Hayır yâ Rab! Vallâhi onlar asla Cennet’i görmemişler.
- Ya Cennet’i görseler ne yaparlar ?
- Cennet’i görmüş olsalardı,Cennet’e karşı hırsları ve hevesleri daha
çok olur,Cennet’e daha ziyade ederlerdi.
- Bunlar neden Allah’a sığınıyorlar ?
- Cehennem’den istiâze ediyorlar.
- Cehennem’i görmüşler mi?
- Vallâhi görmediler.
- Ya görselerdi?
- Eğer cehennem’i görselerdi,ondan ziyade kaçarlar,ondan pek çok
korkarlardı.
Cenâb-ı Hak:
- Ey melekler!Sizi şahit kılarım ki, ben muhakkak zikir mahalinde
bulunanların günahlarını mağfiret ettim,buyurdu.
(Resûl-i Ekrem’in beyanına göre,)melekler derler ki:
-Ya Rab!Fülanca onlardan sayılmaz.O için değil,şahsi bir iş için
gelmişti,der.Cenâb-ı Hak:
-Onlar öyle olgun adamlardır ki,onlarla düşüp kalkanlar bile şaki
olmazlar,mes’ud olurlar,buyurdu.(Hadisi,Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Müslim’in Ebû Hüreyre’den bir rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle
buyurmuştur:
“Şüphesiz, Allahu teâlâ’nın (Hafaza’dan başka) seyyar melekleri vardır
ki, bunlar zikir meclislerini araştırırlar.Bir zikir meclisini buldukları
zaman,zikredenlerle beraber otururlar.Bunlardan bazıları,bazılarına zikir
meclislerine gelmelerini işaret ederler.Öyle ki,melek
141
ler zikredenlere dünya semâsının aralarını doldururlar.Ehl-î zikr
dağıldıklarında ,melekler (yedi kat)semâya çıkarlar.
(Peygamber Efendimiz,buyurdu ki:) Allahu Teâlâ , zikredenlerin halini meleklerden
daha iyi bildiği halde:
- Nereden geldiniz?diye sorar.Melekler de:
-Yeryüzündeki kullarınızın yanından geldik. Onlar sen’i tesbih
ediyorlar. Sen’i tehlil ediyorlar. Sen’i tekbir ediyorlar.San’a hamd ediyorlar
ve sen’den dileklerde bulunuyorlar,derler.Allahu Teâlâ:
- Ben’den ne istiyorlar?
- Cennet’ini.
- Cennet’imi görmüşler mi?
- Hayır Yâ Rabbi , görmediler.
- Cennet’i görseler ne yaparlar?
- Sen’den civâr ve emân dilerler.
- Ben’den hangi şeyden emân istiyorlar?
- Ateşinden yâ Rabbî!
- Ateşimi görmüşler midir?
- Hayır görmediler.
- Ateşimi görseler ne yaparlar?
- Sen’den afv ü mağfiret dilerler.Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:
- Ben’i zikredenleri afvettim,onlara dileklerini verdim ve onları
korkularından emin kıldım,buyurur.
Resûl-i Ekrem buyuruyor ki:Melekler:
-Ya Rabbî,zikir meclisinde bulunan fülan kul çok günahkârdır.Şahsi bir
maksat için oradan geçerken ehl-i zikr ile oturmuştu.İhlasla zikr etmiş
değildir,dediler.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:
- Onu da mağfiret ettim.Onlar öyle mes’üd bir
142
cemâattir ki, onların feyz ve bereketleriyle meclislerinde bulunanlar
şakî olmaz, savâbdan mahrum kalmazlar,buyurur.”
(Riyazus
Salihin,C.3 H.No:1476)
Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî radiya’llahu anh’den şöyle dedikleri
rivayet edilmiştir.Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Her hangi bir cemâat Allah’ı zikr için toplanırlarsa,muhakkak melekler
onları kuşatır,onları rahmet kaplar ve onlar üzerine sükûnet ve vekâr
iner.Cenâb-ı Hak’da onları,katında bulunan meleklere medh ü senâ eder.(Hadisi,Müslim rivâyet etmiştir.)(Riyazus Salihin,C.3 H.No:1477)
143
Ebû Hüreyre (R.A)’in rivâyetine göre Resûl-i Ekrem (S.A.S) Efendimiz
şöyle buyurmuştur.
Allah buyurdu ki:”Her kim , benim veli kullarıma düşmanlık ederse ,
muhakkak ben ona harp açarım.
Bir kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir amel ve
ibadetle bana yaklaşamaz.
Kulum bana , nafile ibadetlerlede yaklaşır.Nihayet onu severim.Bir kere
de onu sevdim mi,artık ben o kulumun işittiği kulağı,göreceği gözü,şiddetle
kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum,(onu fena şeyleri dinlemekten,helal
olmayan şeylere el uzatmaktan,fena yolda yürümekten korurum).Eğer benden bir
şey dilerse onu verir,bana sığınırsa muhakkak ona himaye ederim.”(
Buhârî,Nevevî rivâyet etmiştir.İlahi hadisler
Sh.31)
إِنَّا
أَعْطَيْنَاكَ
الْكَوْثَرَ
{1}
“Ey (Muhammed),biz sana Kevser’i(bol nimet,ilim ve büyük şeref)verdik.(Kevser,1)
144
Yine Ebû
Hüreyre r.a.’den:
Dediler ki:Ya Resûlallah,sen ne zaman Peygamberlik rütbesini kazandın?
Peygambers.a.:Âdem a.s.ruh ile beden arasında iken,yani kendisine ruh
verilmeden önce,buyurdular.(Tac,C.3,H.No:777)
مَّا
كَانَ
مُحَمَّدٌ
أَبَا أَحَدٍ
مِّن رِّجَالِكُمْ
وَلَكِن
رَّسُولَ
اللَّهِ
وَخَاتَمَ
النَّبِيِّينَ
وَكَانَ
اللَّهُ
بِكُلِّ
شَيْءٍ
عَلِيمًا {40}
“Muhammed ,
sizin erkeklerinizden birinin babası değil,fakat Allah’ın Resûlü ve
peygamberlerin sonuncusudur.Allah her şeyi bilendir.”(Ahzab,40)
(Bakınız,77-78 no’lu kaynakların dip notu)
“-Sen
olmasaydın ben eflâki yaratmazdım.”
Hulâsa’da da olduğu gibi Sağani mevzû olduğunu söylemiştir.Fakat ma’nâ
bakımından sahihdir.Deylemi’nin İbni Abbas’dan merfû olarak rivâyetinde,Resûli
Ekrem buyuruyor ki : “Cebrâil bana geldi ve dedi ki: “Allahu Teâlâ buturuyor:Ya Muhammed,sen olmasan Cennet’i yaratmazdım,sen
olmasan Cehennem’i yaratmazdım.” Diğer rivâyetinde; “Sen olmasan dünyayı yaratmazdım.” Şeklindedir.(Mevzuat-ı Aliyyü’l-Kâri terceme;sahife:99)
لَيْلَةُ
الْقَدْرِ
خَيْرٌ مِّنْ
أَلْفِ شَهْرٍ
{3}
“Kadir
gecesi bin aydan hayırlıdır”(Kadir,3)
145
إِنَّا
نَحْنُ
نَزَّلْنَا
الذِّكْرَ
وَإِنَّا
لَهُ
لَحَافِظُونَ
{9}
“Elbette “O
zikri(Kur’ân’ı) biz indirdik biz; ve O’nun koruyucusuda elbette biziz!”(Hicr,9)
لَا
يَأْتِيهِ
الْبَاطِلُ
مِن بَيْنِ
يَدَيْهِ
وَلَا مِنْ
خَلْفِهِ
تَنزِيلٌ
مِّنْ
حَكِيمٍ
حَمِيدٍ {42}
“Ki ne
önünden, ne de ardından ona batıl gelmez(onun içine asılsız söz girmez.Ne ondan
önce,ne de ondan sonra onu boşa çıkaracak bir kitap gelmez.O,) hikmet
sahibi,çok övülen (Allah)dan indirilmiştir.”(Fussilet,42)
“Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den,Nebi salla’llâhu aleyhi ve sellem’den
naklederek şöyle rivayet edilmiştir.
Nebî sall’llahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:
“Evimle
minberim arasındaki saha,Cennet bahçelerinden bir bahçedir.Minberim de (bana
bahşedilen Kevser) havzımın üzerinde (kurulmuş bululnmakta)dır.”
(Tecrid-i Sarih terc.4/213)
İbn-i Teymiyye,Menâsik’inin,Mescid-i Şerif ile Hücre-i
146
Saâdet ziyaretine tahsis ettiği bir faslında diyor ki: Medine-i
Münevvere’ye gelen her mü’min ibtida Mescid-i Neb’î aleyhi’s-selâm’a
gitmelidir.Ve mescide girince ibtida namaz kılmalıdır.Çünkü burada kılınan bir
namaz,Mescid-i Harâm müstesna olmak üzere diğer mescidlerde kılınan bin
namazdan hayırlıdır.
Namaz ve ibadet için hiçbir mescide Şedd-i râhil edilmez.Yalnız Mescid-i
Nebî aleyhi’sselâm’a,
Mescid-i Haram’a,Mescid-i Aksa’ya sefer edilir.Ebû Hüreyre ile Ebû
Sa’id-i Hudri radiya’llâhu anhumâ’dan Sahihayn’de sabit olan budur.Bu haberler
başka tarikler ilede rivayet edilmiştir.
Mescid-i Nebî aleyhi’s-selâm’ın hududu, bugünkü sahasından çok
küçüktü.Mekke’deki Mescid-i Harâm da böyle idi.Muahharen Hulefâ-i Raşidin ve
onlardan sonra gelen hulefâ ve selâtin taraflarından tev’si edilmiştir.Bu
ziyâde kılınan saha da her vechile Asr-ı Saâdet’teki mescid hükmünü hâizdir.Namaz
kıldıktan sonra zâir,Resûlullah sall’llâhu aleyhi vesellem’e teveccüh edip
selam verir.Sonra da sâhibeyni Ebû Bekr ve Ömer radiya’llâhu anhumâ’ya selâm
verir.
Ebû Dâvud’un ve daha başka eimme-i hadîsîn rivayetlerine göre,Resûl-i
Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem “Bir
kimse bana selâm verince,muhakkak Cenâb-ı Hak bana rûhumu iâde eder,ben de o
kimsenin selâmını kabul eder karşılarım”buyurmuştur.
NOT:Mescid-i Saâdet’e girildiğinde kılınan bu
namaz,tahiyyetü’l mesciddir.İbtidâ namaz kılınmakla hakku’llâh, hakk-ı
Resûlullâh’a ta’zîmen takdim edilmiş olur.Bu tahiyyetü’l mescidi Resûl-i
Ekrem’in mihrâbı yanında kılmak,bu mümkün olmazsa minber ve mihraba yakın bir mahalde ,bu da
mümkün olmazsa Ravza’da ve daha sonra Resûl-i Ekrem zamanındaki mescit sahasının
bir tarafında kılmak efdaldir.Buna da muvaffak olamıyankar mascidin tevsî
edilen aksâmında kılarlar.(Lübâbü’l Menâsik ve şerhi,287).
147
İbnü’l-Kayyim,Zâdü’l-Meâd’da
Resûl-i Ekrem’in ruhunun beden-i mübâreklerine ba’de’l-vefât redd ü iâde buyurulması
keyfiyetini şöyle izah ediyor:Enbiyâ-i kirâm’ın rûhları
bedenlerinden müfârakat ettikten(ayrıldıktan) sonra A’lâ’yi İlliyinde karâr
kılar.Resûl’i Ekrem Efendimiz’in vefâtı sırasında;
- Ya Rab! Beni Refik-ı A’lâya ilhâk eyle” diye
vuslatını temennî buyurduğu Refik-ı A’lâ, makâm’ı illiyyindeki ervâh-i enbiyâ
aleyhimü’s-selâm’dır.Enbiyâ-i kirâm rûhlarının mevt ile bedenlerine taallüku
kesilmiş değildir.Nasıl ki,Resûl-i Ekrem,Mi’râc gecesi Hazret’i Mûsâ’yı
kabrinde namaz kılar görmüştü.Altıncı kat semâya vardığında Mûsâ
aleyhi’s-selâm’ı burada da bulmuştu.Halbuki Mûsâ,Cenâb-ı Peygamber’le mi’râc
etmemişti.İşte bu hâdise,enbiyâ rûhlarının bedenlerine devâm-ı taallûkunun açık
bir misâlidir.Hazret-i Âişe ve Muâviye radiya’llâhu anhumâ’dan rivâyetlerinde mi’râcın
rûhi olduğuna göre,İsra’ gecesiResûl-i Ekrem’in rûhu Saâdetlerinin ba’de’lurûc
beden-i mübâreklerine avdet edene kadar taallûku kesilmemişti.Bunun gibi
Resûl-i zî-Şân’ın vefâtı üzerine A’lâ’yı İlliyyine giden rûhu saâdetlerinin
beden’i mübârekleri üzerindeki işrâk ve işrâfı devam etmektedir.A’lâ’yı
İlliyyin,rûhu Saâdetlerinin makâmı,Hücre-i Saâdet de beden-i mübâreklerinin
makarrıdır.Güneşin zıyâsının bütün mevcûdât’ı kevniyyeyi ziyâlandırdığı gibi
Seyyid-i Enbiyâ Efendimiz’in rûhu da
bedenlerine işrâk eylemektedir.Bu mübârek neş’e
ile Kabr-i Saâdet’e verilen selâmları
rededer.(karşılar)Binâenaleyh;”Allâh,her selâm verildikçe rûhumu bedenime
reddeder” demek,”ruhumun bedenim üzerindeki taallûkunu idâme eder” (devam etti_
148
rir) demektir. Yoksa bâzılarının zannettiği gibi
her selâm verildikçe rûhu Saâdet reddolunur. Sonra kabzolunur demek değildir.(Zâdü’l-Meâd; C.1,S.304. Tecrid-i Sarih
terc. C.4, Sh. 184-185)
149
Ebû Hüreyre
r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
Hicir’de bulunuyordum.Kureyş mi’râç hakkında sorular sormaya
başladı.Tesbit edemediğim, yahut hatırlıyamadığım bâzı şeyleri sordu.Bunun
üzerine o kadar canım sıkıldı ki, ömrümde böyle sıkılmamıştım.
Fakat Allah bütün onları görebileceğim şekilde karşıma çıkardı.Bu
suretle bütün sorularına cevap verdim.Kendimi bir Peygamber topluluğu içinde
görmüştüm.Orada Mûsâ a.s.’ ı ayakta namaz kılarken gördüm.Şenûe kabilesinden
imiş gibi düz saçlı,toplu vücutlu idi.Meryem oğlu İsâ a.s.’ı da ayakta namaz
kılarken gördüm.Ona en çok Urve b. Mes’ud es-Sakafî benzer.İbrahim a.s.’ı da
ayakta namaz kılarken gördüm.Ona en çok arkadaşınız ben benziyorum.Namaz vakti
yaklaşınca, onlara imamlık yaptım.Namazdan ayrılınca biri: Ey Muhammed! Bu
ateşin bekçisi Mâlik’tir, kendisine selâm ver!dedi. Ben Mâlik’e dönünce, ilk o
bana selâm verdi. (Müslim İman Bölümünde; Tac, terc C.3 H. No: 859)
Resûlüllah
s.a. şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet
günü gelince Peygamberlerin imamı ve hatibi olacağım, hepsinden önce şefaat
edeceğim; bu, iftihar değil, bir hakikattir.”
(Tirmizî)
150
Enes
r.a.’den:Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar kıyamette yeniden dirilecekleri zaman
kabrinden ilk çıkan ben olacağım. Rablerinin huzuruna çıkacakları zaman, ben
onların hatîbi olacağım. Âhiret gününün güçlükleri karşısında ümitsizliğe
düştükleri zaman şefaat talebinde bulunmak suretiyle ben onların müjdecisi
olacağım. O günde hamd sancağı benim elimde olacaktır. Ben Allah nezdinde Âdem
oğullarının en şereflisiyim. Bunu iftihar için değil, bir gerçek olarak söylüyorum.”(Tirmizî; Tac, terc. C.3 H. No:
774-775-779)
151
Yine Ebû
Hüreyre r.a.’den:
Peygamber
s.a. şöyle buyurmuştur:
Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun efendisiyim, ilk kabri açılacak olan
benim, ilk şefaat eden ve şefaati ilk kabûl edilecek olan da benim.(Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî)
Tirmizî’de
hadîsin lâfzı şöyledir: Kıyâmet gününde Âdem oğlunun efendisi benim.Hamd sancağı benim elimdedir; bunu
iftihar için değil, gerçek böyle olduğu için söylüyorum. O gün, Âdem a.s. ve
diğer peygamberler dahil, bir peygamber yoktur ki, benim sancağım altında
olmasın.İlk kabri açılan da benim,; bunu iftihar için değil, hakikat olduğu
için söylüyorum.(Tac terc. C. 3 H. No: 773)
وَمَا
يَنطِقُ عَنِ
الْهَوَى {3}
“O havadan konuşmaz.”(Necm, 3)
اقْتَرَبَتِ
السَّاعَةُ
وَانشَقَّ
الْقَمَرُ {1}
وَإِن
يَرَوْا
آيَةً
يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا
سِحْرٌ
مُّسْتَمِرٌّ
{2}
وَكَذَّبُوا
وَاتَّبَعُوا
أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ
أَمْرٍ
مُّسْتَقِرٌّ
{3}
“ (Kıyâmet) saat(i)
yaklaştı, ay yarıldı.”
“Bir mu’cize görseler hemen yüz çevirirler ve “Süregelen bir büyüdür”
derler.(Bu ifade de, garip bir olayın
vukûunu gösterir).””Yalanladılar, nefislerinin arzû ve heveslerine uydular.
Halbuki her iş, yerini bulacaktır (Allâh’ın
kararına kimse engel olamaz.)”(Kemer, 1,2,3)
152
Birçok sahâbiden gelen rivâyetlere göre Mekkeliler,
Hz. Peygamber’den mu’cize istemişler, o da parmağiyle işaret etmiş ve ay ikiye
ayrılmış, sonra tekrar birleşmiştir.Müslümanların, işkenceye maruz bırakıldığı
kritik bir dönemde ay’ın bu görünüşü, Mekke’lileri hayrete düşürmüştür.Müşrikler bu olaya bir
itirazda bulunmamış, sâdece “büyü” demişlerdir. Bu da gösterir ki o zaman tuhaf
bir astronomik olay vukubulmuş ve böyle vasıflandırılmıştır. Mamafih ‘inşakka’
(yarıldı) fi’lini ‘seyenşakku’ diye tefsir edenler vardır. O takdirde mânâ:
Kıyâmet yaklaştı, ay yarılacak demektir. Ay’ın yarılmasının mâzi fi’liyle
(yarıldı) şeklinde ifade edilmesi, yaklaşan kıyâmet olayının mutlaka
vukubulacağını gösterir.
“ABDULLAH İBN-İ MES’ÛD (R.A.) HADİSİ: Şöyle demiştir: ”Resûlullah
Sallâllahü Aleyhi Vesellem devrinde (onun mucizesi olarak) ay ikiye
ayrıldı.Resûlullah, -Şahit olunuz, buyurdu.”
ENES İBN-İ MÂLİK (R.A.) HADİSİ: Mekke halkı Rasûlullah Sallâllahü Aleyhi
Vesellem’den kendilerine bir mucize göstermesini istediler.Onlara ayın ikiye
ayrılması mucizesini gösterdi.”
153
İBNİ ABBAS (R. Anhüma) HADİSİ:Muhakkak ay Nebi Sallâllahü Aleyhi
Vessellem zamanında ikiye ayrıldı.
(EL lü’lüü ve’l mercan terc.-Buhari ve Müslim’in
ittifak ettiği hadisler-C.3.H.No:1784-1785-1786)
154
Câbir r.a.
şöyle demiştir:
Peygamber s.a. ile birlikte yola çıktık.Geniş bir vadiye gelince
Resûlüllah s.a. abdest bozmaya gitti.Ben de arkasından içinde su bulunan bir
kabla kendisini tâkip ettim.Resûlüllah s.a. etrafına bakındı. Abdest bozmak
için görünmeyecek bir yer bulamadı.Bir de uzakta vâdinin kenarında iki ağaç
gördü.Onlardan birine gitti.Dallarından birini alıp,”Allah’ın izni ile benimle
yürü” dedi. Ağaç burnunda halkası bulunan deve gibi,arkasından yürüdü.Sonra
öteki ağaca gitti.Onun da bir dalından alıp,”Allah’ın izni ile yürü!”
dedi.Evvelki ağaç gibi bu da emre itaat etti.İki ağaç arasındaki yere
girince,bunları birbirine yanaştırdı ve:”Allah’ın izni ile üzerimde bana örtü
vazifesini görmek için birleşin!” dedi.İki ağaç birbirine yapıştı.
Câbir der
ki: Resûlüllah s.a.,benim kendisine yakın olduğumu hissetmesin de, yine
uzağa gitmek zorunda kalmasın korkusu ile hızlıca geri çekilmeye
başladım.Uzakta oturdum ve bu fevkalâde hadise karşısında kendi kendime
düşünmeye başladım.Birde Resûlüllah s.a.’i bu
155
tarafa dönmüş gelirken gördüm. İki ağaç da birbirinden ayrılmış ve
gövdesi üzerine dikine duruyorlardı.
Resûlüllah s.a.’in bir an durduğunu ve başı ile (ağaçların kendi
yerlerine gitmeleri için)şöyle işaret ettiğini gördüm.
Sonra Resûlüllah s.a. yine bu tarafa doğru gelmeye başladı.Bana
yaklaşınca : Ey Câbir! Oturduğum yeri gördün mü ?
Diye sordu.Ben de:Evet gördüm,yâ Resûlellah, dedim.(Müslim Tac terc.C.3 H.No:884)
ENES İBN-İ MÂLİK (R.A.) HADİSİ: Şöyle dedi: (Bir kere) Resûlüllah Sallâllahü
Aleyhi Vessellemi şöyle gördüm.İkindi
namazı yaklaşmıştı. Halk abdest suyu aradılar da bulamadılar. Rasûlullaha (bir
kab içinde bir miktar) abdest suyu getirdiler.Mübarek elini kabın içine
soktu.Ve halka oradan abdest alsınlar diye emretti.
Enes de ki:İşte o zaman Rasûlullahın)parmakları altından(hazır
olanlardan)hiçbir kimse hariç kalmamak üzere cümlesi
Abdest alıncaya kadar su kaynadığını gördüm.(Buhari ve Müslim.El lülüü ve’l-mercan,C.3 H.
No:1468)
156
أَلَمْ
نَشْرَحْ
لَكَ
صَدْرَكَ {1}
وَوَضَعْنَا
عَنكَ
وِزْرَكَ {2}
الَّذِي أَنقَضَ
ظَهْرَكَ {3}
وَرَفَعْنَا
لَكَ
ذِكْرَكَ {4}
“Biz senin (câhillerin,hakka saldırıları karşısında
bunalmış) göğsünü açmadık mı
(ondaki
bunalımları,sıkıntıları gideri onu,koyduğumuz ilim,hikmet ve huzur ile genişletmedik
mi)?
“Ve atmadık mı senin üzerinden yükünü ?”
“Ki (o,ağırlığından) sırtını
çatırdatmıştı!”
“Senin şânını yükseltmedik mi?”(İnşirah,1,2,3,4)
الَّذِينَ
يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ
النَّبِيَّ
الأُمِّيَّ
الَّذِي
يَجِدُونَهُ
مَكْتُوبًا
عِندَهُمْ فِي
التَّوْرَاةِ
وَالإِنْجِيلِ
يَأْمُرُهُم
بِالْمَعْرُوفِ
وَيَنْهَاهُمْ عَنِ
الْمُنكَرِ
وَيُحِلُّ
لَهُمُ
الطَّيِّبَاتِ
وَيُحَرِّمُ
عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ
وَيَضَعُ
عَنْهُمْ
إِصْرَهُمْ
وَالأَغْلاَلَ
الَّتِي
كَانَتْ عَلَيْهِمْ
فَالَّذِينَ
آمَنُواْ
بِهِ وَعَزَّرُوهُ
وَنَصَرُوهُ
وَاتَّبَعُواْ النُّورَ
الَّذِيَ
أُنزِلَ
مَعَهُ
أُوْلَـئِكَ
هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
{157}
“ Onlar ki
yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Elçi’ye, o ümmî Peygamber’e
uyarlar.O (Peygamber) ki , kendilerine iyiliği emreder , kendilerini kötülükten
meneder; onlara güzel şeyleri helâl,çirkin şeyleri haram kılar,üzerlerindeki
ağırlıkları,sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.O’na inanan,des
157
tekleyerek
O’na saygı gösteren,O’na yardım eden ve O’nunla beraber,indirilen nüra uyanlar,işte
felâha erenler onlardır.”(Araf 157)
النَّبِيُّ
أَوْلَى
بِالْمُؤْمِنِينَ
مِنْ
أَنفُسِهِمْ
وَأَزْوَاجُهُ
أُمَّهَاتُهُمْ وَأُوْلُو
الْأَرْحَامِ
بَعْضُهُمْ
أَوْلَى
بِبَعْضٍ فِي
كِتَابِ
اللَّهِ مِنَ
الْمُؤْمِنِينَ
وَالْمُهَاجِرِينَ
إِلَّا أَن
تَفْعَلُوا
إِلَى
أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا
كَانَ ذَلِكَ
فِي
الْكِتَابِ مَسْطُورًا
{6}
“Peygamber,mü’minlere
canlarından ileridir.Onun eşleri de onların anneleridir.Rahim sahipleri(anne
tarafından akrabalar) da Allah’ın Kitab’ında birbirlerine öteki mü’minlerden ve
muhacirlerden daha yakındırlar.(Mirasta akrabâ olan mü’minler, akrabâ olmayan
mü’minlerden daha çok hak sâhibidirler.İlk zamanlarda mü’minler, bir aile gibi
birbirlerine vâris olurlardı.İşte bu verâsette akraba olanların,akrâba
olmayanlara karşı öncelik hakkı vardır.) Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız
(bir vasiyet etmeniz) hâriç (yaptığınız o vasiyet yerine getirilir). Bunlar
Kitâb’da (Levh-i Mahfuz’da veya Kur’ân’da) yazılmıştır.”
(Ahzab,6)
158
Enes r.a.
şöyle demiştir:
Resûlüllah s.a.’in etrafe yaydığı tabiî kokudan daha güzel ne anber ne
de misk kokladım.Resûlüllah s.a.’in vücudundan daha yumuşak ne bir atlas ne de
ipek gördüm.(Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî; Tac, terc. C.3 H. No: 802)
( Bakınız, 109 no’lu kaynak)
وَتَقَلُّبَكَ
فِي
السَّاجِدِينَ
{219}
“
Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).”( Şuara, 219)
EBÛ HÜREYRE (R.A.) HADİSİ: Şöyle dedi; Resûlüllah (S.A.V.) şöyle
buyurdu: “Siz, benim kıblem (yalnız) şurasıdır (ve namazda önümden başka bir
yeri görmem)mi sanıyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, sizin ne huşûnuz bana
gizli kalıyor, ne rukûnuz. Yemin olsun ki, sizi arkamdan da görüyorum.”
159
ENES İBN-İ MÂLİK (R.A.) HADİSİ: Şöyle dedi: Peygamber (S.A.V.) şöyle
buyurdu:” Rukûu ve sücûdu dosdoğru yapınız. Vallahi ben sizi
rukû ettiğiniz ve secdeye vardığınız zaman arkamdan da, yahut sırtımın
arkasından da muhakkak görürüm.”( Buhari ve Müslim; el lülüü ve’l
Mercan terc. C 1,H. No: 245-246)
إِنَّ
اللَّهَ
وَمَلَائِكَتَهُ
يُصَلُّونَ
عَلَى
النَّبِيِّ
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوا
صَلُّوا
عَلَيْهِ
وَسَلِّمُوا
تَسْلِيمًا {56}
“Allah ve melekleri, peygamberlere salât etmekte (onun şerefini
gözetmeğe, şânını yüceltmeğe özen göstermekte ) dir.Ey inananlar, siz de ona
salât edin, ( onun şanını yüceltmeğe özen gösterin); içtenlikle selâm edin (
ona esenlik dileyin).”( Ahzab, 56 )
NOT: Allah tarafından salât; rahmet ve
kulunun şânını yüceltmek, anlamına gelir.Meleklerin salâtı da burada yine
peygamberin şânını yüceltmek demektir. Ayrıca meleklerin mü’minlere salât
etmesi, onlar için bağış dilemeleridir.Mü’minlerin salâtı ise duâ
anlamınadır.Yüce Allah, bütün mü’minlere, peygamberlerine salât ve selâm getirmelerini emretmektedir.
Yâni onun için rahmet ve esenlik dilemelerini, böylece ona saygı göstermelerini
istemektedir. Ömürde bir kere olsun Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirmek
farzdır. Bir rivâyete göre onun adı her anıldığında salât ve selâm getirmek
vâcibtir.” Allahümme salli alâ
Muhammedin” demek salât, “esselâmu aleyke eyyühe’n-nebiyü” demek selâmdır.Peygamberimizden rivâyet edilen bir çok salâvât-ı şerife vardır. Bunları
okumak,mümkün olduğu kadar çok salât ve selâm getirmek, bize karşı peygamberin
sevgisini çeker ve onun, bize şefâat etmesine sebeb, kendimiz için de rahmet olur.
160
إِنَّ
الَّذِينَ
يُبَايِعُونَكَ
إِنَّمَا
يُبَايِعُونَ
اللَّهَ يَدُ
اللَّهِ فَوْقَ
أَيْدِيهِمْ فَمَن
نَّكَثَ
فَإِنَّمَا
يَنكُثُ
عَلَى نَفْسِهِ
وَمَنْ
أَوْفَى
بِمَا
عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ
فَسَيُؤْتِيهِ
أَجْرًا
عَظِيمًا {10}
“Sana biât
edenler(İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler),gerçekte
Allah’a biât etmektedirler.Allah’ın eli,onların ellerinin üzerindedir.Kim
ahdini bozarsa,kendi aleyhine bozmuş olur.Ve kim Allah’a verdiği sözü tutarsa
Allah ona büyük bir mükafat verecektir.(Fetih,10)
فَلَمْ
تَقْتُلُوهُمْ
وَلَـكِنَّ
اللّهَ قَتَلَهُمْ
وَمَا
رَمَيْتَ
إِذْ
رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ
اللّهَ رَمَى
وَلِيُبْلِيَ
الْمُؤْمِنِينَ
مِنْهُ بَلاء
حَسَناً إِنَّ
اللّهَ
سَمِيعٌ
عَلِيمٌ {17}
“Onları siz
öldürmediniz,fakat Allah öldürdü onları:Attığın zaman da (Habibim) sen
atmadın,ancak Allah atdı.(Ve bunu) mü’minleri kendinden güzel bir(ni’met)
imtihan
(1)
ile denemek
için (yapdı).Şüphesiz ki Allah hakkıyle işiden,kemâliyle bilendir.”(Enfal,17)
(İbni Cerir)in,(İbni Haatem)in,(Taberâni)nin ve sâirenin rivayetlerine
göre Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem,Cebrâil aleyhisselâmın tavsiyesi
üzerine,yerden bir avuç çakıl alıp kafirlere doğru atmış,bu atış onların
inhizâmına sebep olmuştur.Bu ayetin nüzulu sebebi budur.(Lübâb-ün nükul fi esbâb-in
nüzûl:Celâleddin-i süyuti).
161
Kureyş,müslümanlarla savaşmak için ilerleyince
Allah’ın Resûlü:”Allah’ım,Kureyş,senin Resülünü yalanlayan kibirli liderleriyle
geldi.Allah’ım,bana verdiğin sözü gerçekleştirmeni diliyorum! Dedi ve iki
topluluk karşılaşınca yerden bir avuç toprak alıp yüzlerine doğru serpti.Kureyş
ordusunun gözleri görmez oldu ve sonunda bozguna uğradılar.İşte ayet,bu kutsal
atışa işaret etmekte,onu atanın,hakikatte Allah olduğunu bildirmektedir.Çünkü
Resûl,onu atarken kendi varlığı ile değil Allah ile atmıştı.
قُلْ يَا
عِبَادِيَ
الَّذِينَ
أَسْرَفُوا عَلَى
أَنفُسِهِمْ
لَا
تَقْنَطُوا
مِن رَّحْمَةِ
اللَّهِ
إِنَّ
اللَّهَ
يَغْفِرُ
الذُّنُوبَ
جَمِيعًا
إِنَّهُ هُوَ
الْغَفُورُ
الرَّحِيمُ {53}
“De ki: “Ey
nefislerine karşı aşırı giden kullarım,Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.Allah
bütün günahları bağışlar.Çünkü O,çok bağışlayan,çok esirgeyendir.”
(Zümer,53)
وَإِذْ
قَالُواْ
اللَّهُمَّ
إِن كَانَ هَـذَا هُوَ
الْحَقَّ
مِنْ عِندِكَ
فَأَمْطِرْ
عَلَيْنَا
حِجَارَةً
مِّنَ
السَّمَاء أَوِ
ائْتِنَا
بِعَذَابٍ
أَلِيمٍ {32}
وَمَا
كَانَ اللّهُ
لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ
فِيهِمْ
وَمَا كَانَ
اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ
وَهُمْ
يَسْتَغْفِرُونَ
{33}
“Ve:”Allah’ım, eğer bu, senin yanından gelmiş gerçekse,başımıza
gökten taş yağdır,yâhut bize acı bir azab ver!” demişlerdi.
162
Oysa sen
onların içinde bulundukça Allah,onlara azab edecek değildi ve onlar istiğfar
ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah,onlara azab edecek
değildi.(Senin ve içlerinde bulunan mü’minlerin yüzü hürmetine Allah onlara
azab etmedi.Yoksa onların meziyetlerinden dolayı değil.)”(Enfal,32-33)
وَمَا
أَرْسَلْنَاكَ
إِلَّا
رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ {107}
“(Ey
Muhammed), biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya,107)
لَقَدْ
جَاءكُمْ
رَسُولٌ مِّنْ
أَنفُسِكُمْ
عَزِيزٌ عَلَيْهِ
مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُم
بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ
رَّحِيمٌ {128}
“Andolsun,içinizden
size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir;size
düşkün,mü’minlere şefkatli,merhametlidir.”(Tevbe,128)
يَا
أَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُوا لَا
تَرْفَعُوا
أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ
صَوْتِ
النَّبِيِّ
وَلَا
تَجْهَرُوا
لَهُ
بِالْقَوْلِ
كَجَهْرِ
بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ
أَن تَحْبَطَ
أَعْمَالُكُمْ
وَأَنتُمْ
لَا
تَشْعُرُونَ
{2}
“Ey
inananlar ,seslerinizi,Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın,birbirinizle
yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın;yoksa siz
farkında olmadan amelleriniz boşa gider.”(Hucurat,2)
163
لِيَغْفِرَ
لَكَ اللَّهُ
مَا
تَقَدَّمَ مِن
ذَنبِكَ وَمَا
تَأَخَّرَ
وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ
عَلَيْكَ
وَيَهْدِيَكَ
صِرَاطًا
مُّسْتَقِيمًا
{2}
وَيَنصُرَكَ
اللَّهُ
نَصْرًا
عَزِيزًا {3}
هُوَ
الَّذِي
أَنزَلَ
السَّكِينَةَ
فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ
لِيَزْدَادُوا
إِيمَانًا
مَّعَ
إِيمَانِهِمْ
وَلِلَّهِ
جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
وَكَانَ اللَّهُ
عَلِيمًا
حَكِيمًا {4}
“Ta ki Allah,senin günahından,geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın
(bütün tasalarını gidersin) ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir
yola iletsin.”
“Ve Allah sana şanlı bir zafer versin.”
“O,imanlarına
iman katsın diye mü’minlerin kalplerine huzur (ve sebat) indirdi.Göklerin ve
yerin askerleri Allah’ındır.Allah bilendir,her şeyi hikmetle yapandır.”(Fetih,2-
3-4)
Abdullah İbn-i Abbas’tan meşhur olarak da,Resûlullah’ın , Rabb’ini
gözleriyle görmüş olduğu haberi naklonmuştur.Taberâninin Mu’cem-i Evsat’ında
kuvvetli bir isnâd ile İbn-i Abbas’tan rivâyetine göre müşârünileyh : Muhammed
Rabb’ini iki defa gördü!Demiştir.Diğer bir süretle rivâyet olduğuna göre de
İbn-i Abbas: “ Muhammed Rabb’ine nazar
etti.Allah kelamı musa’ya, Hülleyi İbrahim’e nazar ve rü’yeti de Muhammed’e
tahsis buyurdu demiştir.
(Tecrid-i Sarih,C.10 Sh.76)
عَالِمُ
الْغَيْبِ
فَلَا يُظْهِرُ
عَلَى
غَيْبِهِ
أَحَدًا {26}
إِلَّا
مَنِ
ارْتَضَى مِن
رَّسُولٍ
فَإِنَّهُ يَسْلُكُ
مِن بَيْنِ
يَدَيْهِ وَمِنْ
خَلْفِهِ
رَصَدًا {27}
164
-“O,gaybı
bilendir.Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez.
-Ancak razı
olduğu elçilere gösterir.Çünkü o,(razı olduğu kimselerin)önüne ve arkasına
gözetleyiciler (koruyucular) koyar(onları şeytanların kapmasına , ya da bildiklerine,gördüklerine
yanıltıcı şeyler karıştırmalarına engel olur.)”(Cin,26-27)
HUZEYFE (R.A.) HADİSİ: Şöyle demiştir.”Nebi Sallallâhü Aleyhi ve sellem
bize bir hitabede bulundu.Bu hitabesinde kıyamete kadar olacak şeylerden hiç
birini bırakmadan zikretti.Onu belleyen belledi,bellemeyende bellemedi.Nasıl ki
bir adam birini tanıdıktan sonra kaybeder de tekrar görünce hatırlarsa, ben
Resûlullahın söylediği şeylerden unuttuklarımı vukua gelince hatırlıyorum.”(Buhari ve Müslim; el lülüü
ve’l Mercan,C.3 H.No:1386)
قُلْ إِن كَانَ
آبَاؤُكُمْ
وَأَبْنَآؤُكُمْ
وَإِخْوَانُكُمْ
وَأَزْوَاجُكُمْ
وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ
اقْتَرَفْتُمُوهَا
وَتِجَارَةٌ
تَخْشَوْنَ
كَسَادَهَا
وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا
أَحَبَّ
إِلَيْكُم
مِّنَ اللّهِ
وَرَسُولِهِ
وَجِهَادٍ فِي
سَبِيلِهِ
فَتَرَبَّصُواْ
حَتَّى يَأْتِيَ
اللّهُ
بِأَمْرِهِ
وَاللّهُ لاَ
يَهْدِي الْقَوْمَ
الْفَاسِقِينَ
{24}
165
De ki: “
Eğer babalarınız,oğullarınız,kardeşleriniz,eşleriniz,hısım
akrabanız,kazandığınız mallar,düşmesinden korktuğunuz ticaret(iniz),hoşlandığınız
meskenler,size Allah’tan,Resûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha
sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza
gelecekleri göreceksiniz)! Allah, yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez.
(Tevbe,24)
Hz.Peygamber’in
(s.a.v.) yüceliği hususunda kimsenin tasdikine ihtiyaç yoktur.İnsanların medihleri nedir ki? O’nu bizzat
Allah(c.c.)medhetti…
Aşşağıdaki
sözler;başka dinlere mensup olanların bile O’nun şahsiyetinin eşsizliğini
itiraf etmek mecburiyetinde kaldıklarını göstermeleri bakımından seçilmiş
birkaç örnektir.
“Sana muasır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim,Ey Muhammed!
Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap,senin değildir.O,Lâhutidir,İlahidir.Bunun
lâhuti olduğunu inkar etmek,mevcut ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar
gülünçtür.Bunun için beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa
görmüş,bundan sonrada göremeyecektir.Ben huzur-u mehabetinde,kemali hürmetle
eğilir.”
PRENS BİSMARK
166
“Başında taç hiçbir imparator,kendi eliyle yamanmış bir hırka giyen
Muhammed (S.A.V.) kadar saygı görmemiştir.”
THOMAS CARLYLE
“Keşki şu saltanata bedel Mhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın
hizmetkarı olsaydım.Onun hizmetkarı olsaydım.O hizmetkarlık,saltanatın pek
fevkindedir.”
HABEŞ PADİŞAHI NECAŞİ
“Ben yalnız İsrailoğullarına gönderilmiş bir kurtarıcı peygamberim.
Lâkin benden sonra Allah tarafından bütün âleme Muhammed adında bir resûl
gönderilecektir. Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır.”
A.D.LAMARTİNE
“ Müslümanlar, hiçbir zaman dini inanışlarını işkence ve zor ile kimseye
kabul ettirmeye çalışmamışlardır. Hz. Muhammed (S.A.V.) mağlup ettiği
düşmanlarına karşı en insanî hareket ve merhameti göstermiştir. Bu tarihin
sabit olmuş bir hakikatidir.”
Lord HADLI
167
“ Zannetmem ki Muhammed (Sallalahü aleyhi vesellem)’in ismini ve dinini
yer yüzünde işitmemiş bir kimse bulunsun. Lâkin üzülerek söylüyorum ki bir çok
insanlar İslâm’ın başlangıcı zamanında olan kemâl ve saadete kâfi derecede
malumât sahibi değillerdir. Eğer insanlar bundan haberdar olsalar İslâmiyet
hayli kimseleri kendine çeker.”
PRENSES SARVAK
(Müslüman olmuştu.)
“ Ben bu şayanı hayret insanı inceledim. Benim görüşüme göre, O’nu
insanlığın kurtarıcısı olarak tanımak lazımdır. (…) Daha şimdiden benim
milletime diğer Avrupa milletlerine mensup bir çokları Muhammed’in dinine
girmiş bulunuyorlar. Bu suretle Avrupa’nın İslâm’laşmaya başlamış olduğunu
söyleyebilirim.”
BERNARD SHAW
“ Hz. Muhammed, (S.A.V.) Kur’an’ı, peygamberliğinin delili olarak takdim
etti. O zamandan beri Kur’an, bütün beşeri kuvvetlerin tılsımını çözmekten âciz
kaldığı muazzam bir sır olarak yaşamıştır.”
HENRİ DE COSTRY
“ Biz Avrupa milletleri, medenî imkânlarımıza rağmen Hazret-i
Muhammed’in (S.A.V.) son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk
basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse, bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.”
GOETHE
168
Safvan b.
Assâl r.a. demiştir ki:
Bir yahudi, arkadaşına:
- Beni şu Peygamber’e ( Muhammed s.a.’e) götür! Dedi.
Arkadaşı:
-“Peygamber” deme, böyle dediğini işitirse, dört gözü olur dedi, dedi.
-“Peygamber s.a.’in yanına geldiler ve (her şeriat ve her zamanda her
insanın amel etmesi gereken) dokuz açık emir ve âyetten sordular.Peygamber:
- Allah’a kimseyi şerik koşmayın, hırsızlık yapmayın,zina
etmeyin.Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız olarak öldürmeyin.Kuvvet ve iktidar
sahibine, öldürmesi için, suçsuzu götürmeyin. Sihir yapmayın, faiz
yemeyin,namuslu kadına iftira etmeyin, savaş gününde vazifeden kaçmayın ve
bilhâssa siz yahudiler Cumartesi günü de (avlanarak) haddi aşmamanız lâzımdır,
buyurdu. Bunun üzerine elini ve ayağını öptüler ve:
- Senin gerçekten peygamber olduğuna şehadet ederiz,dediler. Peygamber
s.a.:
169
- Şu halde bana uymanıza ne mâni oluyor? Dedi.
- Dâvud a.s. zürriyetinden daima bir peygamber bulunmasını Rab’binden
duâ etmiştir; fakat sana uyarsak, yahudilerin bizi öldürmelerinden korkuyoruz
dediler.
( Tirmîzi,
Ebû Dâvûd)
Zâri’in oğlu
Vâzi’ın kızı Ümmü Ebân’dan: Cedinden rivayet etmiştir. Ceddi Zâri’, Abdulkays
kabilesinin Hz. Peygamber’e gönderdiği heyet arasında bulunuyordu. İşte bu zat
şöyle dedi:
- Medine’ye vardığımızda hepimiz acele, acele hayvanlarımızdan inip,
Peygamber s.a.’in el ve ayağını öpmeye başladık. El-Münzir el-Eşec durdu.
Eşyalarının bulunduğu heybesine geldi. İki parçadan ibaret olan takım
elbisesini giydi; sonra Peygamber s.a.’in yanına geldi. Peygamber s.a.
kendisine:
- Sende Allah’ın sevdiği iki iyi haslet vardır: Vekar ve ağırbaşlılık,
dedi. El-Münzir:
170
- Ben mi bu hasletleri meydana getiriyorum, yoksa Allah mı bu hasletleri
bende yarattı ? diye sordu. Peygamber
s.a.:
- Allah seni bu hasletler üzerine yarattı,buyurdu. El Münzir:
-Beni,Allah ve resûlünün sevdiği bu iki haslet üzerine yaratan Allah’a
hamd olsun! Dedi.
(Ebû Davûd , Tirmizi;Tac terc.C.5,H.No:770-771)
وَدَاعِيًا إِلَى
اللَّهِ
بِإِذْنِهِ
وَسِرَاجًا
مُّنِيرًا {46}
“ Ve izniyle,Allah’a davetçi ve aydınlatıcı bir lamba olarak (gönderdik).”(Ahzab,46)
سُبْحَانَ
الَّذِي أَسْرَى
بِعَبْدِهِ
لَيْلاً
مِّنَ
الْمَسْجِدِ
الْحَرَامِ إِلَى
الْمَسْجِدِ
الأَقْصَى
الَّذِي بَارَكْنَا
حَوْلَهُ
لِنُرِيَهُ
مِنْ آيَاتِنَا
إِنَّهُ هُوَ
السَّمِيعُ
البَصِيرُ {1}
“Eksiklikten uzaktır O (Allah)ki geceleyin kulunu Mescid-i
Haram’dan,çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.O’na
ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık).Gerçekten
O,işiten,görendir.”(İsra,1)
Müellif Zebidi’nin geçtiğini bildirdiği Enes İbn-i Mâlik’in Mi’rac
hadisi ikinci cildde 227 numara ile terceme edilmiştir.Oraya bakınız!... Bu
hadisi Buhari Mi’rac ünvaniyle açtığı bir babında rivâyet etmiştir.Hadiste
Mirac’ın Sidre-i Müntehâ’ya kadar olan merahil ve
171
safahâtı zâhirdir.İzah ve beyandan müstağnidir.Ancak sidre’den öte
kurb-i Zât’a ait hiçbir cihet rivâyet olunmamıştır.Yanlız beş vakit namazın
farziyeti ve bunun elli vakit namazdan tahfif ve tenzil buyrulduğunu
bildirmekle iktifa edilmiştir.Çünkü ayet-i kerimede haber verildiği üzere
Resûl-i Ekrem Mi’râc’da Sidre-i Müntehâ’ya varınca Sidre’yi bürüyen ve onu
şuûrun vukuf ve ıttılâından saklıyan ilahi bir emir,-bir nûr
bürüyüvermişti.Bundan ötesi tasvir ve beyana sığmayan bir alemdi.Sahih
rivâyetlerde bildirildiğine göre buraya kadar Resûlullah’a refakat eden Cebraîl
de burada kalmıştı. Bu münteha’yı kevni ileri geçmekten memnû olduğunu
bildirerek:Bir parmak ucu daha öteye
yaklaşmış olsaydım yanarım demişti. Bu cihetle biz,Mi’rac’ın Sidre-i
Münteha ve Ufuk-ı a’ladan öteye ait kısmını Kur’ân dilinden ve Necim süresinin
6 cı ve mâ-ba’di ayetlerini ma’nâ’yı lazimileriyle terceme ederek mütâlâa
edeceğiz.
Ayet-i kerime mantukunca Âdem ve alemin sebeb-i hılkati olan
Peygamberimiz de bu en âlî ufukta durdu.Sonra Refref(Refref,lügaten görmeğe mani’ olan geniş örtü ve perde demektir. İbn-i
Esir Nihaye’sinde İbn-i Mes’ûd’un refrefi , Ufuk-i a’lâ’yı kaplayıp seddeden
yeşil perde olarak tarif ettiğini bildiriyor.) ile yükselip kurb-i Zât’a
yaklaştı.Cenâb-ı Hak’da habibini onun
bütün varlığı ile canib-i kudsisine doğru cezbetti. Bu cezb ve incizâb ile
kurbiyet,ok yayının iki ucu misali ,yahut daha yakın oldu da Allah kulunu
vahyet -
172
tiği esrar
ve maârifi vahyetti. Gönül gördüğü garibeleri yalanlamadı da gördüklerine karşı
şimdi siz mi mücadele ediyorsunuz.And olsun ki,Muhammed Cibril’i bir de inşte yani
kurb-i Hak’dan dönüşte Sidre’de süret-i asliyesiyle gördü.Sidre’nin yanında
şehitlerin,müttekilerin Cenneti olan Cennetü’l – Me’va vardır.Sidre’yi örten
ilahi tecelli tamamıyla bürüdüğü zaman o mehabetli manzarayı gören Peygamber’in
gözü – hayret ederek –sağa,sola meyletmedi,ileri bakınmadı.Ve
hiç şüphesiz o,Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü görmüştü.
(Mi’râç gecesi beş vakit namazın vahyolunduğu
hadisteki mufassal rivâyetten anlaşılmakla beraber beş vakit namaza münhasır
olmadığı,tarif ve beyana sığmayan birtakım ilahi esrar ve maârifden ibaret
bulunduğu ayet-i kerimenin ifade üslubundan anlaşılmaktadır.)
Necm sûresinin Mi’ra’ca dair tebligatı da burada bitiyor.Gerek Kur’ân’ın
, gerek sahih hadislerin tebliğ ve rivâyetleri veçhile İsra’ ve Mi’rac vak’ası
Peygamber efendimizin en büyük mu’cizesidir.
Onun her safhası adet ve tabiat haricinde i’cazkâr birtakım esrar
arzeder.Bu mübarek gecenin mübarek bir anında tabiat aleminde hüküm süren bütün
maddi kanunların faaliyetleri durduruluyor;zaman,mekan gibi mesafe mikyasları
bertaraf ediliyor;bâsıranın sâmianın ve bütün beşeri ihtisasın görmek ve
işitmek şartları kaldırılıyor da mülk ve melekûtun bütün esrarı , bütün hafi
manazırı açılarak ayan,beyan gösteriliyor.(Tecrd’i Sarih terc.C.10.S.73-74)
177
Malik İbn-i Sa’saa radiya’llahu anhümâ’dan rivâyete göre Nebi
salla’llâhu aleyhi ve sellem İsrâ ve seyahat ettirildiği gece(nin esrarın)dan
Ashabına haber verip buyurmuştur ki:Bir kere ben Hatim’de yatmış (uyurla uyanık
arası) bulunuyordum.-Birçok rivâyet tariklerinde râvi Katâde Hatim yerinde
Hicir rivâyet etmiştir.Bu sırada bana gelen Cibril geldi de (göğsümü)yardı.Râvi
Katâde Enes İbn-i Malik’in: “Şuradan şuraya kadar yardı” dediğini
işittim,demiştir ki,ravi bu işaret olunan mahalin boğaz çukurundan kıl bittiği
yere kadar yani ön mahali olduğunu bildirmiştir ve kalbimi çıkardı.Sonra içi
iman (ve hikmet) dolu bir tas getirdi.Kalbim de (Zemzem suyu ile) yıkandıktan
sonra içine iman (ve hikmet) dolduruldu.Sonra eski haline iade olundu.Daha
sonra katırdan küçük ve merkepten büyük beyaz bir binit getirildi.Ravi (Enes
İbn-i Malik): “Bunun adı Burak’tır ki o, adımını gözünün irişebildiği yerin
müntehasına atardı” demişti:Ben bunun üzerine bindirildim. Cibril de benimle
yollandı,bana refakat etti.
(Sonra ben Cibril ile beraber Beyt-i Makdis’e vardım.Namaz kıldım.Bütün
peygambelerde benimle kıldılar.Sonra âli makamlara çıkılacak bir Mi’rac, bir
merdiven kuruldu.Buna cibril ile bindirildim ve onunla beraber yükseldim)
Nihayet dünya semasına vardı.Cibril gök kapısını çaldı.(Hazin, bekçi melek
tarafından):
-Kim o? Denildi.Cibril:
-Cibril’im! Dedi.(Hâzin tarafından):
178
-Yanındaki kimdir?diye soruldu.Cibril:
-Muhammed!diye cevap verdi.(Hazin tarafından):
-Ya (göğe çıkmak için) ona (vahiy ve Mi’râc da’veti)gönderildi mi ? diye
soruldu.Cibril:
-Evet gönderildi!diye tasdik etti.(Hâzin tarafından)
-Merhaba gelen zâta!Bu gelen kişi ne güzel yolcu?denildi.Ve hemen gök
kapısı açıldı.Ben birinci semaya varınca orada Âdem(peygamber)le
karşılaştım.Cibril bana:
-Bu senin baban Âdem’dir;ona selam ver!dedi.Ben de selam verdim.Âdem
selamıma mukabele etti.Sonra:
-Merhaba hayırlı,iyi oğlum,salih peygamber!dedi.Sonra Cibril benimle
yukarı yükseldi.Tâ ikinci semaya geldi.Bunun da kapısını çaldı:
-Kim o? Denildi.Cibril:
-Cibril’im! Dedi.
-Yanındaki kimdir? Denildi.Cibril:
-Muhammed! diye cevap verdi.
-Ya!Ona vahiy ve Mi’râc gönderildi mi? denildi,Cibril:
-Evet gönderildi ! dedi.
-Merhaba gelen zâta!Bu gelen kişi ne güzel yolcu,denildi.Ve hemen gök
kapısı açıldı.Ben ikinci semaya varınca orada Yahya ve İsa (peygamberler) ile
karşılaştım.Yahya ve İsa teyze oğullarıdır.Cibril bana:
-Bu gördüklerin Yahya ile İsa’dır;bunlara selam ver!dedi.Ben de onlara
selam verdim.Onlarda selamıma mukabele ettiler.Sonra:
-Merhaba hayırlı kardeş,salih peygamber!dediler.Sonra Cibril benimle
üçüncü semaya yükseldi.Bunun da kapısını çaldı.
179
-Kim o! Denildi.Cibril:
-Cibril’im! Dedi.
-Yanındaki kimdir?denildi.Cibril:
-Muhammed!dedi.
-Ya ona vahiy ve Mi’râc gönderildi mi?denildi.
Cibril
-Evet gönderildi!dedi.Hâzin tarafından:
-Merhaba gelen zâta!Bu gelen kişi ne güzel yolcu,denildi.Ve hemen gök
kapısı açıldı.Ben üçüncü semaya vardığımda Yûsuf (peygamber)ile
karşılaştım.Cibril:
-Bu gördüğün Yûsuf’tur;ona selam ver!dedi.Ben de Yûsuf’a selam verdim.O
da mukabele etti.Sonra:
Merhaba hayırlı kardeş,salih
peygamber!dedi.Sonra Cibril benimle yükseldi.Tâ dördüncü semaya vardı.Bununda
kapısını çaldı.
-Kim o?denildi.
-Cibril !diye cevap verdi.
-Yanındaki kim?denildi.Cibril:
-Muhammed!dedi.
-Ona (Mi’râc da’veti)gönderildi mi?diye soruldu.
Cibril:
-Evet gönderildi !dedi.
, Merhaba gelen kişiye,bu gelen zât ne güzel yolcu,denildi,ve hemen gök
kapısı açıldı.Ben dördüncü kat göğe vardığımda İdris (peygamber) ile
karşılaştım.Cibril bana:
Şu gördüğün İdris’tir.Ona selam ver!dedi.Ben de İdris’e selam verdim.O
da selamımı karşıladı.Sonra:
-Merhaba salih kardeş,salih peygamber!dedi.
Sonra Cibril benimle yükseldi.Tâ
beşinci semaya vardı.Onun da kapısını çaldı.
-Kim o?denildi.Cibril:
180
-Cibril ! dedi.
-Yanındaki kimdir? Denildi.Cibril:
-Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem!dedi.
-Ona (Mi’rac da’veti) gönderildi mi? denildi.Cibril:
-Evet gönderildi!diye cevap verdi.
-Ferah ve inşirah ona!Bu gelen zâat ne güzel yolcu,denildi.Ve hemen gök
kapısı açıldı.Ben beşinci semaya varınca Hârun (peygamber) ile
karşılaştım.Cibril bana:
-Bu Hârun’dur;ona selam ver!dedi.Ben de Hârun’a selam verdim.O da
selamıma mukabele etti.Sonra:
-Merhaba salih kardeş ve salih peygamber ! dedi.
Sonra Cibril benimle yükseldi.Tâ
altıncı kat göğe irişti.Gök kapısını çaldı.
-Kim o? Denildi.Cibril:
-Cibril diye cevap verdi.
-Yanındaki kimdir? Denildi.Cibril:
-Muhammed!dedi.
-Ya ona (Mi’râc için vahiy)gönderildi mi denildi.
Cibril:
-Evet gönderildi!dedi.Bu göğün bekçisi:
-Bu gelen kişiye merhaba;ne güzel bir yolcu geldi!dedi.Ben altıncı göğe
varınca Mûsa(peygamber)ile karşılaştım.Cibril bana:
-Bu Mûsa’dır; selam ver!dedi.Ben de Mûsa’ya selam verdim.O da mukabele
etti. Sonra:
-Salih kardeşe ve salih peygambere merhaba!dedi.Ben de Mûsa’yı bırakıp
geçince Mûsa ağlamaya başladı.
Mûsa’ya:
-Neye ağlıyorsun?denildi.O da:
-Benden sonra bir genç peygambere biat olundu ki, onun ümmetinden
Cennet’e girenler,benim ümmetimden girenlerden çoktur da ona ağlıyorum!dedi.
Sonra Cibril benimle yedinci
göğe yükseldi.Gök kapısını çaldı.
181
-Kim o?denildi.Cibril:
-Cibril!dedi.
-Yanındaki kimdir?denildi.Cibril:
-Muhammed!dedi.
-Ona Mi’râc da’veti gönderildi mi?denildi.Cibril:
-Evet gönderildi!dedi.
-Bu gelen zâta merhaba ; bu gelen kişi ne güzel misafir!dedi.
Yedinci kat gökte İbrahim(peygamber)bulunuyordu.
Cibril:
-Bu gördüğün baban İbrahim’dir;ona selam ver!dedi.Ben İbrahim’e selam
verdim.O da selamıma mukabele etti de:
-Ey hayırlı oğul,ey salih peygamber merhaba!dedi.(Resûlullah buyurdu
ki:)
Bütün bu menazil ve menazırdan
sonra karşıma Sidre-i Münteha sahası açıldı.Bir de gördüm ki Sidr ağacının
yemişleri(Yemen’in)Hecer (kasabası)destileri benzeri(büyüklüğünde)dir.
Yaprakları fillerin kulakları gibidir.Cibril bana:
-İşte bu Sidre-i Münteha’dır dedi.Bu ağacın aslından dört nehir nebeân
ediyordu.İki nehir zahir,iki nehir batın idi.Ben:
-Ey Cibril,bu dört nehir nedir?diye sordum.Cibril:
-Batınî nehirler Cennet’te iki nehirdir;zahiri olan nehirler Nil ve
Fırat nehirleridir!dedi.
Sonra Beyt-i Ma’mur bana
gösterildi.Gördüm ki,ona her gün yetmiş bin melek ziyarete gidiyor.Sonra bana
şarap,süt,bal dolu üç bardak sunuldu.Ben süt dolu bardağı aldım,( içtim ).
Cibril bana:İçtiğin süt senin ve ümmetinin fıtratı yani hilkat-i
İslâmiyyesidir!dedi.
182
Sonra benim(le ümmetim) üzerineher gün elli vakit namaz farz kılındı.Ben
dönüp Musa’ya uğradığımda Musa:
-Ne emrolundun?diye sordu.Ben:
-Her gün elli vakit namazla emrolundum.diye cevap verdim.Musa:
-Her gün elli vakit namaza ümmetinin gücü yetmez.Vallahi ben,kesin
olarak nası senden önce denedim.Ve Beni İsrail’i sıkı bir mümâreseye tabi
tuttum.Binaenaleyh sen,Rabb’ine müracaat edip ümmetin için tahfif buyurmasını
niyaz eyle!dedi.Ben de müracaat ve niyaz eyledim.Benden(ve ümmetimden)on vakit
namaz tenzil olundu.Bunun üzerine Musa’ya dönüp geldim.Musa,evvelki gibi
tavsiyede bulundu.Ben de Rabb’ime arz-ı niyaz ettim.Bu defa on vakit namaz daha
tenzil buyuruldu.Ben yine Musa’ya dönüp geldim .Musa’da eskisi gibi öğüt
verdi.Ben de Rabb’ime arz-i niyaz ettim.Bende on vakit namaz daha tenzil
olundu.Ben yine Musa’ya dönüp geldim.Musa’da önceki tavsiyede bulundu.Ben de
Rabb’ime arz-ı niyaz eyledim.Benden on vakit namaz daha tenzil olundu da her
gün on vakit namazla emrolundum.Ve Musa’ya dönüp geldim.Musa bana evvelki
mütelâasını söyledi.Ben de Allah’a arz-ı niyaz eyledim de bu defa her gün beş
vakit namazla emrolundum.Bunun üzerine Musa’ya dönüp geldim.Musa:
-Ne emrolundun?diye sordu.Ben de:
-Her gün beş vakit namazla emrolundum!dedim.Musa:
-Ümmetin her gün beş vakit namaza muktedir olamaz.Ben senden evvelce
nâsı epey tecrübe ettim.Ve Beni İsrail’i sıkı bir mümarese ile tecrübe
ettim.Şimdi sen Rabb’ine müracaat et de bunun ümmetin için tahfifini
dile!dedi.Ben:
-Rabb’ime çok niyaz ettim.Ta ki , bir daha arz-ı niyaz eylemekten
utandım.Bu sûretle beş vakit namaza razı olacağım.Ve buna teslimiyet
göstereceğim dedim.Ben
183
Musa’nın yanından geçince bir münâdi:
-Beş vakit namazla farizemi imza ve irade eyledim ve kullarımla
fazlasını tahfif ve tenzil eyledim!diye nida eyledi.
(Müellif Zebidi der ki:)İsra’ hadisi Enes İbn-i Malik’den gelen bir
rivâyet tarîkıyle Kitabü’s – Salât’ın evvelinde geçti.Oradaki Enes rivâyetiyle
buradaki Malik İbn-i Sa’saaya müntehi olan rivayetten her birisinde öbürüsünde
olmayan farklar ve ziyadeler,noksanlar vardır.(Her ikisini birlikte mütâlaa ve
mukayese ediniz!)
(Tecrid-i Sarih terc.C.10,H.No:1551)
Not:1-“Buna Cibril ile bindirildim”
ta’birine göre bu,bildiğimiz merdiven değil,asansör gibi bir intikal vasıtası
olacaktır.
2- Kavis içinde gösterdiğimiz bu ziyade,hadisin
buradaki rivayetinde olan bir noksanı telafi etmek üzere başlıca Beyhaki’nin
Delâil’indeki uzun bir rivayet tarîkından alınmıştır.”
En sahih haberler İsra ve Mi’râc vakıasını bu
anasır alemindeki beşeri teşrifat usûl ve merasimine benzer bir surette rivayet
ettiklerine göre,melekût aleminde de tabiat alemindeki gibi fakat onun şurût ve
kuyûdundan âri ma’nevi bir ihtifal vardır.Bu ihtifalde peygamberler;mevkib ile
kurb-i ilahiye götürülüyor.Vasıtasız bir takım yüksek emirler telakki ederek
avdet ettiriliyor.Ayet-i kerimede Hazret-i İbrahim’in Mi’râc’ına işaret
buyrulduğuna göre,müteaddit derece ve mertebelerde olmak üzere,her peygamber için bir Mi’râc ihtifal
mukadder olup yalnız kabe kavseyn makamı Peygamber Efendimiz’e müyesser
olmuştur.Resûlullâh Cibril’i iki defa hilkat-i asliyesinde görmüştür.Birisi
kurb-i Zat’tan dönüşte Sidre’de ,öbürüsü de vahyin ilk zamanlarında Hira
dağında.
184
Yukarıda bir haşiyemizde işaret ettiğimiz veçhile
Abdullah İbn-i Mes’üd Ayet-i Kübra’yı tefsir ederek:Resûlullah ufuk-ı a’la’yı
kaplayan yeşil bir Refref gördü,demiş,refref’i bisat ile tefsir etmiştir.
Kurtubi’nin nakline göre Refref divân-ı ilahi
hadimlerinden bir hadimdir.Kurb-i ilahiye has işler ona aittir.Burak,yeryüzünde
enbiyanın binmesine mahsus bir dabbe olduğu gibi Refref’de Makam-ı kurbe
Mi’rac’a mahsus bir vasıtadır.Yine
Kurtubi’nin rivâyetine göre Mi’rac’da Resülullah Sidre-i Münteha’ya varınca
Refref gelip Cibril’den alarak Arş-ı A’la’ya doğru uçmuştur.
Söyleşirken Cebrail ile kelâm
Geldi Refref önüne verdi selam
Muhammed’den diğer yok dahil olmuş kabe kavseyne
Gürüh-i Enbiya’dan girmedi bir ferd o mabeyne
Haremgah-i visale Ahmed’i tenha alıp Mevla
Bu halvet oldu mahsûs Hazret-i Sultan-i Kevneyn’e
Resûlullâh bu münteha’yı seferi şöyle hikaye
buyurmuştur.
Refref beni alıp uçmağa başladı.Gah alçaktan,gah yüksekten götürüp ta
Rabb’imin divanında durdu.Sonra dönüş zamanı hulûl edince de beni alıp
alçalarak,yükselerek uçup Cibril’e getirdi.(Tecrid-i Sarih terc.C.10 Sh.73-75)
فَكَانَ
قَابَ
قَوْسَيْنِ
أَوْ أَدْنَى
{9}
“Onunla arasındaki mesafe,iki yay kadar yahut daha az kaldı”(Necm,9)
مَا
كَذَبَ
الْفُؤَادُ
مَا رَأَى {11}
“-Onun(gözüyle)gördüğünü kalbi yalanlamadı(çünkü
onu,hem baş gözüyle,hem de kalp gözüyle görmüştü.”
(Necm,11)
185
Abdullah İbn-i Abbas radiya’llahu anhüma’dan rivayete göre Allah’u
Teâla’nın: “Habibim!Bizim sana (isra gecesi) göstermiş olduğumuz rüyayı
(ayetleri) nâs için bir fitne bir bela olmaktan başka bir şey kılmadık”
kavlindeki (rü’ya)hakkında İbn-i Abbas: “O rü’ya,gözün gördüğü ayetlerdir
ki,Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’e Beyt-i Makdis’e sefer ettirildiği
gece gösterildi” demiştir.İbn-i Abbas (ayetin bakiyesindeki): “Kur’ân’da lâ’net
edilmiş olan şecere” de zakkum ağacıdır,demişti.
İZAHI
İbn-i Abbas’ın bu hadiste bildirilen iki tefsirinin
ikisi de İsra suresinin 60 ıncı ayetine aittir.İbn-i Abbas birinci tefsiri ile
şunu demek istemiştir ki,ayetteki rü’ya ,uykuda görülen bir düş değil,uyanık
olarak gözle görülen bir hakikattır.Ayetteki fitne tabirini Said İbn-i Müseyyeb
bele ile tefsir etmiştir.İsra ve Mi’rac gecesi Resûlullah’a gösterilen garaib-i
mülk ve melekütün bir fitne ve bir bela olmasına gelince,Resûlullah gördüğü
i’câzkâr vak’aları haber verince müşriklerin bunlara inanmaları ve iman
etmeleri şöyle dursun,iman edenleri şaşırtmak ve azıtmak için bir vesile
edinmeleridir ki , yukarıda Ümm-i Hâni hadisinde bildirilmiştir.İbn-i Abbas’ın
bu tefsiri İsra ve Mi’râc’ın yalnız ruhi değil,ruhi ve
186
cismi bir vakıa olduğuna hükmeden
ulemanın,cumhurunun mezhebine teyid eder.Zemahşeri tefsir’inde:Bu ayetin
zahiriylede İsra’nın rü’ya’da vakı olduğunu iddia edenler istidlâl
etmişler,İsra’nın yakazada olduğuna kail olanlar da rü’yayı rü’yetle tefsir
etmişler ,diyor.Denilebilir ki ,Allah’u Tealâ Kur’an’da ham rü’yayı kalbi hemde
rü’yayı aynî ispat etmiştir.Rü’yayı kalb:”Gönül,gördüğü şeyi yalanlamadı”
kavliyle,rü’ya-yı ayn da:”Garaib-i melekûtu görürken göz bir tarafa kaymadı.Ve
edeb haddini tecavüz etmedi.”nazmiyle tesbit buyurulmuştur.
Gerek bu ayetlerin,gerek bunların emsali nusûsun
ifade ettikleri ahkama göre,Resûlullah’ın Allah’ı görüp görmediği mühim bir
ihtilaf zemini olmuştur.Hazret-i Aişe, Abdullah İbn-i Mes’üd , Ebû Hüreyre gibi
Ashab’tan bir kısmı,rü’yetin imtinaını iddia etmişlerdir.Buhâri’nin rivâyetine
göre,Hazret-i Aişe’den:
-Muhammed Rabb’ini gördü mü? Diye sorulmuş;o da:
-Her kim,Muhammed Rabb’ini gördü derse yalan
söylemiştir!diye cevap verip sonra:”
لاَّ
تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ
وَهُوَ
يُدْرِكُ
الأَبْصَارَ
وَهُوَ
اللَّطِيفُ
الْخَبِيرُ {103}
“Gözler Allah’ı idrak etmez,fakat Allah gözleri idrak eder.Çünkü Allah
latif’tir(görülmez),Habir’dir(Her şeyi görür)”(En’am Sûresi,103)Ayetini okumuştur.
Abdullah İbn-i Abbas’dan meşhur olarak da ,
Resûlullah’ın , Rabb’ini gözleriyle görmüş olduğu haberi naklolunmuştur.
Tabera’ninin Mu’cem-i Evsat’ında kuvvetli bir isnad
ile İbn-i Abbas’dan rivayetine göre müşarun-ileyh:Muhammed Rabb’ini iki defa
gördü!demiştir.Diğer bir suretle rivayet olunduğuna göre de İbn-i
Abbas:”Muhammed Rabb’ine nazar etti.Allah kelamı Musa’ya,Hülleyi İbrahim’e
nazar ve rü’yeti de Muhammed’e tahsis buyurdu” demiştir.(Tecrid-i Sarih terc.C.10,S,74-75)
Hadis,fıkıh,kelam alimlerinden bir kısmı Hazret-i
Aişe mezhebini iltizam ederek dünyada rü’yetin imtinâına kail olup red ve inkar
etmişlerdir.Eş’ariler ise İbn-i Abbas tarikatını iltizam ederek Resûlullah’ın
Allah’u Tealâ’yı baş gözüyle gördüğüne kail
187
olmuşlardır.Bazı ulema da gözle rü’yette tevakkuf
etmişlerdir.
Mevzumuz olan hadiste Kur’an’da lanet edilmiş
şecerenin zakkum ağacıyla tefsirine gelince,bunu da Sâffât sûresiyle Vakıa
sûresinde mütâlea edeceğiz.”Misafir konuklamak için Cennet nimetlerimi
hayırlıdır.Yoksa zakkum ağacı mı?Biz, O ağacı zalimler için bir fitne
kıldık(onu süs edinirler).O,Cehennem’in dibinden çıkan bir ağaçtır ki,onun meyva
tomurcukları şeytanların başları gibidir.Zalimler Cehennem’de ondan
yiyecekler,karınlarını dolduracaklar.Sonra onların bunun üzerine hamimden yani
em’ayı parçalayan kaynar sudan,haşlanmış bir içkileride vardır.”(Tecrd-i Sarih terc.C.10,S.74-75)
لَقَدْ
رَأَى مِنْ
آيَاتِ
رَبِّهِ
الْكُبْرَى {18}
“Andolsun,Rabb’inin
ayetlerinden en büyüğünü gördü”(Necm,18)
İkrime
r.a.’den:
İbn-i Abbas r.a.:Muhammed s.a. Rabb’ini gördü,dedi.Ben de Allah Teâla,
“Onu gözler göremez,fakat o(görme vasıtası olan)gözleri görür.(En’am sûresi,103)buyurmuyor
mu?dedim.İbn-i Abbas r.a.:Vah sana,bu yani gözlerin
188
Allah’ı görmemesi,ancak Allah’ın , zâtına ait olan nur ile tecelli
ettiği zamandadır,dedi ve Allah iki defa kendisine gösterildi,diye ilave etti.(Tirmizi)
Şa’bi şöyle
demiştir:
İbn-i Abbas r.a. Arefe’de Kâb r.a. ile buluştu ve kendisinden bir şey
hakkında sorunca,Kâb r.a.aks-i sadası dağlardan duyulan yüksek sesle tekbir
getirdi.Bunun üzerine İbn-i Abbas biz Haşim oğullarıyız,(Şu halde sana
yönelttiğim bu soru sebebiyle bize karşı kibirlenme!)
Diye cevap verdi.Bunun üzerine Kâb r.a.:Allah,görünmesi ile konuşmasını
Muhammed ile Mûsa arasında taksim etti.Ve Mûsa ile iki defa konuştu,Muhammed de
kendisini iki defa gördü,dedi.
(Tirmizi)
وَلاَ
تَقُولُواْ
لِمَنْ
يُقْتَلُ فِي
سَبيلِ
اللّهِ أَمْوَاتٌ
بَلْ
أَحْيَاء
وَلَكِن
لاَّ
تَشْعُرُونَ
“Allah yolunda öldürülenlere, “ölüler” demeyin,hayır,onlar
diridirler,ama siz farkında olmazsınız.”(Bakara,154)
DEĞERLİ
OKUYUCULARIM;
Burada sizlere:alemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan bütün
insanlığın efendisi ve önderi Peygamberimiz Efendimizin son haccında irâd
buyurduğu ; Dünya durdukça insanlığı aydınlatacak olan veda hutbesini(evrensel
mesajını) büyük bir tazimle sunuyorum.Rabb’im bizleri ona bağışlasın ve ona
yakın etsin,amin.
VEDA
HUTBESİ
(Bu hutbe M.S.632 yılında Hz. Peygamber Efendimiz
tarafından yüz bini aşkın müslümana irâd edilmiştir.)
EY İNSANLAR
!
Sözümü iyi dinleyiniz!Bilmiyorum,belki bu seneden sonra sizinle burada
ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğim.
İNSANLAR !
Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise,bu aylarınız nasıl mukaddes bir
ay ise,bu şehriniz(Mekke)nasıl mübarek bir şehir ise ,
canlarınız,mallarınız,namuslarınız da öyle mukaddestir,her türlü tecavüzden
korunmuştur.
ASHABIM !
Yarın Rabb’inize kavuşacaksınız ve bu günkü her hâl ve hareketinizden
muhakkak sorulacaksınız.Sakın benden sonra,eski sapıklıklara dönüpte
birbirinizin boynunu vurmayınız!
Bu vasiyetimi burada bulunanlar,bulunmayanlara bildirsin!Olabilir
ki,bildiren kimse,burada bulunupta işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş
olur.
ASHABIM!
Kimin yanında bir emanet varsa,onu sahibine versin!Faizin her çeşidi
kaldırılmıştır,ayağımın altındadır.Lakin borcunuzun aslını vermek gerektir.Ne
zulmediniz,ne de zulme uğrayınız.Allah’ın emriyle faizcilik artık
yasaktır.Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın
altındadır.İlk kaldırdığım faiz de,Abdulmuttalib’in oğlu(amcam)Abbas’ın
faizidir.
ASHABIM !
Cahiliyet devrinde yürütülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.Kaldırdığım
ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu(amcazadem)Rebia’nın kan davasıdır.
İNSANLAR !
Bu gün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini
kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir.Fakat siz;bu kaldırdığım şeyler
dışında,küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız,bu da onu memnun
edecektir.Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
İNSANLAR !
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı
tavsiye ederim.Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız;Onların namuslarını
ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz.Sizin kadınlar üzerinde
hakkınız,onlarında sizin üzerinizde hakları vardır.Sizin kadınlar üzerindeki
hakkınız,onların,aile yuvasını, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye
çiğnetmemeleridir.Eğer razı olmadığınız her hangi bir kimseyi aile yuvanıza
alırlarsa,onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz.Kadınlarında sizin
üzerinizdeki hakları,meşru bir şekilde,her türlü yiyim ve giyimlerini temin
etmenizdir.
MÜ’MİNLER !
Size bir emanet bırakıyorum ki,ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç
şaşırmazsınız.O emanet Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.MÜ’MİNLER !Sözümü iyi
dinleyiniz ve iyi belleyiniz !Müslüman Müslümanın kardeşidir,böylece bütün
müslümanlar kardeştir.Din kardeşinize ait olan her hangi bir hakka tecavüz,başkasına
helal değildir.Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun.
ASHABIM !
Kendinizede zulmetmeyiniz.Kendinizinde üzerinizde hakkı vardır.
İNSANLAR !
Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını (Kur’ân’da) vermiştir.Vârise
vasiyyet etmeğe lüzum yoktur.Çocuk kimin döşşeğinde doğmuşsa ona aittir.Zina
eden için mahrumiyet vardır.Babasından başkasına ait soy iddia eden
soysuz,efendisinde başkasına intisaba kalkan nankör,Allah’ın
gazabına,meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın ! Cenab-ı
Hak,bu gibi insanların ne tevbelerini,ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.
İNSANLAR !
Rabbiniz birdir.Babanızda birdir;hepiniz Adem’in çocuklarısınız,Adem ise
topraktandır.Allah yanında en kıymetli olanınız,O’na en çok saygı
göstereninizdir.Arabın Arab olmayana –Allah saygısı ölçüsünden başka-bir
üstünlüğü yoktur.
İNSANLAR !
Yarın beni sizden soracaklar,ne diyeceksiniz?
“-Allah’ın elçiliğini ifade ettin,vazifeni yerine getirdin,bize vasiyet
ve öğütte bulundun diye şehadet ederiz.”
(Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru
kaldırarak,sonrada cemaat üzerine çevirip indirerek,şöyle buyurdu:)
Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab!